Amor 1| Amor 2| Amor 3| Amor 4| Amor 5| Amor 6| Amor 7| Amor 8| Amor 9| Amor 10| Amor 11| Amor 12| Amor 13| Amor 14| Amor 15
Redaksiyon| İremet Yayınları| Kormışkan Bülten| Çıme| Forımê Zaza Forımê Piya| Enstütiyê Zazaki| Radio Zaza| Link| Tabloyê zıwani| Nuşteyê newey

ZazaPress'in Web Sitesine Hos Geldiniz

Bu sayfanın kuruluş amacı Zaza dilinin korunmasını, geliştirilmesini ve illerlemesini sağlamak içindir. Bu gerekçeden dolayı, sitemizdeki yazıların ağırlıklı bölümü Zazacadır. İsveççe, İngilizce ve Türkçe olan makale ve yazılar enfermasyon içeriklidir. Yani Zaza dilinin yaşadığı zorlukları ve engelleri kamaoyuna duyurmaktır. Zazacanın, yazım diline dönüştürülmersinin tarihi 15-20 yıl gibi bir süredir.

Dilimiz, Hint-Avrupa dil gurubundan olup Türkiye'nin güneydoğusunda 3-4 milyon nüfuslu bir halk gurubu tarafından konuşulmaktadır.

İndex sayfası, ZazaPress dergisinin şimdiye kadar yayınlanmış tüm sayılarını içermektedir. Derginin ilk sayısı mart 2000'de yayınlandı. Web sitesi ise ocak 2001'de hayata geçti.

ZazaPress dergisinin hedefi ve amacı konuşma dili olan Zazacayı, yazım diline dönüştürmek ve bu yolla Zaza dilinin Zazalar arasında dağılımını sağlamak ve bu yolla diğer tüm halklar gibi kendi diliyle, geçmişiyle gurur duymasını sağlamaktır. Tüm Zazaların, zazacaya hakim olmadığını ve okuma/yazmada zorluk çektiğini biliyoruz.

Umudumuz, siz sitemize uğrayan okuyucumuzun gerekli enfermasyonu elde etmiş olmanızdır. Sitemizde olan her yazıyı anmadığınız bilincindeyiz, eğer sormak istediğiniz konular var ise bize bu zazapress@yahoo.se elektronik posta (e-posta) aracılığıyla ulaşabilirsiniz.



Mitra

Faruk Íremet

Guran
David N.MacKenzie

Önyargılarınızın tutsağı iseniz bu yazıyı hiç okumayın/B>
Soner Yalçın
Odatv.com


Etnik kimlik ve Türkiye
Ali Tayyar Önder

Etnik Olarak Kürt Dilinin Rolü
David N.MacKenzie

Etnik yapilanmada Kürt dilinin rolü
David N.MacKenzie

Daylam
V.Minorsky

Zaza ve Gorani dilleri
Joyce Blau

Dimlice'nin Grameri
Terry L.Todd

Hay Siyasal Düsünce Sayfalarindan
Garnik Astarian

Awromani
Åge Meyer Benedictsen

Awromani
Arthur Christensen

Dilimiz Zazaca
Faruk Íremet

Zazaca'nin Tarihsel gelisimi
Prof.Dr.Jost Gippert

Zazaca, Kürtçe ve Farsça Arasindaki Fark
Asmeno Bêwayir

Zazaca’da bükünlü haldeki ismin çoğul
ve de birinci tekil şahıs zamir son eki –AN

Asmeno Bêwayir

Zazalar
Íngvar Svanberg

Zazalar
Sevda

Kütlerin Ermenistan'da yayılması
Nicolai Adontz
çeviri: Sako Zulalyan, Dersim Forumdan aktarilmistir

Ben de Zazaca isterim
Mahsun Kırmızıgül

Japon Dilbilimci Kojima Goisi ile Laz Dili hakkında bir Söyleşi (Zazalarla ilgili)
 Ropörtaj: Ismail Avci Bucaklisi









 

MİTRA – Faruk İremet

Yarın Yayınları

Necatibey Cad. 34/14
Sıhhıye – ANKARA

ISBN: 91–87840–28-6

Dizgi: Suteni Yayıncılık
Baskı: Ekin Matbaacılık
Kapak Resmi: Nuri Can

Ekim 1996




YAZARIN
ÖBÜR KİTAPLARI

1-"Çöl Yağmuru" (şiirler) Falköping 1989
2-"Katliamdan Kaçanlar" (şiirler) Falköping 1990
3-"Rondıkê Çavên Ti (Susuz gözyaşları)" (Zazaca-Kürtçe şiirler) Stockholm 1993
4-"Och i älskades hunger (Ve sevgilinin açlığında)" (İsveç'çe şiirler) Stockholm 1994
5-"Antolojiyê Ozan
ê Swêdi (İsveç Şairler Antolojisi)" (Zazaca, antoloji) Stockholm 1995
6-"Zeritenık (İnce Yürekli)" (Zazaca şiirler) Stockholm 1996
7-"Zonê Ma Zazaki (Dilimiz Zazaca)" (Zazaca-Türkçe-İsveç'çe) Stockholm 1996



*Mitra


Ben bir şairim
yüreğim mahsum çocuk
hiçbir değere satılmamış
ve işte o yüreğin çatal parmaklarıyla
Mitra'nın gözlerinin yuvasından
topladım güneşi
şiirin kalbinin derinliklerine
güneşli ormanın, yeşilliklerini süsledim
işte bu benim sana aşkımdı
ilân-ı aşkın bayraklarında
gülerken Mitra...

*Mitra (Mihtra): Mitolojide, Zerdüş ve Hind-Ari dinlerinin Güneş Tanrısı.


İlâhi dağları

Bu suskun, zehirli gecenin sessizliğinden,
bıçak kaydı usulca
parlayarak, ustaca,
kılıfından faili meçhul

Utanıyordu zaman,
dostların yaşlarını silen ellerde
ayyaş içki kokan gecenin, nane kokmaz nefesi
meyhane yalnızlıklarında...duman...izmarit
kalaylıydı yüreğimin potası
damarımın kan fışkıran rafinerlerinde
Fırat'a dökülen kanımızdı adak,
puşt itirafçı gecede.

Sevmen, Flinta sevmesi
el değmemiş ilahî dağlarıdır

Munzur'dur, Nemrud'tur, Cudi'dir
bu topraklarda muskalı yetimler emziren.

Güneşi de, ayı da,
okyanus görmedi buralarda
ondandır yüzme bilmez.... Boğulur
ay günde, güneş gecede,
değişirken ölüm vakitleri, ilahî dağlarında,
takvim yapraklarının hesabı esk
iyor
soyu-sopu belli değil çünkü
her ölüm faili meçhuldür.


* Sin

Haran'ın sulak ana rahmini
süzerek Dicle, Fırat'tan
gümüş renkli bir gecede
Sin'e adaklarla sundum
birde ustura görmemiş
bir gelin yüzü armağan
sızıların, engeli yolların
kurumayan çiçeklerin
-sevdan-
aşkın olacak, yitirilmeyen
seni belkide unutacaklar
tarih kitaplarından silinmeyen.

Rahminde döllensin diye
sana,
ölüm tarihli bir coğrafya
armağan etmeye utanırım
Sin, güzelliği sana bıraktım
ölümden armağan mı olur?
Varuna taşarken döl yatağında

*Sin: Haran'ın ve Keldanilerin ay tanrısı. (Sin/Sim/Sêm: Zazacada gümüş ve gümüş rengine verilen ad.
*Varuna: Deniz tanrısı. Zazacada, kelime olarak "Varuna"ya benzeyen şu kelime vardır. "Varan vareno" yağmur yağıyor.


Kaçak sevda

Neden içimi eze
r, bu yalnızlık
sarılır bana, kırgın durgunluğumda
bu durgunluk hayat-î bir olay
sevgisiz bir mahkumiyet.

Bulutların arasından süzüldüm
yağmurlarla ıslattım üşüyen ellerimi
derdimi sorma bana
onları kendi yalnızlığımda
bir içim su ile temizledim
ve öy
le teslim ettim sana, gönlümü...

Sen benden,
bir de,
sevda dolu bir resim çizmemi bekliyordun
unutmadım, biliyorum beklediğini
ama arzularımı sormadın
Onlar ki bir katliamın nefes borusunda
dolgun bir hayattı.
Yani çüzümsüz
yani köşe-bucaksız.

Hünerli
gözlerinde,
Gizli bir kaçak sevdaya tutuldum
usta ellerimdir saçlarını okşayan
bu ellerim kırıla
duvaksız bir zulümdür bana.

Koynumda oynattığım.
kaçak mahkumiyet,
bana ihanettedir,
Fırat'ın kanlı suyunda,
abdessizdir ölümü.


Koza

Kısrak.... kısır,
çam kozası.

Çakır-keyif zulmün
çakıl taşları
gül baharında yenik.

Düğüm
zincir zincir musallat
kalıplarında
döküm yarası yüreğim
bu hasret
zehir-zıkkım
cevapsız.

Ne yapar can pazarında
bu uyanış
ölüm,
karanlık
ziftli
görmedi şafağın gül yüzünü
sen dok
undukça bu vücut titrek
gel dokun...
yanı başıma.

Haykırışlar uykularımı bozar
Ne karanlıklar eskitti, bende ki bu yürek
henüz ayrılık çalmadan kapıyı
gel dokun
gözlerimden siliver
okşa...


Yenilmez yazgı


Göz bebeklerime terkedilen
ölüm korkusu titreti
r,
bir de, biryerlerde kaybolmanın korkusu
yitip gitmenin.

Bugün sizleri,
çocuk masallarında anımsadım dostlarım
kırgın değildi içinizdeki isyan
yenik değildiniz.

Sizleri anmakla,
yeni bir dünya’nın resmini
çizmeye çalıştım sınırsız, olmadı...
Herşey
çocuk masallarında
anlatılanlar gibi değildi
bu değil miydi yakılmasına sebep
*Giordano Bruno'nun.

Bu ne yenilmez yangındır
bu ne de yenilmez bir yazgı
bu ne yenilmez bir isyan
bu ne sevgidir güldürür
direndikçe direnen.

Burası sessizlikler ormanı
sess
izlerin,
yeniklerin ormanı
adları unutulan yeni masallarda
yabancılar diyarı.

*Giordano Bruno: Dünya'nın yuvarlaklığını ve güneş sistemi teorisini savunduğu için
Enginisizyon mahkemesi tarafından diri diri yakıldı



Ve sevgilinin açlığında...

-l-

Saba
hın,
sevinç dolu haykırışlarını arıyorum
aynadaki kendimde
veya inleyişlerini Van Gölünün.
Yine öyle kusursuz,
bir yaz sevinci taşıyorum gönlümde.
Duyumsuyorum gözlerimle,
gece bir felaket yaşıyor
ve ben koynunda duyumsamalarımın
çatlatarak yumurta zarımı

güneşsiz vakitten uçmaya hazırlanıyorum
tüysüz,
hazırlıksız kanatlarımla.

Yazım gençliğini yaşıyor gönlüm
yazın boyun eğmeden karanlıklara
olan isyanını yaşıyor gönlüm,
gönlüm seni yaşıyor,
sen rüyalarımda saklısın
ben, aynada kendimle seyirdeşim
seninl
e baş-başayız,
bakışmamızda,
öpüşmemizde,
sevişmemizde,
yalnızız.

Çocukluk hatıralarımdan,
Zara teyzeyi anımsıyorum
nedense?
Çocukluk hatıralarımı aralayarak
gelişiyorum koynunda zamanın bugün.

-ll-

Çaldılar benden,
çocukluk hatıralarımı,
gizli bir şey
i kalmadı artık
anlattığın masalların,
söylediğin yasak ninnilerin
her şey geride kaldı,
çalınan...hatıralarımda Zara teyze.

Günlerden,güneşli bir gün,damdan dama atlayarak
sana ulaşmışveavluda ki,üzüm asmalarının altında oturarak
suskun bakışmıştık.
Bugü
n nedense?
Masallarını özlüyorum,
o ahşap ekmek fırınınızı
çaldığım çörekleri,bir deseni düşünüyorum
Zara teyze...Senin hakında son bildiğim
Siverek´ten Izmir´e göçtüğündür.
Orada da koruyor musun asma ağaçlarını
yoksa benim gibi kendini yorgun mu hisediy
orsun?
Kimbilir belki de,masallarını dinleyecek torun sahibisindir
Babam kendi torunlarını göremedi,
annem belki de korkusundandır,
bizi zorluyor,
torunlarını okşamak için.
Seviştiğim kızların ismini,ve sayısını çoktan unuttum
ama ana olacak birini,hâlâ gö
zlerime doyuramadım
Zara teyze...

-lll-

Çiçeklerin ömrü -bir yazlıktır-
güzelliklerini esirgeyemezler ayazından
-Karacadağ´ın
korumak için gençlik aşkımı,
olmayan yavrularımı,
kendime küstürdüm,
ahhh...Ne de korkunç,
yorgun,
aynada ki sırdaşımın gözleri
.

Ne isim verelim sebepsiz ayrılığımıza?
yeni isimler mi bulalım,
yeni aşklarımıza?
Yoksa yeniden kaçalım mı,
sebepsiz felsefik korkularımızdan?

Ne medetler beklentisindeydik...
Oysa kara kısrak doğurana,
güvercin yumurtasına küsmüş.
Kuzu çekmiş dudaklarını kuru memeden
ve çiçekler süslemiyor artık
eskisi gibi,
vazolarımı.

Tüyleri çekilmiş,
kanatsız bir yüreğe sahibim artık
ahhh...Ne seviyorum seni,
felsefik korkularıma inat...

-lV-

Bu kadar sabahı olmayan sayfalardan
bu kadar çürümüşlükten,
bu kadar
kofluktan,
yinede umut yaşatmasını,
ve baba olmasını unutmadım.

Bir yaz sevinci saklı,
kuş ötüşmelerinde
nehir kenarında
ağaçların gölgelerinden
gemi seslerinden ürkerek,
dalgalandı mısralarımda
rüzgarda arkadaşımın ak saçları
öyle açık soyunmuş ki gökyüzü
atmış sütyenlerini
ve bir yaprakla gizliyor arını
oysa ki, bakmaya hiçte heveslenmemiştim.

O ar,
o utangaçlık beni de sardı
ama yine de taşıyorsun rahminde
benim utangaçlığımdan bir döl
ve nedense,
ölüme mahkum edilmiş
yasak,
hayali ilişkiler.

-V-

zbebeklerinde çıplak bir hayatı
arsızlığa börmeden
aşkların en güzeli olan
yasak aşkımı dudaklarından öpüyorum
dudaklarım,
kaldırdığın sarhoş bardaklarda tutuklu.

Ne sarhoş olmayı,
ne de hatıralarımda unutulmayı...
Ne gözlerinde ağlamayı,
ne de unutmayı a
rzuladım.
Ağlama,
ne olursun...
gözyaşların beni yakmasın
saniyeden çok az,
bir göçerlik kaldı
ayazına seher vaktinin.

-Vl-

Ben bir gencim Alah'ına kadar
vatanını seven
vatanı sevgisiz,
seheri sahipsiz,
kınalı keklikleri vurulan.

Bir daha utanmadan
söy
leyeyim mi?
Ahhh...Ne seviyorum seni,
vurgun yemiş vatansızlığım.

Birileri senden gizlice
beni saklı sorarsa!
alnımdan öp beni
ki,
unutmayayım
öpüşünün sebebini.

-Vll-

Zara teyze,
anam,
babam,
hatıralar,
sevilen her şey şimdi
acıda birer hayaldir.

Ama
yine de inadınayız
suyu çekilen ırmaklarda,
volkan patlamalarının.

Bu bir yeniliktir gözümün nuru
şimdi masallar yiğitlerle yazılıyor,
kaçaklar sınırsızdır artık,
kalemler yiğit birer antoloji...

Asmalar koruklandı,
hatıralar mayalandı,
gözyaşları yakmıy
or artık,
umut, yaşıyor güzelim.
Umut,
çaldığım çörekler,
aralanan çocukluk hatıralarımda,
o da bir vatandı
kanayannnn...
Yiğitlerin yarasında
ve sevgilinin açlığında...

(13-26). 5. 1992 Uppsala-Stockholm


Yoksun


Kapımı vurmuşlar
açan olmamış
beni sormuşlar
yoktum
burdayım
seninleyim
sen yoksun.


Ama eskitme...

Özlemlerimi sakla,
sende kalsın.
Uykuya dalmış yıldızlı bir günde
geçerken alırım.
Ama eskitme...

Ben çığlıklarında,
günü karanlık bir yolcuyum
ve terim,
demir kapıların,
mayınların eseridir.
Al sakla,
sende kalsın şafağı gönlümün,
ama eskitme...

Vahşi isteklerimde,
sıkılan sıcak mermileri kucaklamak,
avuçlarımla gediğini tıkadığım yaram
ölümcül değil, yaslanma
acılarımı değil
sevinçlerimi sakla sende kalsın,
yorgun ayaklarımla,
geçerken b
ir gün,
Alırım senden,
ama eskitme...

Bir gün,
bir kuşun,
sürgün kanatlarında
yaşı geçmiş
yorgun bir sonbahar görürsen,
sana bıraktığım,
gelipte alamadığım
sevinçlerimi salıver
sen bakışlarını sakla,
ama eskitme...

Ne kadar uzak,
ne kadar yakındır,
seviş
memiş çıplak
ıslak dudaklarımızda -fermanı-
gelenekler,
görenekler
ve ahlak dersleri zamanın,
bir de zincirlerle
tam tamına bağlı olduğumuz
utangaç yüzlü tebessümler
sakla sende kalsın,
kız utangaçlığı,
gizli isteklerimle süzülüp geçersem bir gün,
kadın ko
kulu saçlarına dokunup,
ter kokan yastığından ben alırım
ama eskitme...

Ellerimin dönüşü saçlarına,
yakındır.
Yakındır özlemleri patlayışlarımın
Mayın sırtında hasretim çıplak
kafeste yaralı...
Notalarını fısıldıyorum kulaklarına
ülkesizliğimin...
Sakla k
orkularımı,
sende kalsın,
ama eskitme...

Onlar unuttular veya vuramadılar sınırlarını,
sınırları kaçak, ivmesiz düşüncelerime
sevi heyecanlı, ürkek
mayının çıplak sırtına her bastıkça
telörgülerle, ölüm kaldı ödünç
ellerim titrek, tut ellerimi...
korkumu
saklıyor yüreğin, korkum ölümü
sevi, hasrette ülkesiz
sakla sende kalsın
bu ülkesiz Zaza yüreğim
ama eskitme...

18.02.1992 Stockholm


Her şey görecelidir.

Kobayların arasında
bir sen vardın
bir de caminin önünden
yaka-paça getirilen Azad
dünyadan habersiz lokantacının çırağı
peşkiri ile meşgul
oyun bozulmasın diye birinci şubede,
bir de ben vardım
yazılmıştı piyesler
bizlerle oynayanlar ne de ustaydı
-Everthing is relative-

Açık-saçık bir tablo önünde
savrulan fırçanın telleri arasından
Eyfel kulesi,
Di
yarbakır’dan görülecekmiş gibi
oysaki poz verenlerin kişiliği gizli
hani nerede ayakkabı boyacısı Azad’ın
lokantacı çırağının,
senin,
benim,
hani nerede ressamın gözyaşları
-Everthing is relative-

Kup-kuruydu
soğuk.
Güçsüzdü parmakları
haykırışları sesiz
di gecenin .
“Çek ellerini“ bile diyemedi çırak
ve bu kelime yoktu piyeste
timsah gözyaşları dökenler
ne de ustaydı oyunlarında
-Everthing is relative-

Gözlerinde yıldız,
gözlerinde ateş kadeh tokuşturuyor
aylı bir gecede,
karda izler kalıyor,
yürünen zem
in,
ne kadarda gizli,
saklı gecelerde.
Sabahın gelişiyle tılsımlayan yağmur
saniyenin binde biri,
bir filizlenme ile,
göz kapaklarında isyan ediyor
yorgunluğuna inat çekilen sancıların,
davetsiz sürüklenir ayaklar,
bedenden habersiz.
Bir ana yorgunluğu,
g
özlerinden belli
salar beşiğini
zindan kapılarının
-Everthing is relative-
-Her şey görecelidir.-


Aşkımın katilleri

Genişçe bir alana iniverdi -karanlık-
ve ışığı mahküm edildi
-gülen yüzlerin-
ne de, yalnızlık şarkıları ezberliyor
-notaların ustası-
ve elimdeki vazoda,
balık sırt üstü yüzüyor,
yalnızlık...
Odamda
ve odam akşamdan kalma dağınık
kanaryamın kanatları yolunmuş.

sesim mazi olur,
boşluğa karışır kimseler duymayınca.
Mezar taşlarının ne güzelligi var?
Nedir, yaşamı güzel yapan?
Acılar, haykı
rışlar mı...ahhhh?

Seni,
isteklerimin zıddına sevdim
-isteklerinin zıddına-
Yeter...
Yetmez mi, beyinlerde ki kölelik zinciri?
Belki, bir yerlerde birileri,
dertlerini yeniyor yalnızlığı ile,
ve belki de,
bir bardak şarapta
oynatıyor
muhteşem
erotik...

Kim tıkadı gözleri, kapakların ardına,
hangi usta yaptı da saldı -açık-saçık-
ve kimdir ağlatıyor usta icadı,
-karanlıklarda-
sazımın akordunu?.

Karanlık inmiş genişçe bir alana
-muhatapsız-
dünya’yı yerleştirmiştim sapanıma
ve fırlatıverdim
uçsuz-bucaksı
z diyarları dolaştı elden ele
ne yeni bir atlı,
Ne de yar gördü atımın yelesi -ardından-.
Ellerime bakma,
koynumda hâlâ başkasının sıcaklığı var
ve dudaklarım sünnetsiz,
öpüyor gülleri ardından.
Söyle bana ne olursun,
süvarilerin mezarda ne işi var?

Zamanın katillerini arıyorum
-yitik zamanın-
bir de yenik süvariler,
ve fosilleşmiş felsefenin katillerini...
Ama ben,
yolunu-yordamını arandıkça,
aranıyor...
Aşkımın katilleri.
Sapanımda ki dünya ile açık-saçık
gitarımın akordu
oynuyor muhteşem
bir erotik...

(5-9).01.1992



Yitik zaman


Çocuk sevinçli el sallayışlar
ne kadar temizdi
ve yalansızdı
her utangaç gülüşme.

Özleyişler,
bekleyişler ilticacı
hasrettik oysa
ve basit değildi
ateş çevresinde
sahil kutlamaları
* “ormanda çıplak“.

Simgesiz derinliklerde boğulur
üstadı katil
yarım yamalak
ezgisiz.
Bir ressam çizebilir mi kendini
-aynasız-
bir palyaço gülebilir mi kendine
oysa ki çığrını aşmış, geriye kalan
-güler bir yüz-
çıplaklığı koynumda gizlenen
susamış bir buket
sabırsız bir yürek
kaldı ortada üryan
...
Çıplak bardak ardından
kalemim utandı birden
kırıldı ucu.

Birileri sevincimi çaldı
yoksa ben mi yitirdim biryerlerde
zevki yok artık gülüşmelerin
birileri çalıverdi benden
yaşanmayan yıllarımı.

Yorgun memelerini
çocuklar emmiyor artık
ve analık sevgi
si tatmıyor -göğüslerin-
hani bu şiirin neresinde saklı
yaşanmayan yıllar
-ve-
yitik zamanı ömrümüzün.

*Picasso’nun tablosundan
“ormanda çıplak“



Mülteci sevgi


Mülteci bir sevgi ile sevebilmek seni
kurgubilim bir rüya
çıplak gözlerimde canlanan
kızgın bir fırtınaydı saçların
ve ben dudaklarında,
her öpücükte,
mülteci sevgisi ile
çocuk yüzlü bir bahardım.

Kuyruksuzdu uçurtmam
kanatları yolunmuş posta kuşlarının
ilk verilen çiçekler çoktan kurumuş
neydi baharı yaşamın?

Başlar önde,
eller cepte,
paltol
arın yakaları kalkık
ve sokaklardan sessizce süzülüyoruz
dostlarımın saçlarına çoktan aklar düştü
benimkiler dökülmekte.

Suların içinde gülleri yaktılar,
kanattılar toprağın anlını
ne vahşi isteklerim oldu -yine de-
sen uzanmış,
sevişiyorken kitaplarınla.


Bir darbeydi,
beyin hücrelerinin savaşı
bir darbeydi mülteci bir sevda ile -sevişmek-
toprağın kokusu yenik değildi patlamalara
sevişmemizden kirlenmemişti
kitapların sayfaları
zaman yitikti sevgilim,
sen emzirirken sütsüz memelerinle
v a t a n ı.....


Bahar...

Saklama, benim isteklerim onlar
ve ellerimi uzatıyorum sana,
kullan onları sicim gibi,
tırmanırsın belki,
gökyüzüne.
işine yaramaz acılarım,
toplama,
bırak yerde kalsın
yarım yatalak.
Karda üşümez gecem,
şafağı ağlamaz,
ufukta ürperişler, yarına kayıyor zamansız
sen, bahar özlemiyle, karda sıcak bir öpücük
sanat özlemli bir bahar
zaman özlemlerimin çeşmesi,
dört iklim
çöl ayazıdır boyanan
düşlere dalmış,
notasız ürpermeleri kollarımın.

yalnızlığımın düşüne geceleri dalarım
ve çok uzun sürer düşlerim İskandinavya’da
ama, yinede koyuvermedim kendimi,
çocuklarla şarkılar yazdım, dilimin üstüne
ve yalattım çiçeklere...
Bir onlar biliyor,
nasıl hüzünlenirim -baharda-
ve sevdalanırım gizlice.

Baharı, işkencede eriyen karlarla
karanfiller isyan ediyord
u
ve sen saklıyordun kitabının arasında
son bir öpücüğü duvaksız.

Dün gece loş salonların birinde,
iki bardak biradan,
sayısız yudum aldım,
yaşlı gitaristin eşliğinde
ve bu gece,
ölesiye seni düşünüyorum
ölesiye...

Bu gece, bu kent,
beni gözlüyor.
ben
,
bu gece,
bu kentle söyleşiyorum
yumulu gözkapaklarımda
acı biber tohumu, çiçek açıyor
sessizlik delikanlı,
deli-dolu bir bahar.

Ben bir arkeoloğum bu şehirde,
bir şair,
ve sen,
bir ressam,
zamanı saklamasını bilen
-baharda, hünerli bir el-
ahhhh...
Ne
seviyorum seni...


Üşümeden dokunabilseydim.

Kar yağdı gece boyu
süzülerek,
çıplaklığından gecenin....
Soğuk bir rüzgar esiyordu doğudan,
sabah güneşi, ışınlarına aldırmadan,
dışarda,
kartopacı oynuyor çocuklar,
-kayıyorlar-
mimiklerinde,
sevecen,
bahar yüzlü güneşler taşıyorlar.

Çocuklar karda oynuyor, anaaaa...
Bir çocuk gibi,
ben de oynamak isterdim
-oynayabilseydim-

Geçmişi uzak,
gelecegi yakın,
Dünyada her güzelligin bir anlamı var
ve herşeyin de bir güzelliği.

Karın altında canlı bir yaşam
martı
gülüşmelerinde,
gülüşmeleridir...
beyaz özlemlerle süzülen.
Ben de süzülebilseydim
sınır boylarına kaçak,
yüreğim sıcak
bir de oynayabilseydim çocuklar gibi
ve
üşümeden,
gülebilseydim mimiklerimle,
utangaç parmaklarımla,
rüzgar iniltilerine,
bir de dokun
abilseydim ana...

Mimiklerinde çocuklar,
güneş taşıyor -mutluluğuma-
Bak işte karlı bugün
ve her mutlulukta, tebessümde,
güzelliklerin bir anlamı var....

4.2.1992-Uppsala



Kızma bana...( Babamın anısına...)

Sevginin,
Ölümün suskunluğundan
tüneller yaptık aramızda,
ucu şafakla aydınlanan
-ölüm çukurları sessiz-
Çiçekler açınca -tomurcuklar-
gökkuşağının türküsünü
melodilendirdiler,
suskunluğunda,
karanlık gecenin.

Bir yanın zindan mahkümü karanlık
sevgi, kanatlanan maviliklerde
bir yürek davası,
zyaşlarının mateminden,
açtı tomurcuklar,
yenik düşer mi -sevgi-
ölümün suskunluğunda?

Sevmek,
kanlı dudak nemi
kuru dudaklarımda,
gözlerimden süzülen,
baygınlık dansıydı -dokunmamız-

Bir gül nasıl açar bilir misin?
Veya nasıl kurur sabah çiğiyle?
Ve nasıl yalnızlık sarar karanlık geceyi?
işte onların hüznüyle,
seni yarattım gönlümde, bir fırtına gibi.

Binlercesinden kopan,
seher yeli yükseklerden,
bir kar tanesi gibi beyaz
sonbaharın kuru dallarından
bir melankoliyle süzülen
sayfalardan siliniyormuş gib
i
hayal olan -bizden ne isteniliyor,
yabancılaşan bir tanrı mı-?
kasırgan değil mi ki,
diyardan, diyara, bana esip gelen,
bir fırtına, bir hüzün -yalnızlığın-.

Sana kuru yapraklardan,
bir de doğum günü hediyesi yaptım
Sana seher yeliyle esip gelsin
diye s
evgim,
sana torunlar gönderemedim diye,
kızma bana
seni özmesinler diye yalnızlığında,
ağlamasınlar, seni....
Bir efsane gibi hatırlasınlar diye
kasırgalaşan yağmur taneleri ile
kendimi ıslattım
gözyaşlarımla,
ahhh...Vakitsizdir,
zamanı yoktur ölümün...



Bir tutkudur...


Bir müzik sesi uzakta, senden
çoktandır bir yanık yazgı
-hayal-
tutuşturur sessiz alabildiğince
kokusu toprağının...

Senden,
öyle uzak küskün
utanırım arsızlığından
-acının-
nefret etmek yiğitlik mi?
her nefes alışımda,
senin,
toprağın kokusu
tutuşturur yalnız.
Derdim artar anlatamam
hasret ne acı....
Utanırım, sevgi yalnız karşı durur
-cephede-
tüm pisliklerine inat dünyanın.

Bir melodi rüzgarı
senden, bana esen -umut-
çoktandır öyle sessizliğe
boğar beni,
duyduğum hasret.

Bir küfü
r,
bin haykırış,
çatlak dudaklarımdan dökülen
-unutulmayan umut.-

Öyle alıngan ki,
küskünlük
hırçındı sevişmemiz
silahın namlusu bakire.

Sev beni, senden uzakta olsam.
Sev beni, hırçınca utanmaksızın.
Sev beni, insanların dillerinde
küfürde olsam.
Sev be
ni, seni sevdiğim kadar.

Bir tutkudur alıp başını gidiyor
bir tutkudur baş edemediğimiz
bir tutkudur, silahın bakire namlusu
bir tutkudur, müzik sesiyle uyanmamız
bir tutkudur -hayal-
rüzgar melodisi ile esip gelen
toprağın kokusu
Öyle çıplak ki sevgi,
ya
lnız karşı durur -cephede-

(20-27).07.1991 Falköping


Süzülen terimdir...


Günaydın nazlı yarim
gözümde buğusu toprağın
dalgalarında yeşilliği ormanın
duygular serin bir yaz gecesi
koynumda bir İsveç güzelinin kıvraklığı
hayal olur gözümde
yalnızlığı gecenin.

Tut ki köründe seherin,
kurtla kuzu ayırt edilemezken
kapılar çalınır usulsuz
-bir soran var elbet-

Ölüm sessizliği koynumda,
sıcak öpücüklerin,
ah...Sen değil misin
bulutların ardında gizlenen
veya gizleyen yaz güneşini
ve gözlerinde yağmur tılsı
mı.
Koynumda sen,
ve ben,
terimle süzülüyorum,
usulsuz kırılan kapımla.

Günaydın sana, nazlı yarim, yavuklum
ayırt edebiliyorsun artık gündüzü, geceden
Edsviken gölünün etrafında suskunlar
ve tokatlayanlar yalnızlığı -ki o da benim.
Oysa sen bir balıksın
Edsviken gölünde
veya savkın göl yüzeyinde süzülen
belki terimle süzülen Van Gölüdür ufkuna
ve sen,
tenimde yağmur tanesi sessizliğiyle süzülen.

Sessizdi notaları Tomaso Albinoni’nin
Corelli uykularımda cermonisiz deli adam
haykırıyor yalnızlığımın notal
arında
ve senin koynundan çıkıyorum usulca
terli, hastalıklı, bir adam ritmi
dizelerimde bana haykıran
gözlerimizde yağmur tılsımı -sessizlik-
geceye karışan ,
isyan haykırışları
ve her kelime patlamaya hazır bomba
ve şiirlerdir patlayan -alnında gecenin-
günaydın geceye,
ateş yakan sancılarla...


Tenimden...

Bir zamanlar hikaye misali,
saklıydı avuçlarımda alev.
Tükenmez yangını, suskunluğumun
olur olmaz yerde,
küskünlüğü hırçınlığının,
zamansız yadigar kaldı,
karanlığı gecenin.

Sanki sevgiden acı olur isyan,
girdabı tıkanmaz asırlık yaranın,
ninnilerle beslendi,
hikayelerle uyutuldu zaman, oysa ki,
karanlıklarda saklı olan ışığı açığa çıkardık
gizli zamanı...
Göz kapaklarımızın ardında,
saklı olan dünyayı, yaşamak için.

Aman, ne de sinsi kör olasıcası -korku-
ıslak tenimden süzülen.
Seni unutum mu sanıyorsun?
Sen hikayesiz gecelerin adamı,
her kemiğinden bir canlı oluştu
karanlık ay gecelerinde
her nefes alışında
bir tuzak, örümcek ağı.

Onur, ayaklar altında,
kalbimin son ateşinin alevlerinden
unutu
lmayacak bir tablo boyaladık
durmayan hırçınlığında gecenin...
Ve sen saklısın,
uykusuz gecelerin sabahlarında,
göz kapaklarının ardında aranan
yeni bir gündür
boyun eğmeyen...


Zeytin çiceği...


Ayrılıp gidersen,
bir gün, ben farkInda olmadan,
benden ayrı düşersen,
uzak diyarlara,
gül... Ağlama sakın.

Sakınırım seni,
soğuktan, sıcaktan,
kurumasın diye dalların,
denizleri taşırım sana avuçlarımla,
ve, gükyüzünde eksik olmasın diye -güneş-
sana şafakları taşırım yüreğimde.

Elbette hızlı bir yol -zaman-
v
e gelip geçmesi...
Farkında değiliz zamanın,
ilerleyen dakikaların, sana yüreğimde,
yaşanılası zamanı getirdim
kurumasın diye, çölde kaktüs.

Yeter gözyaşlarımız,
çekelim gidelim diyarımıza
ayrılıp gidersem zamanı geldiğinde
ay ışığını topla yüreğinle,
ben
im için...

Karanlık odama
bir günün sevincidir kendinle getirdiğin
taze nane kokusu.

Yeni bir yön verdik ırmaklara,
akışına gidişine,
varolmanın geleceğine
fidanlar diktik
rahmindekiyle.
Uzun yaşasın diye, acıda sevgi.

Yasaklamamışız birbirimizden,
se
vgi veya nefreti.
Kaburgalarımız arasında,
taşıdığımız
yüzü sevinçli bir bahardır.

Yüzünü güneşe çevirmiş,
hücremde tek canlı dostum
-yosun-
yakamda takılı zeytin çiçeği.


Çöl yağmuru

Sevdim, sevebildiğim kadar
bir kirpinin okundan,
bir kavganın acısına.
Bir yaslı anadan,
bir yetim çocuğa
yani neyi varsa ağlanacak
bu kokuşmuş dünyanın
korkusundan kaçmayana sevdalandım.

Hani bir yiğitte öyledir
korkmamış
tazedir bileği
tazedir sevda
ilkbaharda filizlenmiş dal.

Bir uzun yoldur
kan sinmiş ve gözyaşları p
atikalarına
hasretine ağlanmaz dersem
yalan olur sözüm
yalan olur sevda
yalan olur
yalan...
İlbaharda filizlenmiş dal.

Sevdim sevebildiğim kadar
evdeki kanaryadan
dağdaki yaban ayısına
filizlenmiş mezar taşından
hücreden görünen ay ışığına
yani neyi varsa
sevilecek
o sevgiden kaçmayana tutuldum.

Yani bir gülde öyledir
tazedir
kıvraktır tomurcuğu
kuraktır geçmiş
filizkıran fırtınasından
arta kalan
çöl yağmuru...


Cansız.


Parmaklarımda bir oyun,
gözlerimde saklı arayışlar
sanki çöl hortumu,
çöl kuyularında saklı,
cansız arayışlar.
Arkasından bakılmayan
bir sisli yolculuk
ve dermansız... Her yol ayrımı.


*Carpe diem (Kardeşim Gafur'a...)

Sanki dünmüş gibi
gözlerimin önünde çocukluğun
ellerinde büyüyen
savunmasız hayvanlarının ardından
tutun yasını, yaşamları katledilen
ellerinden alınan civcivlerinin.
Küçücük yüreğinle korurken onları,
ben farkına varmadan o kadar büyüdün mü
kalemlerimin hırsızı, kitaplarımın katili.
Zaman ne çabukta ömrümüzde göçere çıktı
sakalın, bıyıklarınla bir çocuk değilsin
gök
yüzü gibi sonsuz bir aşka sahipsin artık
tekrarlanmıyor hiçbir şey eskisi gibi
ve unutulmuyor yaşanılan.

Rüyalarını gönderiyorsun bana
bu, aramızda sanki gizli bir yazışma
darmadağınık rüyaların ürkütüyor beni
bağlı ellerimdeki, yağmur tanecikleri
gökkuş
ağından yapılmış, zincirsiz,
yıldızlı gecelerin, saç tokası
incecik sesin yıllarla değişiverdi
belki de ergenliğe bir destek
kırılırken gençlik dalları.
Horatius'un dediği gibi "Carpe diem"
Hala geçmemişken zaman,
yaşamın ölüm kıytısında
bırak nehirlerim
izin arası,
Ağrı Dağı ağıtlar yaksın uzak diyarlarda
Herakles'un ölüm kırallığında.

*Carpe diem: "Günü yakala". Horatius, İ.Ö 65-8, şairin şiirleri aşk ve erotik ağırlıklıdır.


Bu yaşımızda


Baba olamadım bacım
amca olamadım
Dayı oluyorum öyle mi?
Desene,
bizde ufak bir yüreğe
ufacık bir dünyaya sahip olacağız
bu yaşımızda
onu sevginle
hasretimizle büyüt.


Satılmadım

İnsan eseri hiç bir kahpeliğe
boyun eğmedim
satılmadım,
köle olmadım
Kim olduğumu bir ben bilirim
birde benden gururlu
kalemimdeki
isyanımın çocukları
-şiirlerim-


Cepçileri düzenin

Sevmeyi
umudu
hep bildim.
onları,
hep çaldılar benden
usta cepçileri düzenin.
Ama,
hasadı veren toprağı,
yüreğimi unuttular.


Hıdır...

Ondokuz şubat bin dokuzyüz doksanbir
bir dostumdayım.
Bin dokuzyüz yetmiş altı’da,
peşmergelerin en küçüğüymüş
şimdi bir ayağı yok
geride yetim bırakmış, Halabja’da.
Yani sakat anlayacağınız.
Otuzbeş gün sınır demeden,
yol arşınlamış
aç ve susuz
duman hatlarını hiçe sayarak
ve geride,
ailesinden,
yirmidokuz ölü can,
şehit bırakmış.
Hanımı Saddam’ın muhabârat hücrelerinde
-kayıp-
küçük kızından haber yok,
son duyduğu Dahok’ta hapismiş...

Burda halinden memnun mu diye
sormaya gerek yok bence
gözyaşlarından belli özlemi
anlatırken peşmergelik yıllarını...
Ne zor buluyo
rlarmış çiğnenecek
bir lokma ekmeği
ve ne dostça yiyorlarmış
kavgasız,
küsmeksizin...

Bana kızıyor Hıdır,
bana “Hain“ diyor
bana sinirli
kendisine gidip gelmediğim
ve kendisini yalnız bıraktığım için.
Belki de Hıdır haklı!

Değişiklik bir bende mi?
Bir d
e soralım aynı sırrın sırdaşlarına
Unuttular mı diye,
geçen o güzelim günleri...

Hıdır suskun,
bir de aciz yaşamdan,
hatırladıkça,
dağlarda açan kır çiçeklerini...

Evi bir odalı,
yani mutfaksız
sadece bir ocağı
bir de ufacık buzdolabı var.

Bugün günler
den cumartesi,
anlattı bizim Hıdır,
“Yezdi“ olduklarından dolayı
gördükleri baskıyı
bir anlam veremiyordu
kardeşin, kardeşi ezmesine
anlattı,
ben dinledim.
Dostum traktör sürermiş,
kardeşi biçerdöver,
avlusu büyük,
odaları zulalı olan evlerinden
bugünlere
kaçak kalmış
gözyaşları,
hasreti ile Hıdır.

Kızından,
karısından henüz bir haber yok
uzun bir yaşamı bırakmış geride,
hiç korkmamıştı savaştan
şimdi korkuyor yalnızlıktan

(19-25).02.1992 Falköping


Sürgün çiçeği...


Açtın, yalnızlığımda,
rüyalarımda
hayal etmediğim yolları
serdin önüme,
uzak düşerken oralara
yeniden açıverdi kendini
soğuklarla,
dalları kuruyan çiçekler.

Geçiyor farkında olmadan,
yaşanılası zaman.
Bir çiçek ömrü gibi
oysa,
yaşadığımız.

Ayrı dillerde sevdik,
ayrı güzelleri
ve ayrı ülke
lerde yaşadık
vatana duyulan hasreti
yanık bir yürek oysa,
bizimkisi.

Açıverdi,
yalnızlığımda
kurutulan çiçeklerim.
Sonu yok gidişin...
Her kaçışın
bir de sebebi var....
Açınca koynumda,
sürgün çiçeği.

Toprağa her bastıkça
ellerimdeki nasırlı sancı ile
terimi silerim.
Baharında,
ardıçlar
leylak çiçeği,
tomurcuklar açar
ve yalnızlığımda,
hasrete inat,
koynumda sürgün tomurcukları çiçeklenir.


Söyle...Söyle içindekileriutanma,ağırına gitmesinsevgide yenilgi.Seni öyle görmek,acı veriyor içime,beyaz karın,kanla kirletilmesi.Dışarda, bir kar fırtınasıve sis...Ötmüyor kanaryam,ne kadarda can düşmanıçakal gibi uluyan,
tank, palet sesleri.

Kirlenmesin gönlün,
kirlenmesin ellerin,
kirlenmesin sevgi
her tufandan geriye kalan
kirlenmemiş hasret,
duyulan kardeşe.

biz yaşadıkça
Yarın elbette güneşli
binlerin özleminden oluşan
güzel bir gün olacak,
umut...
Hep beraber,
sıcak sevgilerimizde el-ele.

Söyle,
biz duyarız ancak birbirimizi
biz dertleşebiliriz
ancak biz anlarız
anlaşabiliriz
ortak
ve yasaklı dilimizle.

Söyle,
sen söylersen,
ben dinlerim
kardeş sevgisini
senin aziz dilinden
ve sen utanmıyasın diye
sevgiyi anmaya
ve sevmeye yemin ettim
yasaklı dilimizle


Çocuklar...

Dünyayı avuçlarında,
umutla,
bağışlamak istiyor çocuklar
koparılan güllerin,
toprağa bağlı köklerinde,

İşçi elleri
ufacık,
kenar mahelle çocuklarının.
Arıyorlar
bir yenilik,
bir umut,
gelecek için.
Şimdiden yaşıyorlar
erginliğini zamanın
ülkemde çocuklar.

Bu ne iştir akıl almaz
sırlıdır gelecek...
Yolu yordamı bilinmez
hangi akla hizmetti
r bu
hedefini arayan bir sökücü gibi,
bir arayış içinde
nasırlı elleriyle,
ülkemde çocuklar.

Oyuncaklar,
kedi yumağı
panzerler, coplar,
süvari atlıları ile kovalar bizi
gözü dönmüş eli kanlı düşman...
Yinede korkmuyor,
namusun savunucusu , çocuklar.

Benz
emez gül güle,
rengi değişmiş sokak taşlarının
bir sessizlik, yutkunluk,
sarhoş eden çocukları
körpe yüreklerinde.

Umudu yaşatan,
cıvıl cıvıl gözleridir
hele yaşam sevinci,
içlerinden, minnacık yüreklerinden,
eksik olmayan sabit bir parça.
O ufacık eller
iyle, sunarlar,
kızıl gülleri, korkusuz çocuklar.

Ve çocuklardan oluştu,
kadınlar, erkekler.
Onlar bir umut peşinde
biz çözelim diye
ve onlar saklıyor, ufacık yüreklerinde,
savaşlara son verilmiş
koca bir dünya.
onlara biz verelim diye.


Yaman bir buluş...

Yaman bir kedi oyunudur,
saklı olan siperlerde.
Birde hain, ihanet oyunudur,
bekleyen pusularda.

Gariptir, ama suskundur yalnızlık.
Layık görülmeyen, kör kuyulara.
İşbirlikçi tuzağına, hedeftir,
beyaz nergiz çiçekleri.

Bir ateş, bir yangındır
sarmış hasta vücutları.
Ölene çare bulmak ne kadar yaşatır?
Neye yarar, Kime yarar?
Lo beni halimle anlayanlar.

“Suskun insandan çekin“ derler...
Dişini gösteren ısırmazmış.
Nede yaman bir buluştur, vuruştur,
düşündüren kelimeler.

Küfür bilmez, yeni doğan.
Hile
dolanı, kahpe yalanı
Yeniçeri ocağından kalma
yeni bir oyundur bu
uygulamaya konulan
Köy koruyuculuğu.


Nazê...


İçerde,
silen yok.
Dışarda,
don tutuyor gözyaşları
he Nazê.

Bir soğuk,
bir de sis sevdası sarmış
gecenin karanlığını.
Suskunuz oysa
bir suskunluk nöbeti
oysa bizimkisi
böyle mi olacaktı Nazê can.

Geride
bir türkülük şiir bıraktım
sazlar doysun diye
ve arşınlıyorum sokakları
loş sis lambalarının ışığında
ve bir kurşun sesi,
ve bir çığlık ardından,
yine, bir kanunsuz oyun,
kanunları ile ter
tiplenen
yine insan düsüncesinin düşmanları,
can alıyorlar
Nazê.

Havada bir soğukluk,
bir sesizlik sinmiş geceye
limandan kalkıyor son bir gemi
ve ben arkasından baka kalan
bir gurbetçi mülteci.

Geçmişi kıymetli
bir hediye gibi saklıyorum
sevgiliden sun
ulmuş olan zamanı
ve aldı beni senden, bu yol.
Sana bıraktığım,
papatya yapraklarından
tut niyetini.
Kırma,
yolma sana bıraktıklarımı
ve elindeki taze çiçekleri
Nazê...


Ölüm ve yaşam arası

Bir tutkudur içimde,
gecenin, güne dönüşmesi,
sonu var mı,
ölümün?

Sensiz, yollarda eskitiyorum ayakkabılarımı.
Sessiz ve suskunum.
Çiçek ömründe bir tazelik,
hatıralar bana gerek,
kuruyan dallar dökülüyor,
sebebi ne gelen ölümün?

Dün, yarı gece,
pencere kenarına
oturmuştum uyku sersemi
ve düşünüyordum,
insandan n
asıl,
bir ömrün gelip geçtiğini.
Ve nasıl,
kapıya gelipte dayandığını,
ölümün...

Saklama,
gizleme ne olursun
korkudan değil,
fedakâr insanların haykırması
veya içlerinde korkusu
ölümün...

Sınırlar çizilmiş
gecenin,
günle kesiştiği çizgiye...
Ve yaşamla,
arasında ölümün...

Düşünüyorum, yalnızım...
Ve ne kadarda ağrıma gidiyor
kapıyı yüzüme çalması
yaşamın...

İkircikli bir oyun benimkisi.
Yaşantım,
hala bir düğüm
çözülmemiş.
şimdi, neyime yarar
genç ömrüme ölüm...

Genç, bir oyundur hâlâ,
aşk...
gönülleri yaralayan,
karanfil çiçekleri ile
gelen...

Gizli değil,
saklama beni.
Baharın türküsüdür
akasya çiçekleri,
bizi birbirimize
müjdeleyen,
ölüme uzak sevgi


Ardından...

Nereden gelir,
suyu,
toprağın?
Nerede yetişir
bu
güzel çiçekler?
Boynu bükük,
baktılar...
Gidenlerin ardından,
hainler...


Zor

-l-

Böyle, yakın olmak,
doğaldır ki zor sevgili.
Havasını koklamak,
bir onur veriyor,
oysa ki,
bir o kadarda uzaktayız.

Elbette ki,
burukluk bırakıyor içime,
düşünmek seni...
Bir yeniliktir galip gelen,
herşeye rağmen seni düşünmek.

Saat on buçuk, onbir ağustos,
Atina’ya iniyoruz.
Karşılasacağım, hiç görmediğim
ve tanımadığım
halam çocukları ile
bu ne benim,
bu ne de onların hatası
dört parçada,
bir akraba sahibiyiz
yani yılların kan bağlısı.

-ll-

Tanışamıy
acağız korkusu içimde
ve düşünüyorum,
belki onlar tanımaz diye
ve nasıl yaratacağız sıcak
bir sevgi aramızda?

O kadar düşünmeme gerek kalmadı
tanıdık birbirimizi
anlaştığımız elbiselerden
önceden tanıdığım
ve tanımadığım halam çocukları ile.
Tanışmamız b
ir tören gerektirmedi,
hiç de zor olmadı.
Hele yaşamı aynı gözle görmemiz
bir sıcaklık bıraktı içimize,
hiçe saydık daha önce
görüşmemeyi,
tanışmamayı,
dört parçada da
akraba sahibiyiz,
yani yıllarca toprağın yavuklusuyuz.


Yangını sancısız sevgin


Hasr
etinden yangın düşürdüm
yükseğine,
fırtınalı karlı dağların.
Ellerimde,
soğuk,
bir sonbahar ayazı -sancısı-
yüreğimde,
yangını,
sancısız -sevgin-
sürülmemiş torağını sürdün
-gönlümün-
kanatırcasına...

Tırnaklarınla,
acıyı yaratan,
hasretimde,
yangın düş
ürdün yarama
bir bilsen neydi...
Fırtınalı karlı dağlarında
beni yangın yapan
uğruna,
vakitsiz yaşadığım
her saniye sensizdi.

Köşe başları tutulmuş
Hasret -yangın-
Fırtınalarla esip gelen
çarkantılı bir hastalık
ve ısıtma nöbeti
bedenimi titreten.


Sonsuza uçuyorum

Bugün öyle bir zevkliyim ki
Bilmem neden?
İçimden, coşmak gülmek geliyor.
Tozu, dumana,
taşı toprağa katasım geliyor.
Bilmem neden?
Çok zevkliyim bugün
kalbimde ne kin,
gözlerimde ne yaş,
zevkten uçuyorum,
sonsuz maviliklere doğru.
Tüm barışçıl
düşüncelerimle.


Köksüz hüzünlü

Gülerse ellerin
ağlarsa soğuktan parmak uçlarının
hissi tepeleri
cennet kapılarından geri çevrilirse
rüzgara bayrak tutmuş saçların
adım adım
yudum yudum
yağmurda tenimden ıslanır
beni gören gözlerin.

Kırılır pencerende yağmur taneleri
yansır gözlerinde sana tutkun gözlerim

Duymak istemiyorsun
anlamı eskitilmiş
rüzgarda sürgün
deniz dalgası kahkahalarımı...

Anılarımda, gülücüklerin ne sıcak.
Sürgün sevmelerimde
teninde sancak açmış,
parmak uçlarımın hissi tepeleri.

İntihar ederek gözyaşı döker bulutlar
canımı, terinle ıslatarak.

Ne öğrendi terin tenimde
katliama uğrayan,
çırılçıplak,
köksüz,
hüzünlü bir saltanat mı?


Ana yüreği

Gidiyorsam
gözünün yaşını dökme anam
kucak dolusu, özlem dolusu,
mektuplar göndereceğim
arasında belki;
yırtık,
yüzü görünmez bir resmim olacak
sakın gözyaşlarınla süsleme
resmimi içindeki özlem ateşiyle süsle.

Bil ki anam,
gidişte dönüş, dönüşte sevgin vardır.
Özlemlerde, sevgilerde, hasretliklerde,
büyük bir afediş,
anaların yüreklerin
de sevgi,
kayıp edişin efkarı vardır.

Ama sen anam,
oğlunu kayıbedişinin efkarını
oğlunun sevgi ateşiyle birleştir.
Her gidişin bir de dönüş var
toplumunda, aileninde,
direği analardır.
Bir oğlun anasına göndermiş olduğu
yüzü görünmez bir resim gibi.


Yitirmek...

Zamanın yenilmez şahanıyız
ya benden bir yenilik,
ya da bir fırtınadır geride
kasırgaya dönüşen.

Bir kovukta, sıcaklığı aramak,
evde bulduğunu, yarı yolda bırakmak
bir kayıptır geride
acıya dönüşen.

Elbette, kişiyi zamana bırakmak
olgunlaştırır,
zamanı bir kişilikte yitirmek
cefadır yaramıza sunulan,
ki biz, şahanıydık zamanın.

Heee Xalo, unutmak!
unutma, evladıyız bu toprağın,
ve topraktan bir parça.

Bir gizlilik,
bir kaçak tutkusudur içimizde,
hudutlarda,
tel örgülere,
mayınlara,
takılı k
alan
ve kanunudur hudutların
mazileştirmesi, olanı...
Heee Xalo...
Evladıyız toprağın,
oralardan silinmeyen bir parça
ve zamanın yenilmez şahanıyız.


Yarin unuttuğu

Hasretlik bir yandan
ve yanlızlık
ve sevda
ve sen gülüm
budur işte masamda ki
acıdan
sevgiden
ve şaraptan geriye kalan
özleme bıkmış
gözyaşlarım.

Anlatılar acıları
şarkıların dilinde
şarkıların dilinde anlatıldı şiirler
şiirlerki götürür arzuları
taşır sevdalılara.

Acıyı taşır hasret
iki yavuklu gibi
sevdadır hasret
yarin unuttuğu.

Küstü
yüzünü asarak
ne dedim ki ben ona?
Sevgiden yana çekilen çekilmiş
asıl acı buralarda
bilerek bilmeyerek çekilen.


Karlı bir günde yaşam.


Ne edelim ki,
bir de uzakta,
düşünmek var güzellikleri.
Uygunsuzdur elbet,
seven gönlün böyle enkaza dönüştürülmesi.

Ben onları andım
silik resimlerde.
Aşkı.... Anlat bana,
özlemimi anlat onlara
bir birinden ayrıt edilemeyen
yaralı yürekle sevmeyi.

Anlat bana sevgilim
ağaçları,
çiçekleri
anlat sevgiyi,
nasıl yıldırımlar çakar
günden güne,
yıldırımlar...
Binbir gürültü
yle
ve nasıl doğar içimde,
çocuk sevinçli,
bir bahar...

Baharını yaşarken
güzel ömrümüzün
ne yazık ki gelip geçmiş ömrümüzden
karlı bir günde yaşam.

 

 

Önyargılarınızın tutsağı iseniz bu yazıyı hiç okumayın

Soner Yalçın


Dersim’in asıl adı nedir? Bu bölgede oturanlar nereden, ne zaman gelmişlerdir? Akrabaları hangi ülkede yaşamaktadır? Türk müdürler; Kürt müdürler? Yoksa nedirler? Dillerinin özelliği nedir? Alevi midirler? Eğer önyargılarınızın tutsağı iseniz bu yazıyı hiç okumayınız. Yok anlamak-öğrenmek istiyorsanız; işte size 10 maddede Dersim gerçeği… Albert Einstein’ın sözünü bilirsiniz: “Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur.” Ama bu baş belası tabuları yıkmak zorundayız. Çünkü… Hacı Bektaşi Veli’nin söylediği gibi, “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” Bu arada şu görüşümü tekrarlayayım: Kişi kendini hangi kimlikte görüyorsa, hissediyorsa öyledir. Ve saygındır. Ayrıca, kimileri gibi “alternatif tarih” adına inkarcılık yapacak da değilim. O halde… Gelelim Dersim derslerine… Madde 1) Dersim’in kökü nereye dayanıyor? Anadolu kavimler kapısıdır… Dersim bölgesine ilk yerleşimin M.Ö 6 binlere kadar uzandığı biliniyor. Subarlar, Hurriler, Asurlular, Hititler, Akadlar, Frigyalılar, Urartular, Medler, Persler, Makedonyalılar, Kapadokyalılar, Romalılar, Sasaniler, Araplar, Bizanslılar, Selçuklular, Moğollar, Akkoyunlular, Osmanlılar gibi kimler gelip kimler geçti. Dersim bölgesine kimi “İşuva” adını verdi: kimi “Supani”… Yaşayanlara kimi “Muştular” dedi; kimi “ Müşkiler”… Ne diyordu koca Ahmet Arif: “Beşikler vermişim Nuh'a Salıncaklar, hamaklar, Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben, Tanıyor musun ?..” Madde 2) Dersim’in adı nereden geliyor? Dersim; Farsça, “der” (kapı), “sim” (gümüş) sözcüklerinden oluşan bir isim tamlamasıdır. Türkçe’ye “Gümüşkapı” olarak çevirebiliriz. Güney ağızlarında Dersim, “Darsim” diye telaffuz ediliyor. Kimi tarihçi bunun sadece söyleniş olmadığını belirtiyor. Onlara göre “Darsım” Zazaca bir sözcük; ‘dar” (ağaç) ve “sim” (gümüş) idi; ve Darsım aslında “Gümüşağaç” demekti. Bu teze göre, Dersimliler “ağaca tapınmaları” nedeniyle bu ismi kullanıyorlardı! Ancak yazdığımız gibi bölgeye birçok uygarlıklar geldi. Ve bunların çoğu isim değiştirdiler. Örneğin Çemişkezek bölgesine; Hititler “Zuhma”; Urartular “ Tamişkiş”; Romalılar “Hieroplis”; Bizanslılar “Tsimisca” dediler… Dersim’in adı uzun yıllar “Daranalis” olarak kaldı. Bu ismin, M.Ö 519’da Doğu Anadolu’yu fetheden Pers Kralı Dara’nın adından kaynaklandığı ileri sürülüyor. Bu noktada “Daranalis” ve Persler’in adını geçirmemizin özel bir nedeni var. Çünkü Dersimlilerin asıl yurtları Anadolu değil; İran. Madde 3) Dersimliler aslında nerelidir? Horasanlıdırlar. Hazar Denizi’nin güney batısında (Tahran’ın kuzeyinde) Deylem/Daylam bölgesinde, Pers öncesi halklardan bir topluluk yaşardı: Deylemliler/Daylamlılar! İran’daki Büveyhoğulları Devleti’ni (932-1056) bunların kurduğu biliniyor. Bu halk 13’üncü yüzyılda Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya geldiler. Anadolu’da yaşadıkları bu bölgeye kendi adlarını verdiler. Madde 4 ) Dersimlilerin akrabaları kimler? Günümüz İran’ın Kuzey Horasan Eyaleti’nde Deylaman bölgesi vardır. Lahican, Siya, Kal, Koh, Mazendaran, Rast, Gibal, Pir Pulur, Fumen, Gerekerd, Gilan, Teberistan, Chalus, Kalar, Enzeli, Varemin, Bar, Tufem, Rudsa, Muvaz, Kohaman, Hasan Rud, Emurluh gibi yerlerde yaşayanlar Dersimlilerin akrabalarıdır. Konuştukları dil ise Zazacadır. “Dersim’de Kökler” adlı kitabından yararlandığımız Ali Kara, İran’daki “Dersimliler” konusunda araştırma yaptı. Anadolu’daki Dersimlilerle konuşma, türkü söyleme, inanç, yaşam tarzı konusunda aynı olduklarını yazdı. Kadın-erkek eşitliğini; kadınların başlarını kapatmadığını, isimlerin doğa adları olduğunu gözlemledi. “Cem”lerine katıldı. Aslında Şamanizm’in, Zerdüştlüğün hala yaşatıldığını fark etti. Madde 5) Dersim dilinin kökeni nedir? Persler’in “Bisitun Kitabeleri”nde Deylemlilerin konuştukları dile “Zuzu” deniyor. “Zuzu” bugünün anlamıyla Zaza! Kimi dilbilimcilerine göre bu dilin adı, Deylem’den türeyen “Dımılıce”dir. Bu nedenle bilimsel sınıflandırmada bu dil ailesinin "Kuzeybatı İranî diller" grubunda yer aldığı belirtilmektedir. Dil bilimcileri ve Zazalar, Zazaca/Dımılıce’yi bir dil olarak kabul eder. Keza İranoloji dilbilimine göre de, Zazaca başlıbaşına bir dildir. Kürdolojinin babası sayılan V. Minorsky; ve David Mc Kenze, Prof, Goiche Kojima, Susani, Oskar Mann ile Karl Hadank gibi bilim adamları Zazaca'nın bir Kürt lehçesi olmadığını kanıtlamışlardır. Zazaca; eski dillerden Partça’nın devamı olarak kabul edilir Fakat bazı Kürdologlar bu durumu kabul etmezler; Zazaca'yı Kürtçe'nin dört lehçesi arasında sayarlar. Bütün Kürtler meseleye “milliyetçilik penceresinden” bakmazlar; “Kürdistan Milliyetçilik ve Dil” kitabının yazarı Amir Hassanpour gibi kimi Kürt dilbilimciler, Zazaca’nın Kürt lehçelerinden yapısal olarak farklı olduğunu yazar. Yine de bazı Kürt “aydınlar”, Zazalar’ın Kürt olmadığını iddia edenlere ateş püskürürler. Ebubekir Pamukçu, Ali Kaya veya Kürt M Şerif Fırat gibi yazarları “inkarcılıkla” suçlarlar! Şurası bir gerçektir ki, Zazalar’ın önemli bir bölümü günümüzde Kürt kimliğini benimsemişlerdir. Bu arada… Bazı Türkologlar da, Zazaca'yı Türkçe'nin bir lehçesi varsayar ve; Zazaların Horasan'dan gelen Türk boyu olduğunu iddia ederler. Bunlara göre Zazalar, Dersim’e gidince Kürtleşmişlerdir! Devletin resmi tarih tezi de böyledir. Kuşkusuz bu “resmi tarihtir ve mutlaka yanlıştır” anlayışı doğru değildir. Madde 6 ) Zazaca konuşulan iller hangisi? Tunceli(bütün ilçeler); Bingöl (bütün ilçeler); Elazığ (Batı bölgesi hariç); Diyarbakır (Ergani, Çermik, Dicle, Lice, Çüngüş, Hani, Kulp, Eğil, Hazro); Urfa (Siverek, Bucak); Muş (Varto); Sivas (Zara, İmranlı, Ulaş, Kangal, Hafik, Divriği, Gürün) Adıyaman (Gerger); Erzincan(merkez ve Tunceli'ye yakın yerlerde); Batman (Merkez, Sason); Bitlis(Mutki,Tatvan); Malatya (Pötürge, Doğanyol, Arguvan); Ardahan(Göle); Uşat Eşme gibi Batı’daki bazı ilçe ve köylerde de sürgünler nedeniyle konuşulmaktadır. Zazaca sadece Türkiye’de konuşulmuyor. İran’da da en az 1 milyon insanın Zazaca konuştuğu biliniyor. Bunların küçük bir bölümü, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Anadolu’dan kaçan Türkmen aşiretleridir. Madde 7) Dersimliler Alevi midir? Zerdüşt/Yezidi olan Deylaman halkı 873’te Müslüman oldu. 917’de ise Caferi Sadık mezhebini / Aleviliği kabul ettiler. Kimi tarihçiye göre Zaza Aleviliği; Şii inancıyla, Zerdüştlüğün gelenek ve göreneklerinin bileşiminden oluşmuştur. Gelelim Anadolu’daki Dersimlilere… Dersim denince akla 126 aşiret ve boyun birleşmesi geliyor. Bunların hepsi Zaza değil. İçlerinde Türkmen aşiretleri de var. Bu aşiretlerin hepsinin tarihsel hikayesi farklı olduğu için hepsini ayrı ayrı ele almak gerekir. Bölgeye geliş tarihleri bile farklılıklar gösterir. Örneğin Hz. Muhammed soyundan geldiklerini iddia eden Kureyşan Aşireti, Melihşah döneminde Dersim’e geldi. Geliş tarihleri farklı olsa da Dersim bölgesindeki Zazalar’ın büyük çoğunluğu Alevi’dir. Fakat Sünni olan Zazalar’ın bulunduğunu da eklemeliyiz: Örneğin Cibranlı Halit Bey Sünni bir Zaza Kürdü’ydü. Madde 8) “Tunceli” adı ne zaman verildi? Vakit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak 1937-38 Dersim İsyanı’nı bastıran askeri harekatın adının “Tunç- Eli” olduğunu ve operasyondan sonra Dersim’e “Tunceli” adının verildiğini yazdı. Doğru değildir. Osmanlı, Tanzimatla birlikte yeni idari yapılanmaya gitti. O tarihe kadar “başına buyruk olan” Dersim sancaktı. 1847’te; Hozat merkez olmak üzere Erzurum vilayetine bağlıydı;. 1859’da; Harput eyaletine; 1867’de ise topraklarının bir bölümü Erzincan sancağına dahil edildi. 1879’da ayrı bir vilayet oldu. 1886’da tekrar mutasarraflığa indirildi. 1892’de Elazığ’a bağlandı. Görüldüğü gibi Osmanlı, Dersim’i hep bölerek yönetmek tavrı içinde oldu. Gelelim Cumhuriyet dönemine: Dersim 1923’te ilçe yapılarak Elazığ’a bağlandı. Ancak… 25 Aralık 1935’te, 3195 sayılı, 2884 no’lu kanunla “Tunceli” adıyla il yapıldı. Sünniliği devletin resmi ideolojisi haline getiren Osmanlı’nın Dersim’e bakışı belliydi. Peki ya Cumhuriyet’in? Bunu İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın isteğiyle sadece 100 adet basılan “Dersim” kitapçıktan anlayabiliyoruz: “Dersim’in coğrafi ve toplumsal yapısı, çapulculuk ve isyana teşvik edicidir. Halk bu yüzden vergi vermiyor, yasa dinlemiyor ve askerlik hizmeti yapmıyor. Toprağı tarıma elverişli olmadığı için çapulculuk yapıp çevre bölgelerdeki halka baskın yapıyor. (2700 kaçak vardı.) Halkın gerçek efendileri; şeyh, seyyid, dede, ağa ve bey takımıdır. Dersim mutlaka devletin egemenliğine girmelidir. Ancak bölgede sadece asker ve jandarma bulundurmakla itaat sağlanmaz. Köklü ıslahat şarttır. Dersim halkı Oğuz boylarından gelmiş Türkmenlerdir. Sonradan Kürtleşmişlerdir. Türk kökenlerine çevirmek için kışlaların yanına okul yapılmalıdır. Ağalar ve Seyyidler bölgeden Türklerin yoğun olduğu bölgelere sürülmelidir.” Cumhuriyet, Dersim’i merkeze hükümetin kontrolüne alıp çağdaşlaştırmak istiyordu. Madde 9) Atatürk’ü seviyorlar mı? Dersimliler, Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’in yanında yer aldı. Sivas ve Erzurum kongrelerinde 250 Zaza gönüllü koruyuculuk yaptı. Kongrelere Diyap Ağa ve Hasan Basri’yi milletvekili olarak gönderirler. 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’ne ise altı milletvekiliyle temsil edildiler. Şeyh Said isyanına katılmadılar. Dersimlilerin Atatürk sevgisinin iki nedeni vardır: Birincisi, Cumhuriyet Aleviler’i özgürleştirmişti. İkincisi Aleviler Atatürk’ün Alevi olduğunu düşünüyordu. Kimi Alevi’ye göre ise Atatürk “mehdi” idi. Madde 10 ) Dersimliler niye ayaklandı? Temel sebep; ülkenin batısını siyasi, iktisadi ve kültürel olarak “modernize eden” Cumhuriyet yönetiminin, artık ülkenin doğusuna da el atmasıydı. Cumhuriyet bölgedeki yoksulluğu-geri kalmışlığı ortadan kaldırmak istiyordu. O küçük bütçesine rağmen 4 milyon lira ayırmıştı. Bununla yollar, köprüler yapmayı planlıyordu. Bölgeye “el atma”nın siyasi nedeni ise; Cumhuriyet’in, ağa ve şeyhlerin hüküm sürdüğü feodalizmi tasfiye etmek istemesiydi. Atatürk aşiret sisteminin yıkılmasını ve toprak reformu yapılmasını istiyordu. Meselenin kültürel ayağı da vardı. Dersim halkını Kürtleşmiş Türk olarak görüyorlardı. Mecburi iskan yasası çıkarılarak, Dersim aşiretlerinin Türklerin yoğun yaşadığı bölgelere göndererek Türkleşmesinin sağlanacağını planlıyorlardı. Ankara’daki bazı bürokrat ve siyasilerin Osmanlı döneminden kalma, “Sünniler devlete bağlıdır, Aleviler kötülüklerin başlıca nedenidir” şeklindeki Alevi düşmanlığıyla yaptıkları yönlendirmeler “reformların” sert olmasına yol açtı. Cumhuriyet kadroları reformları hayata geçirme konusunda ikiye bölündü; Vali Cemal Bey gibi uzlaşmadan yana olanlarla, Umum Müfettişi İbrahim Tali gibi sert tedbirlerin alınmasından yana olanlar arasında. En sert görüşler Mareşal Fevzi Çakmak’a aitti; Kürt memurlara bile karşıydı! Diğer yanda… Şunu da eklemem gerekiyor; 1937-38 askeri harekatı Dersim’e yapılan ilk operasyon değildi. 1861’den başlayarak Dersim’e sürekli askeri harekatlar düzenlendi. Yazdığım gibi bunun temel nedeni iktisadiydi. Tanzimat’ta da, II. Meşrutiyet’te de, Cumhuriyet’te de aynı durumla karşılaşılmıştı: Aşiret ağaları yeniden yapılandırılan merkezi yapının kontrolüne girmek istemiyordu. Kendi kanunlarını kendilerinin koyduğu feodal düzenin yıkılmasına karşı çıkıyorlardı. Bölge halkının yoksul ve cahil olması, feodal düzenin sürmesini isteyenler tarafından hep kullanılmıştır. Kuşkusuz onlarca zulme uğramış Dersimlilerin merkezi iktidarlara güvensizlikleri de bunda etken olmuştur. Aynı bugün olduğu gibi… Soner Yalçın Odatv.com ANADOLU Beşikler vermişim Nuh'a Salıncaklar, hamaklar, Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben, Tanıyor musun ? Utanırım, Utanırım fukaralıktan, Ele, güne karşı çıplak... Üşür fidelerim, Harmanım kesat. Kardeşliğin, çalışmanın, Beraberliğin, Atom güllerinin katmer açtığı, Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, Kalmışım bir başıma, Bir başıma ve uzak. Biliyor musun ? Binlerce yıl sağılmışım, Korkunç atlılarıyla parçalamışlar Nazlı, seher-sabah uykularımı Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar, Haraç salmışlar üstüme. Ne İskender takmışım, Ne şah ne sultan Göçüp gitmişler, gölgesiz! Selam etmişim dostuma Ve dayatmışım... Görüyor musun ? Nasıl severim bir bilsen. Köroğlu'yu, Karayılanı, Meçhul Askeri... Sonra Pir Sultanı ve Bedreddin’i. Sonra kalem yazmaz, Bir nice sevda... Bir bilsen, Onlar beni nasıl severdi. Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı Minareden, barikattan, Selvi dalından, Ölüme nasıl gülerdi. Bilmeni mutlak isterim, Duyuyor musun ? Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının... Dayan kitap ile, Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile Dayan rüsva etme beni. Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle. Kızlarım, Oğullarım var gelecekte, Her biri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin koncası, Gözlerinden, Gözlerinden öperim, Bir umudum sende, Anlıyor musun ? (Ahmed Arif) Not: Bu yazı sayın Soner Yalçın'ın izniyle ZazaPress sayfasına aktarılmıştır. Bu yazının kaynağı www.odatv.com'dur

 

 

GURAN

David N. MacKenzie


Günümüzde Guran, Kirmanşah'tan Kasr-ı Şirin sınırı yakınlarına kadar uzanan ana yolun kuzeyinde ve Dalahu dağının Kuh-i Şahan yamaçlarını da içine alan bölgede yerleşik olan 4.000 - 5.000 hane dolayına kadar düşmüş bir İran halkıdır. Başkenti Gahvara'dır. Gahvara, Güney Sirvan'daki Zimkan vadisi içinde bulunan Kirmanşah'ın 60 km kuzeyine düşmektedir. Kirmanşah'ın 40 km kuzeybatısında Dinavar kesimine yakın olan Kandula köyünde ayrı bir topluluk yaşamaktadır. Daha birçok diğer kol Hawraman aşiretiyle Badjalan'ı oluşturur.


Bu adın ilk biçimi herhalde Goran (L* Gawran-) olmalı. Çünkü bu ad Kürt diyalektlerinde çokça geçer. Gurani'nin kendisi de zaten o 'dan u 'ya, giderek u 'dan ü 'ye doğru bir ses değişimine uğramıştır. Bu yüzden bu ad ile, Straba XI, 14, 14'te sözü geçen Medlerin komşusu arasında benzerlik kurmak oldukça güçtür. Adın kökeni büyük bir olasılıkla gaw bara-kan "öküzüyle yol sürme" (bkz. Minorsky, age.) sözcüğünün içinde aranabilir. Bu adın Hazar bölgeleriyle bağlantısı kurulmaktadır. Çünkü aynı zamanda yer adı olarak "Gilan", Gurnalar arasında çok yaygındır. Bunların anavatanlarının Hazar olduğu saptanmasının kanıtı gene kendi dilleridir. Bunlarla yakın bağları olan Zaza ya da Dımıli halkının batıya, eski Ermenistan içlerine geçmesi sonucu preto Guranlar güneye göçetmiş ve tüm Güney Zagros bölgesine yerleşmiş gibi görünüyor. Daha sonra bunlar, bir Kürt yayılmasına bağlı olarak kuzayden de çevrilmişlerdir. Dilleri, Kürt işgalcilerinin "merkezi" dilleri üzerinde izler bırakmıştır.


İbn Khurnadadhbih, 14, bu adın ilk biçimini "Cabaraka" olarak veriyor. Benzer biçimler, her zaman Kürtlerle yakın ilişki içine alınarak, İbn Fakih ve el-Mes'udi tarafından da kullanılmıştır. İbn el-Athir, IX, Kuzey Luristan'dan Şahrazur'a kadar uzanan Hasanoyid Hükümdarlığını anlatırken (350-420 / 960-1030) Cavrakan'ın yağmalanmasına sık sık değinmektedir. Mudimal Altawarikh'in yazarı bu adın yerine düzenli olarak "Guranan" adını kullanmaktadır. Şibab el-Din el-Umari, Masalik el-abşar (744 / 1343), Hamadan ve Şahrazur dağlarında yaşayan "el-Kuraniye" diye bilinen Kürtlerden sözediyor. Şerefhan, Şerefname'de (1005 / 1596) sanki tüm Ardalan ve Kirmanşah ahalisinden bahsediyormuş gibi "Guran" deyimini ısrarla kullanmış, ancak onların çeşitli yöneticilerini birbirinden farklı olarak ele almıştır. Böylece, ayakta kalan Guran nüfusunun dışındaki tüm diğerlerinin Kürt kabilelerince eritilmesinin giderek geliştiği, ve şu anda varılan benzeşmeye, bir yüzyıldan daha uzun bir süre önce ulaşıldığı gözlenmektedir.


Guranlar, temelde toprak işleyici olmakla birlikte, uzun süre kaliteli asker olmalarıyla da tanınmışlardır. Geçen yüzyıl içinde İran ordusu için 1.000 ile 2.000 kişi arasında değişen düzenli bir birlik sağlamışlardır. Kürt aşiret liderliği altına girenler kimliklerini tamamen yitirdiler. Misken ile eşdeğer anılan Goran adı bugün Şahrasur Kürtlerinde serf-benzeri Kürtçe konuşan köylülük için kullanılıyor.


Ayrıca "Goran" adı, Büyük Zap Suyunun kuzeyinde Khazir kolunun Zap Suyuna katıldığı yerin üstünde kalan kısımda yerleşik küçük bir Kürt grubu için de kullanılıyor. Bu yedi kabile, ki bunlara da "Goran" deniyor, diğer komşularının tersine güney grubu Kürt diyalektlerini kullanmaktadırlar. Bunlar çok belirgin olarak Kirmanşah-Khanakin yöresinden gelerek buraya yerleşmişlerdir.


Dil

Gurani diyalektleri, Kuzey-batı İran grubu içindedir. Bunlardan Hawrami, özelliklerini koruyan en eski diyalektir. Fonolojik özellikleri şunlardır:


a) y ve w ön seslerinin korunması:
H(awrami) yawa, B(adjalani) yaw , K(andulai) yaya "arpa"
H, B wa K va "rüzgar"
H, K wini "kan"
b) Ön w -<hw -:
Tümünde ward "yemek"
H, K war "güneş", warm "uyku"
c) Ön h -<x -: H, K har "eşek", hana "ilkbahar"
d) -rd ->-l -, hatasız olarak Kuzey Batı İran sözcüklerinde; H wili "çiçek"; K zil "yürek"


H ve B genelde meçhul ünlüler e ve o 'yu korurken, bu sesler öteki Gurani diyalektlerinde kaybolmuşlardır. H hela , K hila "yumurta"; H, B, goş , K guş "kulak". Burada u genellikle u:: olur. K dur "uzak", zu "çabuk".


Nominal sistemde eril veya dişil cins ile doğrudan ve dolaylı anlatın normal olarak birbirinden ayrılmıştır. Birçok diyalektte belirli sonek -aka vardır, F -ake (-aki ). Belirtisiz sonek genellikle î , Hawrami'de ew 'dir, F'de -ewa . H, ayrıca ulama i 'nin yanısıra (yanew -i kon "eski bir ew") genitiv izafa şekil û:: 'yu da korumaktadır (das-û wem "kendi elim").


Kopula (özne fiil bağlantısı, çn.) -n- ile karekterize edilmektedir. Böylece tekil 1) ana(n) , 2) ani , 3) -an , vb. gibi olur. Geniş zamanda süreklilik veren önek genellikle m(a)- 'dır. B makaro , K makaru , ancak H karo "o yapar". B macan , H maca "onlar söyler (wac ). Buna ek olarak H'de imperfe (tamamlanmamış, çn.) zaman kökü vardır: Karene "ben yapıyordum", wace "o söylüyordu". Diyalektlerin büyük çoğunluğu geçişli fiillerin içe dönük geçmiş zaman oluşturma özelliklerini korumuşlardır. H, B ceş-it wat "ne dedin?", K awirdan-iş "o onu getirdi". Edilgen kökler -ya- ile yapılmaktadır. H wacyo "denir", K kiryan "yapıldı".


Gurani, dil olarak yazınsal statü kazandı. Bir dizi Ehl-i Hakk yazarının kullandığı dil olmanın yanısıra Ardalan valilerinin yönetim dili olarak da kullanılmıştır. Bu yazın dilinin kısa grameri Rieu tarafından verilmiştir. Ozanlar, Yusuf Yaska (1010 / 1600)'dan Mevlevi (1300 / 1882)'ye kadar uzanır. Epik, lirik ve dinsel yazın olarak tüm Gurani nazmı, aynı şekilde, basit bir dekasilabik (on hecelik mısra, çn.) ölçü içindedir. Gurani'nin geçmişteki ünü, onun komşusu olan Kürtçe'de "şarkı" için ortak sözcük olmasından kaynaklanıyor.



Kaynaklar:

V. Minorsky, The Guran, BSOAS'ta, xi (1943), 75-103;
Benedicstsen / Christensen, Les dialectes d'Awroman et de Pawä, Copenhagen 1921;
K. Hadank, Mundarten der Guran, (Oskar Mann) ortak çalışma..., Berlin 1930;
M. Mokri, Cinquante-deux versets ... dialecte Gurani, JA'da, 1956, 391-422.

 

 

Etnik kimlik ve Türkiye

Ali Tayyar Önder
Radikal, 25 Aralik 2000

Etnik grup nüfusunun belirlenmesinde sosyoloji biliminin ve uygar anlayisin benimsedigi tek ölçüt, kisinin özgür iradesine bagli kimlik tanimidir. Kisinin kendi kabulü öncelik tasimaktadir

Etniklik bir çok farkli ölçütle tanimlanabilen esnek bir kavramdir. Genel olarak benimsedikleri dil, din ve sahip olduklari kültür itibariyla diger gruplardan 'farkli' olan gruplar etnik olarak nitelenir. Dil ve din etnikligin disa dönük en önemli göstergeleri olmakla beraber, özellikle bugünkü iletisim çaginda kültür etnik kimligi belirleyen önemli etmenlerden biridir.

Etnik grup kimligi farkli iki temel 'bakis'la tanimlanmaktadir. Birincisi, grubun kendisini 'kim', 'ne' olarak gördügünü esas alan 'emik' bakistir. Bu tanimda önemli olan grubun kendi kabulüdür. Bu kabulde grubun soyu, dili her zaman belirleyici degildir. Örnegin, aslen Türkmen olan Karakeçililerin Urfa kolu yakin zamana kadar kendilerini Kürt olarak tanimlamislardir. Almanya'daki bir arastirmada Türk asilli çocuklarin 250 bini kendilerini Alman olarak gördüklerini ifade etmislerdir.

Ikinci 'bakis' (tanimlama) bir grubun kendi disindaki diger bir grubu 'kim', 'ne' olarak görmesine dayali 'etik' bakistir. Bu genellikle çogunluk, egemen unsurun bakisidir ve bir çok durumda sosyolojik, bilimsel verilerle ve tanimlanan grubun kendi kabulleriyle bagdasmaz. Örnegin, ülkemizde her Karadenizliyi Laz olarak tanimlamak yaygindir. Oysa 'yerli' anlaminda Laz gerçekte (Bennighaus, Meeker'in de tespit ettigi üzere) sadece Rize'nin Pazar, Arhavi, Hopa yöresi halkidir. Rize'ye yakin olan Trabzon, Giresun, Ordu illerindeki yerli halk dahi Laz tanimlamasini kabul etmez ve gerçekte Laz degildir.

Zazalar Kürt degil

Etik bakis genellikle çogunlugun ve zaman zaman devletin bakisi olarak etniklik politikalarinin belirlenmesinde oldugu kadar, disaridaki grubun kendini tanimlamasinda ve kimlik degisiminde etkilidir. Bunun somut örnegi Zazalardir. Yerli unsur olarak Zazalarin toplandigi merkezler Tunceli, Bingöl, Diyarbakir, Palu (Elazig), Siverek (Urfa) ve merkezler arasindaki bölgelerdir. Türkiye genelindeki nüfuslari 1-1.5 milyon tahmin edilmektedir. Anadolu disinda dünyada hiçbir Kürt bölgesinde bulunmayan Zazalar, 20. yüzyilin baslarina kadar Kürt tanimlamasini kabul etmemislerdir. Bu döneme kadar topluluk kendisini Zaza olarak dahi degil, genelde 'dimili' kimligiyle tanimlamistir.

Konunun uluslararasi otoriteleri kabul edilen Prof. V. Minorski, Prof. Goichie Kojima, O. Mann, David Mc Kenzie, Haddank'in arastirmalari Zazalarin Kürt ve Zazacanin Kürtçenin bir lehçesi olmadigini ortaya koymustur. Bütün tarihi gerçeklere ve bilimsel tespitlere ragmen Zazalarin büyük çogunlugu bugün Kürt kimligini benimsemislerdir. Kimlik tanimindaki bu degisimin en güçlü etmeni 'etik' bakis olmustur. Çevre toplum asirlarca tavizsiz bir sekilde Zazalari Kürt olarak görmüs ve kimlik baskisi yapmistir. Devlet Zazalari Kürt olarak tanimlamistir. 1960'li yillardan 70'li yillara kadar devrimci sol 'halklara özgürlük' söylemi içinde Zazalara Kürt kimligini benimsetmeyi ilkesel bir hedef olarak benimsemis ve Zaza kimliginde direnen aydinlari, M. Serif Firat örneginde oldugu gibi katletmistir. PKK, Zazalari Kürt cephesine kazandirmak için yogun etkinlik göstermistir.

Kaldi ki bugün hâlâ sadece özel degil, devlet TV'sinde bile Zazalarin Kürt oldugu anlatilmaktadir. Böylesine uzun süreli ve yogun dis baski sonucu Zazalar dil ve kültür farkliligina ragmen Kürt kimligini benimsemislerdir. Bu degisim etik bakisin 'emik' bakisi etkilemesindeki önemi kanitlayan somut bir örnektir. Bir baska örnek, Abbasiler tarafindan Hatay bölgesine yerlestirilmis Horasan Türkmenleri olduklari tarihi belgelerle kanitlanmis
olan Nusayrilerin toplumsal çevre baskisi ve devlet yaklasimi sonucu bugün kendilerini Arap kimligiyle tanimlamalaridir. (1)

Çagdas dünyada, çagdas uygarlik anlayisinin ve sosyoloji biliminin geçerli sayildigi kimlik, grubun kendi kabulünü temel alan 'emik' bakisa dayali kimlik tanimidir. Kisinin kendi kimligini kendisinin tanimlamasi özgürlügü temel bir insan haklari ilkesi olarak benimsenmistir. Günümüz insani, iletisim, ulasim, egitim imkânlariyla evrensel, ulusal, yerel kültürlerin sentezini yaparak, kendi kimligini tanimlamada dünden çok daha bilinçlidir. Bu bilinçle 'toplumsal aidiyet' 'kültürel aidiyet'e yönelmektedir. Kafatasi
ölçümlerine, deri renklerine, soy kütüklerine dayali anadil verilerine bagimli irkçi, Jakoben etnik kimlik dayatmalari uygar dünya toplumlarinda geçerliligini yitirmistir.

Çagdas sosyoloji bilimi bu gerçegi tespitle kisinin kabulüne bagli kimlik tanimini temel ilke olarak benimsemistir. Ne var ki ülkemizde pek çok aydin, bilim adami, siyasetçi, hâlâ irkçi, soven nitelikli kimlik dayatmalarini sürdürmekte, konuyu bu yanlis temelde degerlendirmektedir. Bu konuda toplum kendilerinden çok daha ileride ve çagdastir.

Arastirmalar ne diyor?

1993'te Türkiye'nin genelini temsil eden Istanbul'da Tarhan Erdem yönetiminde KONDA ve 1999'da Prof. Dr. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarikoglu tarafindan TESEV adina yapilan çok önemli bilimsel anket ve arastirmalar bu gerçegi çok açik olarak belirlemistir. TESEV arastirmasinda etnik kimlik seçeneginin yani sira 'T.C. vatandasi' seçenegi de verilmis, ancak 'tek bir öncelik' sarti konulmustur. Bu sarta bagli kimlik taniminda 'Türkiye Cumhuriyeti vatandasiyim' diyenlerin orani; 'Türk'üm' diyen yüzde 20.2, 'Müslüman Türküm' diyen yüzde 4.3, 'Kürdüm' diyen yüzde 1.4, 'Alevi'yim' diyen yüzde 1.2'lik oranlardan çok daha büyük olarak yüzde 33.9'a çikmistir. Açikça görülmektedir ki, halkimizin üçte biri gibi büyük bir bölümünün 'vatandaslik bilinci' etnik aidiyetle belirlenmemektedir. Ancak söz konusu verilerin, etnik gruplarin nüfus dagilimini açiklamadiklari unutulmamalidir.

KONDA arastirmasi ise kimlik tanimlamasinda 'kültürel etmenin belirleyiciligini' kanitlamasi ve etnik gruplarin nüfus oranlarini tespit bakimindan önemlidir. Arastirmada hem ana, hem de baba tarafindan Laz, Arap, Çerkez, Arnavut vs. olanlarin oranlari belirlenmistir. Belirlenen gruplara, kendi kimlik kabullerini saptamak için, 'Siz kendinizi ne hissediyorsunuz?' sorusu sorulmustur. 'Hem anam, hem babam Kürt' diyen yüzde 7.6'lik grubun yarisina yakini, yüzde 3.9'ü Türk cevabini vermistir. Diger gruplarin yaklasik yüzde 100'ü kendilerini Türk hissettiklerini söylemistir. Dogrudan Türk olduklarini söyleyenlerin orani yüzde 86'dir. Digerlerinin eklenmesiyle bu oran yüzde 89.7 olmaktadir. Sadece 'Müslüman'im' diyenler yüzde 4'tür. Türklük disinda etnik kimlik benimseyenlerin toplami yüzde 5'tir. Arastirma sonuçlari, ülkemizde etnik kimlik taniminda kültür etmeninin, milli aidiyet bilincinin soy, irk, anadil ölçütlerinden çok daha büyük öncelik tasidiginin açik kanitidir. 1994'teki TÜSES arastirmasinda, Kürt oldugunu ifade eden seçmen orani yüzde 9.8'dir. Ancak bu ifadenin 'köken' mi, 'kimlik önceligi' mi ifade ettigi
belirlenmemistir. Bir varsayima göre, kimlik tanimi olarak kabul edilse bile Kürt'üm diyen nüfus yüzde 9.8 oraniyla 6.3 milyonu asmamaktadir. (2)

Yansiz belirlemelerle, Kürt kökenli nüfusun 10 milyon dolayinda oldugu düsünüldügünde, sadece 6.3 milyonun Kürt'üm demesi, etnik kimlik taniminda soy ve anadil etmeninin mutlak belirleyiciler olmadigi, kisinin kendi kabulünün öncelik tasidigi görülmektedir.

Oy oranlarinin anlami

Etnik nüfus belirlemelerinde bir alt veri olarak, belirli bir grup kimligini temsil ettigine inanilan siyasi partilerin oy oranlari da aydinlaticidir. Kürt kimligini temsil ettigi düsünülen HADEP'in genel seçimlerdeki oyu 1995'te yüzde 4.2, 1999'da yüzde 4.7'dir. Türkiye'deki etnik grup nüfuslarinin belirlenmesinde çok yanlis olarak genellikle tek
ölçüt olarak anadil esas alinmistir.

Anadil 'kökeni' açiklamak yönünden geçerli olmakla beraber, grubun kendini ne olarak tanimladigini açiklama bakimindan yetersiz veridir. Türkiye'deki Kürt nüfusu anadil, dolayisiyla kimlik degil köken esasina göre belirleyen 1927-1965 nüfus sayimlarindaki anadil tespitleri, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri projeksiyonu. Der Weltmanach 95 yayininin degerlendirmeleri, Javed Ensari, M. Fany'nin arastirmalarina göre Kürt kökenli grubun nüfusu 6-8 milyon arasinda degismektedir. (3)

Anadil ölçütüne dayali en yeni arastirma Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafindan 1998 yilinda Prof. Dr. Aykut Toros yönetiminde yapilmis olandir. Genis kapsamli bu arastirmada o yil için belirlenen nüfus 9.2 milyondur.

Sorun nicelik degil

Ancak, bastan beri belirtildigi üzere, etnik grup nüfusunun belirlenmesinde sosyoloji biliminin ve uygar anlayisin benimsedigi tek ölçüt, kisinin özgür iradesine bagli kimlik tanimidir. TESEV, KONDA, TÜSES arastirmalari ve diger veriler bu ölçütün Türk toplumu için de geçerli oldugunu kanitlamistir. Bu ölçütle Türkiye'de Türklük disinda öncelikli baskaca kimlik benimseyenlerin nüfusunun Kürt olarak 4 milyonu, Çerkez, Laz, Arap vs. olarak toplam 1-2 milyonu asmadigi bilimsel verilerle desteklenen bir tespittir.

Sonuç olarak; etniklik konusunu tartisanlarin, bu konuda politikalar belirleme konumunda olanlarin her seyden önce sosyoloji biliminin tespitlerini ve halkinin gerçegini kavramalari gerekir. Etnik kimligi sübjektif, irkçi, soven dayatmaci bir temelde algilayan zihniyetle sorunlari dogru teshis etmek, gerçekçi olmak ve kalici çözüm üretmek mümkün degildir. Etnik topluluklarin kültürel haklarini evrensel insan haklari temelinde saglamak için yapay dayanaklara ihtiyaç yoktur. Sorun bir nicelik meselesi degildir. Bu, uygar bir devlet ve millet olmanin geregidir.

  1. Türkiye'nin Etnik Yapisi, A. Tayyar Önder, Bilim Sanat Yayinevi
  2. Nüfus 65 milyon kabul edilmistir.
  3. Her Yönüyle Kürt Dosyasi, Prof.Dr. Abdülhaluk Çay, Turan Kültür Vakfi.
    Ali Tayyar Önder: Arastirmaci yazar

 

 

Etnik Olarak Kürt Dilinin Rolü


David N. MacKenzie


Hem Kürtlerin hem de Doğu Anadolu'nun Zaza diye bilinen halkının dilleri İran alt grubunda, giderek büyük Hint-Avrupa dil ailesi içindedir. Bugün yerleşik oldukları yöreye atalarının ne zaman geldiği bilinmemektedir. Ancak bu geliş M.S. ilk bin yıldan sonra değil, mutlaka daha öncedir. Kürtlerin M.Ö. 4. yüzyılda Cizre dağları dolaylarında (Gazirat İbn Umar) yerleşik olan ve Xenophon'un ordularına saldıran Carduchi'ler olduğuna ilişkin inanç tutarlı değildir. Çağdaş söyleyişteki yumuşak benzerliğe karşın Carduchi'deki (-rd-) ile Kurd, o zamanki deyişiyle Kürt (-rt-) veya buna yakın bir söylenişi arasında bir bağlantı olamaz.


Kürt adına ilk değinme olan (Polybius, Livy, Strabo) ve M.Ö.'den başlayarak İran'da Zagros dağları yakınlarında yerleşik paralı savaşçılar olarak adlarından sözedilen Cyrtii'lere bakmak gerekir. Bunları, bir bakıma, Medlere komşu olan ve o zamanlar Kuzey-batı İran'da yaşayan bir kabile olarak düşünebiliriz. Bu karşılaştırmalı filolojinin dile, teorik bir "Eski Kürtçe"ye1 getirdiği yorumla uyumlu görünmektedir.


Ancak Kürtçe hiçbir zaman tekil olmadığı gibi bugün de üç ana gruba ayrılmış durumdadır. Bu diyalektlerin kuzey ve merkez grupları en birleşik görüntü veren ve en önemli olanlarıdır. Türkiye'deki tüm Kürt diyalektleri Kırmanci (Türkçe söylenişte Kürmanci) -bir olasılıkla "Medya Kürtçesi" anlamına gelebilecek bir ad olarak bilinen kuzey grubu içine girmektedir. Bunlar, Irak'ta Büyük Zap suyunun güneyinde konuşulan (konuşanlarca Sorani ya da "Kurdi pati" yani "saf Kürtce" diye nitelendirilen orta Kürdistan diyalektlerinden birçok ses, dilbilgisi ve leksikon (sözcük) özellikleri bakımından farklılık gösterirler.


Bu farklılıklar, Kürtlerin yaşadıkları orta bölgede zamanla şimdi Gorani olarak bilinen diğer bir İran dili konuşanlarını kuşatıp bir ölçüde asimile ettiği varsayımına bağlı olarak daha iyi açıklanabilir. Gorani, bir bakıma Kürtçe denizi diyebileceğimiz orta dağlık alanlarda, adasal olarak bazı yerlerin hala geçerli konuşma dilidir, ve merkezi Kürtçe'nin onu Kürmanci'den ayıran bu özellikleri Gorani etkisinde kalmış olmasıyla açıklanabilir. Bir olasılıkla bu varsayım, genelikle misken olarak bilinen ve kabile olmayan serf-türü orta Kürdistan köylüsünün kabile kürtlerce de Goran olarak bilenen bazı kesimlerde olmaları gerçeğinden destek almaktadır. Oysa ki bu ad birçok değişik biçimde geçmektedir.2


Goran dili Zazaca'yla en yakın ilişkili olanıdır. Bu ad aslında bir yakıştırmadır, ve konuşmalarındaki z sesinin çokluğuna bağlı olarak Kürt komşularınca kendilerine takılmıştır. Onlar kendileri ve dilleri için Dımli adını kullanırlar. Yeterince açıklandığı gibi3 Dımli, Daylami'den, yani Hazar Denizi'nin Güney-batısının üst kesimlerindeki Gilan'nın Daylam yöresinden gelmektedir. Bu giderek, Zazaları köken olarak gene aynı bölgeden gelen Goran'a bağlıyor.4


Zaza-Dımli'lerin Hazar'dan gelerek o sıralar Kürtlerin yerleşik olduğu bölgenin batısına yani şimdi yerleşik oldukları bölgeye risksiz geçmiş olamaları olasılığı zayıƒ olduğuna göre başka bir varsayımı ele almak gerekmektedir. Bu, Zazaların bugün Kürdistan'ın kalbi olarak kabul edilen yerde, yani Van gölünün güney ve batısındaki topraklarda yaşadıkları ve kendilerinin ilerleyen Kürtlerce batıya ilerlemeye zorlandıkları varsayımıdır. Yerli Goran nüfusunun büyük ölçüde serfleştirilidiği Merkezi Kürdistan gözden geçirildiğinde Kürtlerin yerleşik Zazaları tümüyle yerlerinden sürmedikleri görülmektedir. Her ne kadar güçler dengesi bölgedeki diğer halklar, özellikle Hıristiyan Ermeniler ve Asurların varlığına bağlı olarak karmaşık olagelmişse de, Kürdistan'ın Türkiye parçasındaki kabile olmayan köylülüğün büyük bir kısmının Dımli konuşan Kürt-öncesi bir İran nüfusundan gelmiş olması olasılık olmaktan ötedir (=artık kesin olarak bilnen bir gerçektir, çn.). (Türk boylarının daha sonraki yerinden etmeleri bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmayacaktır). Zaten durum böyle olsaydı, boyun eğmiş bu halk, üzerinde belirgin bir etki yapmadığı Kürmanci lehine kendi dilini terketmiş olacaktı.



Kaynakça:

Christensen, A.: Les dialectes d'Awroman et de Pawä, Copenhagen 1921.
Edmonds, C. J.: Kurds, Turks and Arabs, London 1957.
MacKenzie, D. N.: "The Origins of Kurdish", Transactions of the Philological Society, 68-86, 1961.
Minorsky, V.: "The Guran", BSOAS XI, 1: 75-103, (Universty of London), 1943.

1) V. MacKenzie, 1961. Orada bir belirlemein (s.74) "Medyana yorumlanabilecek bir özellik, yani hw'nin f'ye dönüşümü..." o günden bu yana yanıltıcı olduğu kanitlanmıştır. Oysa, özellikle Medyan'dan bilnen (ne yazık ki çok az biliniyor) şeylerle uyumlu olan hiçbir özelliği yok Kürtçe'nin, fakat onu oradan ayıran bazı şeylere bakarak Kürtçe'nin doğrudan Medyan'dan geldiğine ilişkin varsayımın hiçbir geçerli nedeni yoktur.
2) Edmonts, 1957: 12-42. V. Minorsky, 1943, 77 ff.
3) A. Christensen, 1921: 8, quoting F. C. Andreas.
4) V. Minorsky, 1943: 86.

 

 

Etnik yapılanmada Kürt dilinin rolü


David N.MacKenzie


Kürtlerin ve Zaza adıyla anılan halkın ikisinin de dili büyük Hint-Avrupa dil ailesinin İran kolunun alt grubuna dahildir. Bugün işgal etmekte oldukları bölgeye onların atalarının ne zaman geldikleri bilinmemektedir. Fakat İ.S. I. bin yılın ilk yarısının sonlarında, ya da bir olasılıkla bu tarihten de daha sonra gelmiş olabilirler. Kürtlerin İ.ğ. IV. yüzyıldan beri Cizre (Gazirat ibn-i Umar) çevresindeki dağlarda yaşadıkları ve Xenophon'un askerlerine saldıran Karduklar oldukları görüşü artık müdafaa edilemez. Modern yazımda aralarında bazı benzerlikler olmasına rağmen Karduk (-rd- ile) ve Kürd, -o zamanki haliyle doğal olarak *Kurt- veya benzeri- (-rt ile) arasında maalesef herhangi bir ilişki yoktur.


Onun yerine, İ.ğ. II. yüzyılda ve daha ileri bir tarihte (Polybius, Livy, Strabo), Kürtleri, İran'da Zagros dağları yakınlarında saldırgan bir halk olarak gösteren Cyrtii teorisine bakabiliriz. O zaman Kürtleri Perslerin kuzey batısına yerleşmiş Medlere komşu bir halk olarak görürüz. Bu durum karşılaştırmalı dilbilimindeki dildeki sıfatlarına uygun olabilir, teorik olarak "eski Kürtce".1


Kürtçe, bütünlüğünü koruyamayarak, kuzey ve merkez grupları en önemlileri olmak üzere üç büyük dialek grubuna ayrılmıştır. Bugün Türkiye'de konuşulan bütün dialekler, Kirmangi (Türkçe'de Kurmanci olarak yazılır) diye anılan ve olasılıkla "Med Kürtçesi" anlamına gelen kuzey grubuna dahildirler. Bu dialekler, dilbilimsel, dilbilgisel ve sözcük anlamları itibariyle diğer Merkezi Kürtçe'den (dialeği konuşanlar tarafından Sorani ya da Kurdi Pati olarak adlandırılıp öz-Kürtçe olarak bilinen) ve büyük Zap nehrinin güneyinde konuşulan dialeklerden büyük farklılıklar göstermektedir. Bu farklılık, Merkezi Kürtçe'nin, muhtemelen Kürtlerin, oturdukları bölgenin merkezindeki fetihleri sırasında İran dillerinden olan ve şimdi Gorani olarak bilinen dili dir derece asimile etmesinden kaynaklanmaktadır. Fiil çekimleri konusunda Merkezi Kürtçe ile Kurmanci arasındaki bazı çelişmelerin, yine halen merkezi bir Kürt denizindeki dağlık bölgelerde bazı adacıklarda konuşulan Gorani'nin etksinden kaynaklanmaktadırlar. Bu hipotez desteğini aslında Kürt olmayan ve merkez Kürdistan'da bir kabileye mensup olmayıp misken diye anılan topraksız köylü sınıfının, bazı bölgelerde, sözcük anlamı bakımından birbirinden değişik bir sürü anlam taşımasına rağmen, bazı Kürtler tarafından Goran olarak adlandırıldıkları gerçeğinden alır.


Gorani diline en yakın akraba dili Zazaca'dır. Bu takma adı onlara, dillerinde çok z sesi kulllanıldığından dolayı Kürt komşuları tarafından verilmiştir. Onlar ise kendi dillerine Dımli demektedirler. Bu isim, daha önce de açıklandığı gibi3 Dailami, yani Hazar denizinin güneybatısında birer bölge adı olan Dailam ya da Gilan'dan gelmektedir. Bu açıklama, Zazaları, kökenleri büyük bir olasılıkla yine aynı bölge olan Goranlara daha da yaklaştırmaktadır.4


Madem ki Zaza-Dımli halkının Hazar denizinden bugünkü yerleşim bölgesine göç ederken, Kürtler tarafından daha o zamandan beri nüfuslandırılmış olan batı Kürt bğlgesinden geçmiş olmaları ihtimali artık bulunmuyor, bu durumda yeni bir hipoteze başvurmak gerekmektedir. Bu açıklama da, Zaza halkının daha o zamanlardan beri, şu anda Kürdistan'ın kalbi olarak bilinen Van gölünün güney ve batısında yerleşik durumda oldukları ve gelişmiş olan komşuları Kürtler tarafından kendi bğlgelerinden uzaklaştırılıp batıya doğru sürülmüş oldukları şeklinde olabilir. Merkez Kürdistan'daki duruma bakılırsa, oradaki yerli halkın yani Goranların serf durumuna getirilmiş olmaları gözönünde bulundurulursa, aynı şekilde Zazaların bir kısmının da kendi memleketlerinde kaldığı, yani tamamının batıya sürülmemiş olduğu görüşü de doğru gibi görülüyor. Yani bölgedeki güç dengesi her ne kadar o zaman da bölgede varolan diğer halkalra, yani hıristiyan Ermenilere ve Asurlara gğre değişse de büyük bir olasılıkla Türkiye Kürdistani'ndaki Kürt olmayan ve toprağı işleyen halkın büyük bir kısmının Kürtler-öncesi İran halklarından olan Dimli konuşan halk olduğu teorisi daha inanılır gibi görülmaktadir. (Oraya daha sonra gelen Türk kabileleri bu durumu değiştirmek için bir şey yapmış olamazlar.) Durum böyle olunca, başeğdirilmiş bu halk, Kirmangi yararına olarak kendi dillerini ğnemsememiş olabilirler, ki bu dikkate değer bir etki değildir.


Bibliyografya

Christensen, A., Les dialectes d'Awroman et de Pawä, Copenhagen 1921
Edmonds, C. J., Kurds, Turks and Arabs, London 1957
MacKenzie, D. N., "The Origins of Kurdish", Transactions of the Philological Society, 68-86, 1961
Minorsky, V., "The Guran", BSOAS, XI, 1: 75-103, (Universty of London), 1943

1) V. Mackenzie, 1961. Orada vurgulanmak istenen şey (s. 74) "Orta Kürtçe'yi yani Kürmanci'yi belirleyen ğzellik yani hv - f-'ye kadar" olan gelişmenin daha sonraları bir yanlışlık olduğu ortaya çıkmıştır. Kürtçe'deki hiçbir çekim, Orta Kürtçe'deki yani Kürmanci diye tanınan dildeki çekime (malesef çok az) uymaz. Ve bu arada Sorani'den (Merkez Kürtçe'den ayrılır. Bunun için de Kürtçe'nin Kürmanci'den geldiğini gösterebilecek hiçbir delil yoktur.
2) V.EDmonds, 1957: 12, 42, V. Minorsky, 1943, 77 ff.
3) V. Christensen, 1921: 8, quoting F. C. Andreas
4) V. Minorsky, 1943: 86.

 

 

Daylam

V. Minorsky

Daylam, coğrafi bölge olarak, Gilan'ın dağlık kesimidir. Gilan düzlükleri güneyde Elbruz sıra dağlarına dayanmaktadır. Burada yarım-ay şeklini alan bu ikinci kesimin doğudaki boynuzu Hazar Denizi'ne yaklaşır (Lahican ile Kalus arası). Orta İran platolarında oluşan Safid-rûd, bu yarım-ayın orta yerindeki bir yarıktan geçerek Hazar Denizi'ne yönelir. Batıdan doğuya doğru akmakta olan nehir vadiye girmeden, Mencil'de önemli bir kol, Şah-rûd, Katılır ve çoğalan nehir Talakan bölgesinde doğudan batıya doğru akarak Elbruz dağlarının güney eteklerini dolanır. Güney kesiminde Şah-rûd havzası, Kazvin ovasından bir dizi tepe ile ayrılırken sağ tarafında Elbruzların güney eteklerinden aşağılara dökülen birçok çay ile beslenir. Bu kaynakların başlıcası, Alamut vadisini sulayanıdır. Şah-rûd vadisiyle ona kaynak oluşturan vadiler Daylamit soyunun beşiği gibi görünmektedir. Büyük Gilan nehri, Safid-rûd havzasında olmasına rağmen "asıl Daylam" (el-Daylam el mahd) ondan Elbruz duvarıyla ayrılmaktadır. Daylamitler, dağın kuzey eğimlerine ve onların denize olan uzantılarına da yerleştiler (bkz. Hudud el-Alem). Burası Daylam ile Tabaristan arasına sıkışmış bir bölgedir.

Gilan, bataklık ve sağlıksız olmasına karşın oldukça verimlidir. Daylam'ın yüksek yerleri ise doğa tarafından daha az kayırılmıştır. Ancak buralarda her zaman göçetmeye ve çalışmaya hazır, girişimci ve güçlü bir insan ırkı yaşamaktadır. Coğrafi terim olarak "Daylam" 4./10. yüzyıllardaki Daylamid yayılmacılığıyla ortaya çıkmış ve giderek birçok komşu yerleşim alanını kapsamına almıştır.

İlk dönem

Daylamitlerin ilk kökenleri belli değildir. Bir eski İran halkı olmaları olasılığı vardır. Sâgid-rûd vadisinin sağ yakası üstünde Mencil'in kuzey doğusunda yeralan Dulfak (ya da Dalfak) tepesinin adı eski soyunun adını çağrıştırıyor. Daylamit adı birçok eski yazarca bilinmektedir. M.Ö. II. yüzyılda, Polbius, cilt 44'te Medya'nın kuzey komşularından sözetmektedir: (Arî olmayanlar),. M.S. II. yüzyılda Ptelemi VI, 2'deChromithrene'nin kuzeyine (Khuxru Waramin'i, Ray'ın güney doğusuna) ve Tapuri\nin (Tabaristan) batısına yerleştirniştir. İran yönünden bilgi, yalnızca Sasaniler döneminden başlayarak ortaya çıkmıştır. Sasani Ardaşir'in Ardavanlı Arsasidé karşı kazandığı kesin zafer öncesi Arsasid'in "Rey, Demewend, Daylamân ve Patihkwargar askerlerini harekete geçirdiği" söylenmektedir.1 Bu olay, Elbruz dağlarının güney yüzünde yaşayan halk üzerinde Arsasid nüfuzunun yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Önceleri Sasaniler, Daylamitlere karşı ihtiyatlı davrandılar.2 Ancak, giderek Daylamitler hem askerlik hem de hukuk alanında ön plana çıkmaya başladılar. Kawadh İberya'ya (Gürcistan'a) karşı, adı Boes (Boya) ve ünvanı (*Wahriz) olan bir "İranlı"nın komutasında sefer düzenledi. Bu ad ve ünvan, onun Daylamit olduğunu gösteriyor.3 Lazica'daki Archeopolis'in (şimdiki Tsikhe Godji) Husrev Anuşirevan komutasında kuşatılması sırasında (M.S. 552) Türk sabirler ileri hücumları yönetirken, usta dağcı olarak Daylamit bağlantısına değinilmektedir.4 Birkaç yıl sonra Daylamitler, Bizanslılar tarafından korunan diğer bir Sabir birliğine başarısız bir gece baskını düzenlediler.5 Procopios'a göre Dolomit'ler, erişilmez dağlarda yaşıyorlardı; hiçbir zaman İran hükümdarlarına boyun eğmemiş, yalnızca paralı asker olarak hizmet etmişlerdir. Yaya savaşıyorlardı. Her adam, bir kılıç ve kalkan kuşanıyor ve üç tane mızrak (acontia) tasıyordu. Bu bilgiler, daha sonraki İslamî kaynaklarla benzerlik göstermektedir.

Hüsrev I.'in ünlü Yemen seferinde (M.S. 570), ordusu içinde Daylam ve çevresinden 800 mahkum vardı ve bu mahkumlara gene mahkum olan Vahriz namında biri komuta ediyordu. Kâwâdh ve Hüsrev hakimiyeti altında Kafkasya geçitleri tahkim edilip yakınlarında askeri koloniler kurulunca Hüsrev'in hakimiyetinde kökeni Daylam ve çevresine ait ismler ortaya çıktı (bkz, aşağıda "Toponomy"). Hüsrev'in ardılı Hurmizd IV.'e karşı yapılan ve onun tahttan indirilmesiyle sonuçlanan suikast M.S. 590 yılında "Dilimitik" halkının lideri Zoanap tarafından yönetilmiştir.6

Daylam ve Araplar

Arap istilası sırasında, Kazvin halkı kendilerinden yardım istediği zaman, Daylamitler kararsız bir tavır takındılar, ancak Rey halkı tarfından destek görünce, Halife Ömer tarafından gönderilen Nu'man b. Mukarrin'e karşı koydular. Kralları (lider) Mutâ (ya da Murthâ) önderliğinde Daylamitler, Dastabay'daki (*Dest-pey, yani "avuç ardı", Rey ve Hamadan arası) Vac ırmağı boyunda yenilgiye uğradılar.7 Belâdhun, 317-25, ve diğer tarihçiler Halife Ömer I. zamanından al-Me'mun'a kadar Daylam üzerinde on yedi islam seferi düzenlendiğinden sözetmektedirler. Bu seferler, Arap şiirine de yansımıştır. Ozan Asa Hamdan'ın verdiği yer adları (K. Lism, Kayûl, Hâmin Lahzamin) Dewâmend bölgesini (wima?) çağrıştırmaktadır. Oysa kendisi aslında Daylamitler tarafından mahkum edilmiştir. Her şeye rağmen, Daylam, bağımsızlığını korumuştur. Onlara karşı müslüman tahakküm bölgeleri güneyde Kazwin ve kuzey doğuda Tabaristan sınırında Kalâr ve Câlûs nehirleri üzerindeki kalelerdir.

Dil ve Din

Kral Mûthâ'nın adı pek alışılmadık bir ad, ancak M.S. 9. ve 10. yüzyıllarda Daylamit liderleri çoğalmaya başladıktan sonra ortaya çıkan adlar açık bir şekilde putperest İran adlarıdır, güney batı İran adları degil. Kuzey batı ağzında, bundan hareketle Gorangec (ilk başlarda Kürankic diye bilinmekle birlikte, değil) Farsça'daki görgengez 'i "vahşi sıpaları kovalayan" çağrıştırmaktadır. Sher-zil ise sher-dil'i "aslan yüreği" andırmaktadır, vb. gibi. İstakhari, Parslarla Daylamitleri birbirinden ayırır ve Daylam'ın yüksek yerlerinde Gilan Daylamlarından farklı bir dil konuşan bir boyun varlığından sözeder.

Daylam'da bir kısım Zarduşt ve Hristiyanlar olabilir, ancak özellikle putperst Daylamitlerin varlığına ilişkin hiçbir şey bilinmemektedir. Biruni'ye (al-Athâr, 224) göre bunlar efsanevi Afridûn tarafından konan, ve erkeklere, ailelerinin reisi "kethûda" olmalarını emreden yasaya uydular. Oldukça karmaşık bir biçimde, Birûni bu yasanın Alid el- Nâşur el-Utruş tarafından ilga edildiğini, bu yüzden de onların, insanların, zalim Dahhak Biwarsp döneminde yaşadıkları koşullara benzer koşullarda yaşadıklarını ve "şeytanlarla cinler" (al-şaytan' wa'l-merada) bunların evlerine yerleştiğinde, bunlara karşı güçsüz kaldıklarını söyler.

Kethudalar pater aileler haklarını kullandıklarının ötesinde Daylamitlerin yerel yöneticileri -ki biz bunların varlığını Vardan-Şah, Vahriz9: Vahric-i Vahricay "Vahriz'in Vahriz'i" gibi ünvanlardan anlıyoruz- ve hatta kralları (yukarıda, Mûtâ) olmuştur. Kralların rolü M.S. 9. ve 10. yüzyıllarda Alidlerle olan işbirliklerine bağlı olarak daha belirgin hale gelmiştir.

Alidler

İlk başlarda Daylamitler denetimindeki güvenli dağlar, Abbasiler'den kaçmak zorunda kalan Alidlere bir göç yeri olarak hizmet vermiştir. Bilinen ilk mülteci Yahya bin Abd Allah'tır. Bunun iki kardeşi idam edilmiş, kendisi de Harun el Reşid'in direnişçi kardeşine katılmıştır. Daha sonra, 175/91'de Daylam'a gelmiş, çok geçmeden de Barmakid Fadl bin Yahya'ya teslin olmuştur.

Bu durum, o sıralarda, halifenin, gerek zora dayalı olarak, gerekse para önererek Daylam kralı üzerine baskı uyguladığını göstermektedir.10

Custanidler

189/805'te, Harun, Rey'e uğradığı zaman Hazar bölgesindeki bütün hükümdarları topladı. Fakat Daylam yöneticisi Marzuban bin Custan'a para hediyesi verip onur kisvesi giydirerek gitmesine izin verdi. Öteki krallar vergiye bağlandığı halde o bundan bağışık tutuldu. Custan ailesini ilk kez burada duyuyoruz. Harun'un ona karşı yumuşaklığı, 175/791 olaylarına bağlanabilir. O sırada, yine kendisi (ya da babası?) yönetimdeydi. Buna bağlı olarak Marzuban'ı, Banû Custan'ın yönetim listesinin ilki olarak görebiliriz.

Custan: Marzuban (189/805)'te adından sözedilmektedir. Ve Vahsuda (259/872)'de daha hayattadır,11 aradaki boşluk, bu ikisini kardeş düşünemeyecek kadar büyüktür. Şimdi varılan ortak kanı (Justi, Vasmar, Kasrevi, Kazvini) Custan I.'i (No: 2), örneğin, No: 1 Mazubân'ın oğlu ve No: 3 Vahsudân'ın babası olarak ikisinin arasına alma doğrultusundadır. (201/816)'nın altında Tabari Abd Allah b. Khurdadhbih'in Daylam'a yaptığı zaferle sonuçlanan seferi ertesinde Abu Laylî adında bir kralı tutsak aldığını yazıyor. Laylî (ya da Lili), Daylam'da bir erkek adı olarak biliniyor. (Maceraperst Layli b. Nu'man). Bilinmeyen, onun Custan mı (No: 2), bir gaspçi mi, yoksa (Lahican'ın) bir yerel yönetisi mi olduğudur.

Daylam'da durum, Hasanid Seyyitleri silsilesinin Daylam sırasındaki maceralarıyla açıklık kazanır. Bunlar, akıllı politikacı ve yetenekli savaşçılar olup amaçlarında ve mücadelelerinde Daylamitleri başarıya götürmüşlerdir. O sıralar, bunlar henüz İslamlığı kabule zorlanmamıştır.

Seyyid Hasan b. Zayd al-da'i at Kabir (No: 1) Calus ve Kalârda (250/864)'te bir direnişin başını çekti, ve halkı, onların yakacak odun alanı ve otlak olarak kullandıkları meralarını ellerinden almak isteyen Tahîrid valisine karşı ayaklandırdı.12 İştakhari, 205'e göre Hasan b. Zeyd'in döneminden önce Daylam "imansız bölge" olarak (Dar-el Küfr) bilinmiş ve köle kaynağı olmuştur. Fakat Alidler Daylamitlerin yerini aldılar. Vahsudan b. Custan (No: 3) Hasan b. Zeyd'e bağlılık yemini etmişse de çok geçmeden arayı bozmuş, sonra da ölmüştür.

Tarih-i Gil wa Daylam13 (246/860)'da bir Custanid'in Alamut dağında, bir binanın yapımına başladığı söylenmektedir. Olasıdır ki bu girişim, Vahsudan'ın uzun süren hükümdarlığının sonunu değil, enerjik oğlu Custan II.'nin (No: 4) hükümdarlığının başlangıcını belirlemektedir. Custan II. da'i'nin, temsilcisini Daylam'a göndermesini istedi ve Alidlerin himayesinde Tahiridlerden Rey'i alarak Kazvin ve Zancan'ı işgal etti. (253/867)'de halife al- Mu'tazz Mûsa b. Bughâ komutasında bir ordu göndererek Custen'in başarılarını silip süpürdü. (259/883)'te Hasan b. Zayd öldü ve yerine al-da'i al Şaghir diye çağrılan kardeşi Muhammed b. Zayd geçti. Custen buna da bağlılık yemini etti (No: II).

Daylam\ın başına gelen bu kötü şey, Samadiler adına hareket eden Horasanlı maceracı asker Raf'i b. Harthama'nın (276/889)'da Muhammed b. Zeyd'i Curcan'dan atması oldu. Dailer, Daylam'a sığınma olanakları aradılar. Rafi'nin birlikleri Calûs'u işgal etti. Ancak Custen'den yardım alan Seyit onları kuşattı. Sonra, Raf'i'nin kendisi ileriye doğru harekete geçti. Rafi, Custen etekleri boyunca Calustan Talakan'a geçerken Muhammed b. Zayd, Gilan'a geri çekildi, ve bu bölge işgalcilerce üç ay boyunca (278/891 yazı) yağmalandı. Custen, Seyit'e yardım etmeyeceğine dair söz verdi ve Rafi, Kazvin ve Rey'i işgal etmeye yöneldi.14 (279/892)'de Rafi kendisini birçok yönden tehdit altında görünce, hemen da'i'ye bağlılık yemini etti ve onun kendisine 4000 güçlü kuvvetli Daylamit göndereceği düşüncesiyle Curcan'ı ona geri verdi. Kimi kez tehdit, kimi kez ikna ederek, Layth, da'i'nin Rafi'ye yardım etmesini engelledi. Bunun üzerine, Rafi Kharizm'e kaçmak zorunda kaldı ve (283/ Kasım 896'da) orada öldürüldü. Dört yıl sonra (287/Ekim 900) Muhammed b. Zeyd, bir Sâmânid komutanıyla savaşa tutuştu.

Kısa bir aradan sonra, Alid yönetimini Juseyin Hasan b. Ali devraldı.15 Hükümdarlığı kısa sürmesine rağmen (301-4/904-7) Alid hükümdarlarının en büyüğü olarak kabul edilmektedir. Taberi'ye (III. 2296) göre, dünya hiçbir dönemde al-Utruş'unki kadar adalete tanık olmamıştır. Daylamitler arasında on üç yıl yaşadı ve Safid-rûd ile Amul'un en uzak doğu kıyısı arasındaki insanların önemli bir bölümünü Zeyd inanışına çevirmeyi başardı. Bu başarıyı doğrulamak için, al-Utruş, Calus kalesini yerle bir ettirdi. Custen tarafından tanındı ve her ne kadar Samanidler üzerine yaptığı ilk sefer başarısızlıkla sonuçlandıysa da, bir yıl sonra yapılan ve kırk gün süren bir meydan savaşı sonrası, Samaidler, Hazar eyaletlerinden atılmışlardır.

Naşir'in, kethudaların eski otoritelerini bozmasıyla ilgili Biruni'nin yukarıda geçen kapalı tümcesi, ayrı yerleşimler üzerinde kurulmuş İslam kurumlarının kontrolünü hedef almış olabilir. Olayların bu yönde gelişimi Daylamitleri gücendirmiş olabilir. Bazı tarihçiler16 , Custan'la Nâşir arasında geçen bir mücadele döneminden söz etmektedirler. Bu mücadele, Nâşir'in ortaya çıkışından önce olmuştur. (301/913. 5 Şaban 304/31 Ocak 917'de) yerine kayınbiraderi Hasanid Hasan b. al-Kâsım'ı (No: IV) tayin ettikten sonra ölmüştür.

Hemen hemen o sıralarda kırk yıllık bir hükümdarlıktan sonra, Custan suikaste uğradı. Bu suikastı yapan kişi, kardeşi Ali b. Vasudan'dı (No: 5). Bu kişiyi daha önce (300/912)'de Abbasiler İsfahan'a mülkiye amiri (ıst-a mala) olarak atamışlardı. 304'te görevinden alındı. Fakat 307/919'da, Abbasi komutanı Mûnis daha önceden Yusuf b. Abi'l Sâdi'yi alıp hapsettiği için Ali'yi onun yerine Rey, Kazwin ve Zencan valiliğine atadı. İki yıl sonra, Custan b. Wahsudan'ın zeki kızı Kharasuya ile evli olan Muhammed b. Musafir (No: 4) (Taram'un ikinci Daylamit hanedanının Kangarisiya'da Sallarisi) tarafından Kazwin'de öldürüldü. O kayınpederinden öç almak istiyordu. (İbn al Athir, VIII., 76'da belirtildiği gibi yeğeninden değil.) Politik yönüyle tanınmıyordu. Oysa öğreniyoruz ki, Hasanid Hasan b. al-Kâsım (da'i no: IV) Tabaristan'da yakalanıp Bağdat'a gönderilmesi için Ali'ye teslim edildiğinde, Ali onu "ata yadigarı" Alamut kalesine hapsettirmiştir.17 Ali\nin ölümünden hemen sonra ise diğer kardeşi Husrev Firuzan (No: 6) Sayid'i serbest bırakmıştır. Husrev Firuzan Ali'nin "locum tenens"i (onun yerine geçecek olan, çn.) gibi hareket ediyordu. Husrev Firuzan İbn Musafir'in üzerine yürüdü, ancak onun tarafından öldürüldü. Hüsrev'in oğlu Mehdi (No: 7) de Kangarid'lere başkaldırdı fakat yenilgiye uğrayarak Daylam'ın belirmeye başlayan yeni ismi Asfar b. Şiraya ya da Şirawa'yla birlikte sürgüne gönderildi.

Epigonlar:

Bu olayla (315/927) Custanidlerle ilgili doğrudan bilgimiz son bulmaktadır, ancak hanedanın arttıkları, özellikle dominyonlarında varlıklarını korumuş olabilirler. İbn Musafir Custanid muhalifleriyle (No: 5, 6, 7) uğraşırken, Alid ve Custanidlerin ilk emirleri İran platosuna yayılmış durumdaydı, ve asıl Daylam, İbn Musafir'in merhametine kalmıştır.

Buyid veziri İbn Abbad18 için bir memurun yazdığı "Samiran (Tarom) Tarihi"nde (379/989)'den önce Musafiridlerin tüm dağlık Ustaniya bölgesini denetim altında tuttuklarını (böylece ?) Daylam'ın bir kısmını ilhak ettiklerini ve buna bağlı olarak Wahsudan (No: 3) b. Custan soyunun kendisini Laiciya bölgesine mahkum etmek zorunda kaldıklarını belirtmektedir. Aynı durum, Tuğrul Bey'in veziri al-Kunduri'nin yardımcısının kendisine sunduğu pro-Türk anti-Daylamit adlı kitapçıkta da açıklanmaktadır (450/1058). İbn Hassut, Ostan'ın, Daylam'ın düzlüklerini, La'idi'nin ise (burada yanlışlıkla Lanc diye basılmış) yükseltilerini oluşturduğunu söylüyor. Ostan, Wahsudanid (burada Kangarid) valilerinin mülkiyeti altında, La'idi ise Custanid krallarının elindedir. Bu iki bağımsız rapordan anlaşıldığı kadarıyla Custan b. Wahsudan (No: 4) Ölümünden hemen sonra mülkiyeti parçalanmış ve Wahsudanidler (Taromlu Kangarid Wahsudan b. Muhammed'in çocukları) Daylam yüksekliklerini mülk edinmişlerdir.(Bir olasılıkla "Oste" yani Custanidlerin ana yurdu) Sonrakiler Lahican komşu bölgelerine göçmüş olabilirler (Daylam'ın kıyı bölgesi... Hudûd'da bunlar on bölge olarak ele alınmıştır.

Tersine, Sultan Tuğrul, Kazwin yakınlarında operasyonlarını sürdürürken19 , Daylam kralı yüklü bir sunuyla önüne çıktı. Gene bundan ayrı olarak İbn al-Athir Tarmlı (Tarom) Salar'ın teslim olduğundan sözetmektedir. Sonuç olarak şunu belirtmemiz gerekir: Ya Custanidler, dominyonlerını yeniden almayı başardılar, ya da haraç Lahican kolu tarafından verilmiştir. İkinci olasılık daha makul görünüyor. Çünkü Naşir-i Hüsrew, Şerefname'sinde, Daylaman krallarından olan Emir-i Eminan adına Şah-rûd kesitinde (Safid-rûd'la birleştiği yere yakın) (438/1046)'da zorla para (baç) topladığından sözetmektedir. Sonra, Nasir, kendisinin Marzuban al-Daylam Gil-i Gilan "Abu Salih" diye anılan birinin hükümranlığındaki Samiran'ı ziyaret ettiğinden bahsetmektedir. Bunun adı "Custan İbrahim" olup Daylam'da pek çok kalesi vardı. Bu adam, Taronlu Wahsudan'ın torununun torunu olabilir.21 Şah-rûd üzerindeki bacın, onun adına toplandığı anlaşılıyor.

Da'ilerin hikayesi, al-Utrus'un damadı (khatn) yukarıda adı geçen Hasanid Hasan b. Kasım'ın (No: 4) yönetimiyle son bulmaktadır. Her ne kadar kendisi Naşir tarafından önerilmişse de, onun yerine tahta geçmek için Naşir'in oğullarıyla aralarında mücadele başlamıştır. Onların ölümünden sonra ise Daylamit emirleri karmaşık kavgalar içine girmiş ve salt kendi üstünlükleri için mücadele etmişlerdir. Hasan b. Kasım, o zaman Asfar b. Şıroya'nın müttefiki olan Mardawic b. Ziya tarafından (316/928)'de öldürüldü.

Daylamit Yayılması

Alid eylemlerinin sonucu olarak Daylamitler kısmen Zeydi tarikatına girdiler, halifeye karşı güçlü bir muhalefet geliştirdiler ve Alidler için yaptıkları yoğun mücadeleler sonucu askeri yeteneklerini büyük ölçüde geliştirerek güçlerinin bilincine vardılar. Sacid Yusuf b. Diwdâd'ın başkaldırıları (295/907 ve 304-7/916-9'da) ve ölümünden (315/928) önceki son azledilişi Samanid valilerinin Rey'de ardıllanma sürecinde, Türk köleler arasında ve Daylam Alidleri arasında kaoslu bir dönemin yolunu açtı. Târom Musafiridlerinin büyük bir kolu Azerbaycan ve Transkafkasya'ya doğru yayılırken,22 İran merkez platolarında yeni unsurlar belirmeye başladı: Önce, (315/927)'de kendini kral ilan eden Asfar b. Şiroyâ; sonra kısa bir süre için İsfahan Rey'de (316-434/928-1042) ve daha sonra da Hazar Denizi'nin güneydoğu kıraçlarında ortaya çıkan, ancak daha önemli olan Buyidilerin baskısı altında geri çekilmek zorunda kalan Ziyaridler...23

İran platosunun büyük bir kısmını (Samanidlerin elinde bulunan Horasan dışında) işgal ettikten sonra (320/932)'de ortaya çıkan Buyidiler, (334/946)'da Bağdat'ı alarak halifeliği 109 yıl boyunca Alid vesayeti altına soktular. Onların gölgesinde İran kökenli bir dizi hanedan (Daylamit ve Kürt) çevre bölgelerde ortaya çıktı: Musafiridler; Ganca Şaddadileri (340-409/951-1018) ve onların Ani kolu (451-559/1059-1163); Humadan ve İsfahan Kakuyidleri (398-443/1007-51); Kirmanşah bölgesinde Hasanuyid Kürtleri24 (348-406/959-1015); Zagros dağlarının batı etekleriyle Huluwân'da Annazid Kürtleri (381-511.991-1117); Mayafarkin ve Diyarbakır'da Merwan Kürtleri (380-478/990-1085) vs... Daylamit rejiminin zayıflığı birçok unsurun geniş bir alana yayılmasında değil, hanedanın birçok rakip kanada bölünmesinde ve son olarak oradaki Türk-Daylamit çelişkisinde yatmaktaydı. Buyidi gücüne ilk darbe, Gazneli Mahmud'un (420/1029)'da Rey şehrini almasıyla indirilmiş oldu. Kesin sona, son Bağdat Buyidi al-Malik al-Rahim'in, Tuğrul Bey tarafından esir alınmasıyla birlikte gelen baskıya bağlı olarak vurulmuş oldu (447/1055). Fars'ta Buyidilerin son çocukları birkaç yıl daha Selçukluların vasalları olarak yaşamlarını sürdürdüler.25 Daylamitler, ülkelerinin dışında paralı asker olarak hizmet gördüler. Nizamül Mülk, Siyasetname XIX'de Selçuk sarayının koruması olarak 100 Daylamit ve 100 Horasanlı'dan sözeder. Daylamitlerin izole olmuş kolonileri yerel nüfus tarafından yutulmadan önce daha bir süre birçok yerde ayakta kalabildiler.

Yer Adları

Çağlar boyunca Daylamit boylarının yerleştiği alanlar, oldukça geniş bir alanı kapsar. Bu nedenle, kronolojik güçlükleri gözönünde bulundurarak referansları tek bir başlık altında toplamak daha uygun olacaktır. Bir Babil adı olan Dilmun adası (Bahreyn), bugün bile güncel bir adken Fars'ın güney kıyısındaki Bender-i Daylam adı gerilere, Buyid dönemine kadar dayanan bir ad görüntüsü vermektedir. Aşağı Kafkasya bölgesinde, Sasaniler devrinden kalma askeri yer isimleri Lahican'la bağlantılı gibi görünen (şimdiki Lahic) Layzân ya da Lâizan adlarını çağrıştırıyor. Şirvan adı, muhtemelen Talakan ve Alamut nehirlerinin birleştiği yerde bulunan Şir (Arapça, Şirriz) ile benzerlik gösteriyor.26 Hatta Baladhuri'de Wahrazan-Şah olarak geçen Sarır (Avaria) kralının ünvanı bile Wahriz ünvanı ile ilintili görünüyor.27 Diyarbakır'ın kuzeyinden Palu ve Dersim'e kadar uzanan bölgede yaşayan ve bugün hala İran kökenli bir dil konuşan "Zaza"lar kendilerine Dımli demektedirler. F. C. Andreas, bu durumu, Daylam benzerliğine yoruyor. Bugün Türkleşmiş olan ve 19. yy. başlarından beri Hoy bölgesinde aktif olarak yerleşik bulunan Dümbüliler de Dımli ile bağlantılı gibi görunmektedir. Özellikle belirtmekte yarar var; Agathias III, 17'de Lasica'da savaşan Dilimnitai askerlerinden bahsederken onların yurtlarının (belki de özellikle bu grubun?) Orta Dicle havzasında Fars topraklarına komşu topraklarda olduğunu söylemektedir. Yani (eğer Dicle, Safid-rûd yerine yanlışlıkla kullanılmıyorsa) Zazaların bugün yaşadıkları bölgedir bu. Gezgin Abu Dulaf,28 Şahrazur'un yedi fersah doğusunda Daylamistan diye bir yerden bahsetmektedir. Bu yer, "Eski Pers kralları döneminde" Daylamitlerin oradan Mezopotamya ovalarına akınlar düzenledikleri yerdir. Lahican'ın batısındaki Daylaman kazası, Daylamand merkezinin Ostân'dan Lahican bölgesine aktarılmış olduğunun kanıtı olabilir. Urmiye gölünün kuzeybatısı, yani Salmas'ın merkezi çok yakın zamanlara kadar Dilmakan diye adlandırılmaktaydı. Urmiye gölünün güney batısında önemli bir Zagros geçidi üzerinde Lahican diye bir bölge vardır.29 Gene Lahican adını taşıyan birkaç köy daha vardır, bunlar Urmiye gölü havzasında, Savalan dağının kuzeyindedir, (Lahi) vb. gibi.

Ülke ve Halklar

Khuradadhbih, Yakubi, İbn Rusta, İbn Fakih gibi ilk müslüman coğrafyacıların, Daylam ülkesi ve halkı üstüne söyledikleri çok az şey vardır. Ancak ayrıntılı bilgi 4./10. yüzyılda Daylam hanedanının yükselmesinden sonraki tarihçi ve coğrafyacılardan elde edilmiştir. İştakhri, Hazar Denizi'nin tüm güney kıyısını ve (Rey ve Kazwin dahil) Elbruz sıradağlarının güneyini bir kuşak gibi saran toprakların tümünü Daylam diye tanımlıyor. (Daylamid dominyonunun en parlak günlerinde yaşamış olan) Mukaddesi, bunlara Volga ağzındaki Hazar Hanlığı'nı da içine alacak şekilde tüm Hazar kıyılarını katar.

İştakhri (Balkhi'den sonra olma olasılığı var), Custan hanedanının merkezini Rûdhbâr olarak verir. Cuvayni'nin yazarı M. Kazwini (III, 434), bunun Alamut'daki Rûdhbar olduğuna ilişkin yoğun tartışma açmıştır. Bu da Alamut valisinin Daylam hanedanının yurdu (Ostân) olduğunu göstemektedir. Başlıca İştakhri üzerine kurulmuş olan İbn Hawkal'ın kitabında Daylam'ın başkenti al-Tarm'a yerleştirilmiştir. Ancak bu yazan ya da yazdırandan da kaynaklanan bir sürçme olabilir, çünkü al-Tarm (Tarom) gerçekte Custanidlerin değil, Musafiridlerin merkezidir. Daha anlaşılmaz olanı, Mukaddesi, 360'a göre bir Daylam (kasaba) merkezi olan B'rwan'dır. Burası, yazara göre merkez olmak için daha uygun olan (Şad-rud vadisindeki) verimli Talakan'a bakarak daha elverişsiz ve yoksun bir yerdi. B'rwan'daki hükümet konutuna (mustakarr-al-sultan) Şehristan deniyordu. Hazine, burada derin bir kuyuda korunuyordu. (Zahir al-Din Shehristan'ın Şehr-Ostan, yani "Ostan'ın Şehri" olabileceğini söyler.) Mukaddesi, birbirinden ayrı olarak, Samirum'u Taron bölgesinin (Musafiridler) Salâarwand yöneticilerinin merkezi, Keşm'i ise Alid-da'ilerin bir köprünün yanına kurulmuş doğu Gilan'daki bir kenti olarak verir.

İştakhri, 205, Daylamitleri zayıf, kumral (bir olasılıkla kabarık tüylü) kaba ve gözüpek diye tanımlar. Tarımla uğraşıp sürü beslemişler, ancak atla ilgilenmemişlerdir. Mukaddesi'ye göre, 368-9, Daylamitler, yakışıklı olup sakal bırakıyorlardı. Bazı değerli bilgiler "Daylam Anayurdu" ve Gilan'a ilişkin olarak Hudud al-Alam, XXXII, s. 24-5'te verilmektedir. Daylam'ın, Hazar ovalarında on bölgesi vardır. Diğer üç bölge Wustan, Şir (Arap kaynaklarındaki Şiriz olduğu açık) ve Pazhm dağlık bölgelerdeydi.

Gelenekler

Daylamitlerin birçok alışkanlık ve gelenekleri çağdaş yazarları etkilemiştir. Erkekleri oldukça güçlü olup yokluklara son derece dayanıklıydı.30 En önemli silahları mızraklar (zhopin) ve yardımcı adamlar tarafından taşınan çarpıcı renklerle boyanmış yüksek kalkanlardı. Bu kalkanlar yan yana konduğunda saldırgana karşı bir duvar oluşturuyordu. Ordularında, yanan neftli mızraklar atan (mazari al-neft) özel adamlar vardı.31 Daylamit savaşçılığının şiirsel anlatımı Gurgani'nin Wis wa Ramin, Mihoul, bl.XCIX'de vardır. Daylamitlerin en büyük dezavantajları süvari birliklerinin olmayışıydı. Bu yüzden, (daha iyi silahlanmış olan) Türk paralı askerleriyle savaşa çıkmak zorunda kalıyorlardı. Aralarındaki bu temel farklılık ve rekabet, daha sonra ordunun parçalanmasına sebebolmuştur.

Daylamitlerin, ölülerinin ardından ve hatta işleri ters gittiğinde aşırı derecede yas tutup etkilendikleri görülmektedir.32 Mu'ziz al-Dewle, İmam Hüseyin için Bağdat'ta genel yas ilan etmiştir.33 Ve durum daha sonra İranlıların Muharrem ayında yaptıkları taziyelerin temelini oluşturuyor olabilir.34

Suriyeli bilge Bardesanes, M.S. 200'de Gilan kadınlarının tarlalarda çalıştığını belirtmektedir.35 Sekiz yüzyıl sonra Hudud'un yazarı, Daylam kadınlarının erkekleri gibi tarla işlerinde çalıştıklarını aktarır. Rudhrawari, Edipse II, 313'e göre, onlar, "beyin gücü, karakter özellikleri, işlerin düzenlenmesi gibi konularda erkeklerle eşit idiler". Daylamitler kabile içi evlilikler yapmışlardır. Evlilklerde her zaman tarafların doğrudan uzlaşması sözkonusudur.36

İsmailîler

Fatimi İsmaililerin Rey dolaylarındaki propagandaları daha 3./9. yy. başlarında yaygınlaşmaya başlamıştır. Daylamlı Asfar ile Gilanlı Mardawic, yeni öğretiyi kabul ettiler, Son Buyidilerin yönetiminde Fars'taki Daylamitler yedi imam doktrinine bağlandılar ve sondan bir önceki Buyid Marzuban Abu Kalicar (ölümü 440/1408) vaiz al-Mu'ayyad'ın sözünden dışarı çıkmaz oldu. Bu vaiz, sonradan Fars'tan sürülmüştür.39 Daylam'ın güçlü durumu ve nüfusunun karşı koymacılığı doğal olarak Hasan-i Şabah'ın ilgisini çekmiştir. Hasan-i Şabah, ilkin propagandistlerini Daylam içine göndermiş, daha sonra (483/1090)'da Mehdi adlı bir Alid'in Melikşah'ın tımarı olarak elinde bulundurduğu bir Alamut kasabasını almıştır.40 Böylece, sonraki 166 yıl boyunca güçlü Daylam, Selçuk topraklarının hemen bitişiğinde büyük bir tehlike odağına dönüşmüş ve tüm sunni dünyası için bir korku unsuru oluşturmuştur. Selçukluların Alamut'u yoketme çabaları boşa çıktı, ancak, yerleşik nüfusa pek çok zarar verdiler: Aslantaş'ın (485/1092), Nizam-ül Mülk'ün oğlunun (503/1109) ve Şirgir'in (511/1117)'den önce yaptıkları seferler, Buyidilerin Daylam'daki en son kalıntısı Cuvayni'nin raporu III, 239'da veriliyor. Bu, kayınbiraderi olduğu halde, propagandalardan hoşlanmadığı için İsmaililerin efendisini hançerleyen Buyid oğullarından Hasan b. Nâmâwar'dır, (561/1166).

Moğollar ve Sonrası

Haşaşilerin (Alamut, Lamassar, Maymun-diz) kalesinin Hulagu orduları tarafından 654/1256'da yerle bir edilmesi ve Haşaşilerin son liderlerinin izleyicilerinin ortadan kaldırılması, Daylam dağlarında bir fırtına gibi esti. şah-rud, Kazwin'den kolayca koparılabilir duruma geldi. (706/1307)'de Gilan'ı istila edip Lahican'a ulaşan Olcaytuhan'ın seferlerini de hesaba katmak gerekir.41

Daha sonraki bir dönemde Daylam'ın dağlık bölgeleri, Doğu Gilan'ın (Biyapış) Karkiya hanedanınca yönetilmiştir denebilir. Bunların merkezi Lahican'daydı. Bunlar, giderek, Alamut İsmaililerinin son çocukları olan Aşkawarlı Hazaraspi prenslerini ve Daylaman ile Rudhbar'ın Kuşidi Han'ını ortadan kaldıdılar. (819/1416)'da Lahicanlı Seyid Radi, Daylamitleri Safis-rûd kıyısına davet etti ve bunların iki ya da üç binini liderleriyle birlikte katletti.42

Daylam tarihindeki en yakın hareket, Ehl-i Hak lideri Seyid Muhammed'in Kalar-Deşt'te Ekim 1891'deki başkaldırısıdır.43

Daylam anayurdu üzerine tam bir soruşturma yapılmış değildir, ancak, H. Robino, Le Guilan, 280'de, asıl Daylamitlerin yalnızca (kışın) Kalavdeh ve Cawsal, (yazın) Kalac'khani'de bulunduklarını söylemektedir. Daylaman sakinleri (Lahican'ın güney batısı) topraklarını satmış, şimdi Berfcan'da yaşamlarını sürdürmektedirler. (Hudud'da, Befcan, Daylam ovalarında bir kanton olarak verilmektedir.)


KAYNAKLAR

1) Kârnâmak'i Artakşir, çeviri Nöldeke, 47
2) Marquart, İranşar, 126
3) Procopius, De bello persico I, 14
4) Procopius, De bello gothico, IV, 14. basım, Dindorff, s. 529-30
5) Agathias, III, 17
6) The ophylactus Simocatta, 1V, 3, 1
7) Tabari, I, 265 (ve 22/642)
8) Kasrawi, 4-20
9) Hubschemann, Ermenice Grammeri, 78
10) Tabari, 176: yakub II, 462
11) Tabari , III, 188
12) Tabari, III, 1524
13) Cuwayni, III, 271
14) İbn al-Athir, VII, 303 ve İbn İsfendiyar, Eghbal, 252-4
15) Naşir al-Din, al-Tha'ir, al-Utrûsh "Sağır" (No: III)
16) Evliya Amuli, Tarikh-i Rûyan (750/1349). Tahran 77. İbn Vaşil, al-Tarikh al-Şalihi, Dorn'da, Muhamm. Quellen 2. Gesch, d. Kasp. Meres, IV, 474
17) İbn İsfendiyar, ed. Eghbal, 281
18) Yakut, III, 149-50, Kasrawi, I, 130-4'te açıklandığı gibi
19) Fada il al Atrak, Osm'A al Azzawi, Belleten,IV.14-5. 1940
20) İbn al Athir, alıntı 439/1042)
21) Bkz. Musafirids
22) Minorsky, BSOAS, XV/3. 1953. 514-29
23) Bu dönemle ilgili bilgiyi şu kaynaklardan alıyoruz: Ma'sudi, Muruc, IX, 4-15; Miskawayh, Eclips'te; İbn İsfendiyar, bsm Eghbal, 224-301, çv. Browne, 162-223; ve Samanid tarihçileri Gardizi, Zayn al-akhbar; İbn Fadlan'ın Rihlası vs. gibi yan kaynaklardan.
24) Bkz. Hasanawayhidzer
25) Bowen, JRAS, 1929, 229-45
26) Bkz. Hudud bl XXXII, 24 ve Cuveyni, III, 425 (Kazwini'nin notu)
27) Minorsky, Sarvin arihi, 1958, 23-5
28) Bsm. Minorsky, Kahire 1955, s. 25
29) Bkz. Sawdi-Bulak, El'
30) Miskawayh, Eclipse, I
31) İbid., s. 282
32) Mukaddesi, 369 ve op. cit., II, s.162; III, s. 260
33) İbn-al Athir, VIII, 406; Tanukhi, Nişwar, ç. Marqoliouth, 219; Uygulamanın çağdaş karakteri için bkz. Hilal b. Muhassin, Edipse, III, 458 altyazı 393
34) A. E. Krimsky, Persky Teatr, Kiev, 1921 (bkz.)
35) Lages regionum, Patrologia Syriaca, II/I, 1907, bsm 586
36) Mukaddesi, 368-9
37) Bkz. M. Stern, BSOAS, XXIII, 1960, 56-90
38) Baghdadi, Fark, ç. A. Halkin, Tel Aviv 1935, 113; Raşid-el Din, İsmailiyan, bsm. Danispazhuh, Tahran 1338/1959, 12
39) Sirat el Mu'ayyad fi'ldin, Kahire 1949, 43-64; Bkz. Farsname 115
40) Curyani III, 174
41) Tarih-i Olcaytu, Bibl. Ulus. Ek 4197, 42 v
42) Zahir-el Din, Tarikhi Gilan, bsm Robino, Raşt 1330, 57, 118, 122-6
43) Bkz. Minorsky, Ehli-Hak Tarikatı Üzerine Notlar, Paris, 1920-1, 51

 

 

Zaza ve Gorani dilleri

Joyce Blau

Genellikle Zaza ve Gurani veya Gorani dillerin kuzeybati İran dilleri arasında sınıflandırıyoruz. Dilsel komşuluğa ve bu dilleri konuşanların soyut kürt ulusal yapılanmasına duydukları yakınlığa rağmen, bu iki dili kürtçeye bağlıyamayız. Öyle ki, özne’nin -ken dişini, Kürtçenin geçirmiş olduğu karekteristik biçimlenmeye uymamıştır.*

Zaza dili

1. Yayılma alanları

Zaza dili, kuzey batıdan Sivas’ın Zara ilçesi, kuzey doğudan Erzincan, güney batıdan Adıyaman’ın Gerger ilçesi, güney doğudan Bitlis’ın Mutki ilçesi olarak tespit edebildigimiz coğrafi noktaların çevreledigi dörtken içinde yaşıyan toplulukların konuştuğu lehçelerin bütünüdür. Türkiye sınırlari içindeki "Kürt" toplumunun yaklasık 6'da1'rini (istastiklerden yoksunuz) Zazalar *olusturmaktadırlar. Aynı zamanda Türkiye’nın tüm büyük kentlerinde cemiyet halinde yaşıyan iç diyasporadan söz edilebilir. Sovyetler birliği’nın Batum (Gürcistan) sehrinde de zaza toplumu bulunmaktadır. 1960 -70 yılları arasında, Türkiye'den Avrupaya yönelik işçi gücünün önemli bir kesimini de Zazalar teskil eder. Zaza ismi, Türkiye’nın şehirlerinde yerleşik yaşayan zazalara verilmiştir.

Tunceli’nın (eski Dersim) ilçelerinde kendilerini kırmanc olarak bilirler. Ve kırmanc iki lehçesini konuşurlar. Diyarbakır’ın Dicle (Piran) ilçesinde yaşyanlar ise kendilerini "kırd", konuştuklari dili kırdki olarak adlandırırlar. Suni bir Zaza için alevi Zazalar kızılbaş olarak kabuledilir. Alevi Zazalar içinse Zaza ismi suni zaza'ya takılmış ve onu temsil etmektdir. Yakın komşulari kürtlerce Zaza olarak anisalarda dimli (Daylamlig) adı sık sık kullanılır. Tunceli’nın ilçelerinde so-bê ya da şo-bê (allez-venez) gidiniz-geliniz ismi bu toplulugun üyeleri için kullanılır. Kırmanci lehçesini konuşan kürtlere gelince, Zazalar "Kırdas"olup, Kırdaski dilini konuşurlar.* Sorunun nedenli karışık oldugunü anliya bilmek için İran ve Irak kürtlerinin Türkiye kürtlerini Zaza olarak andıklarınıda eklemeliyiz.

Zaza dilinde yazılmış iki el yazmasi bugüne dek yayinlana bilmistir. Malâ Axmedé Xâsi (kökeni Bingöllü olup Diyarbakirin Hezan ilçesinde dogmustur.)’nın mevlüdü 11 hece üzerinden 756 misra 16 bölümdür. 1903'de 400 örnek olarak gün oşoğına kavuşmuştur. Siverek muftüsü Osman Efendi’nın 1903'de yazmis oldugu mevlut ise ancak 1933'de Sam'da Celadaet Bedirxan’ın düzeltmesi ile gün ışığına kavusa bilmistir. Günümüzde seçkin arastirmacıların ve aydinların merakli çalismalri sayesinde bir kac zazaca derlemeyi Siverek, Kor, Bucak, Koza, Çebaxçur, Kigi gibi ağızların çözülmesini suna biliyoruz.

2. Dildeki Temel Özellikler

Zaza dilinin fonolojik sistemi Kürtçe’nın fonolojik sistemine oldukça yakın olup, tumturaklı islemelere ve zengin sessiz vokallere sahiptir. Zaza dilinin tüm lehçelerinde zamirlerin cinslere göre Dağılımı rahatlıkla ayırtedebilinir. Sesli harse biten (özellikle belirgin-i) kelimeler Dişi olarak kabul edilir. İsimlerin iki halde çekimleri yapılır; (Doğrudan dolayı) erkek-i/-,Dişi,é/-i/-o çoğul her iki cinstede ân,

Örneğin: az so-n-â zarâ-y bân-i (erkek)
*Ez sino zerey ban-i
"je (feu) vais a 1’ınterieur de la masion"
"eve gidiyorum"
mang-â davij-i *mongey dewic-i
"la vache de la paysane"
"köylünün inegi"
Mâng-ey dawij-ân *mong-ey devic-on
"les vaches des paysan (nes)"
köylünün (yada) köylülerin inekleri
kayn-ak-ân bi-yâr-i*keyn-ek–on]bên-keyn-o ber
"emmene les filles"
"kızlari götür"

Ezafa’nın yapısinda bir farklilik gözlemlenir, erkek tekil şahısların tamamliyanlari-0/-w olarak belirlemektedirler.

ºxancar-rind *xincer-a rind
"un bon poignard"
-iyi bir hançer
ºyaw har-o harên *yew her-u hérin
"un âne d'argile
-kilden bie merkep
ºkaya-w kayan *kiye-w keyen
"un vielle maison"
-eski bir ev

Diğer tüm bileşkenlerdeki ezasar genellikle assağidaki biçimlerde görünür.

Erkek tekil; -é/-y'/-dé
Dişi tekil ; -â/-yâ/-dâ
Erkek çoğul ;-ê/-yê/-dê
Dişi çoğul ;-ê/-y

Örneğin; bân-ê (erkek) Maham-I
"la maison de Muhammed"
-Muhammet’ın evi
ºbra-y sânik-i vâ *Rey-na bra von.
"le jeune frére dit"
-gene kardeş söyler-*(küçük kardeş söyledi)
ºkan-ak-a ciwân-i*Keyn-ak-a rind-i
"une/la belle fille"
-güzel (bir) kız
ºmâ-r-dâ mi
"ma mére"
-annem
ºbrâ-yân-dê xemi*bra-yi
"ses frésens"
-kardeşleri
ºkayn-ak-ê civân-i
"les jolies filles"
-alimli kızlar
Örnekler Piran lehçesinden alınmıştır.

Şahıs zamirleri üçüncü tekil ve çoğul Şahıslarada ayriliklar göstermektedir. direct- oblique-tekil

1 az*ez mi/min
2 ti-*ti tü/to
3 erkek o/ây/ayo*-yi ay/ây/âdi

Dişi â/yâ/yâ*-ya â/âyâ/yâ/âdâ/âdây

Çoğul:
1 mâ mâ
2 ´simâ ´simâ
3 ê/yê-yin ini/yini

Fiiler çift köke sahiptir, yalin halin belirgin özelligi Geçmiş zamanın köküne -is/yis/-tis sonekleri almasidir.

Örneğin; *ker-is ] kardış:kard/k="faire"-yapmak
*sinag ] sinayis:sinasin="pouvoir"-yapabilmek
*vâtisg ] vâlis:va/v-vaj="dire"-söylemek

bi-/b-önek kipleri heman hemen tüm lehçelerde bulunur. Şimdiki zamanın köküne =an-/-n-gibi balamlarizler ve bunlara da şimdiki zamanınyalin haliyle Şahıs kipleri eklenir.Tek farklilik, birinci tekil Şahıslarda ortaya çikar.

Örneğin: az-barm-an-o (erkek) = je pleure-ağlıyorum
*ez-bermen-o
barm-an-â (Dişi) = je pleure-ağlıyorum, buna karsilik *-bermen-a
mâ k-an-i "nous faisons" yapıyoruz, şimdiki zamanın köküne -âyni/Aynı/-ini (Şahıs çekim kipleri olmaksizin) eklenerek dili geçmiş zaman şekillenirlenir.

Örneğin; ti á-gayr-Aynı*ti geryr-Aynı
"tu te promenais"
sen geziniyordun,
mâ hâm-Aynı*ma om-eyni
"nous venions"
-biz geliyorduk,
Şıma kawt-ini* şıma kewt-ibi
"vous tombiez"
-siz düstünüz. (Siz düsecektiniz)

Diğer Geçmiş zaman halleri, normal olarak Geçmiş zaman kökünden başlıyarak çekimlenir. Şimdiki zaman halinde olduğu gibi burda da cinslere bağlı olarak bir farklilik meydana çikar.

Örneğin: ây kawt-q "il tombaş" = o düstü (erkek)
kayn-ak-i wa-nist-i "la jeune fille monta á califourchon" -genç kız ata biner gibi çıktı, /eçisli fiilerin Geçmiş zaman hallerindeki "ergatif" biçim tüm lehçelerde konuşulmuştur.

Örneğin; mi di-"j'ai vu"=gördüm
mi né va "je n'ai pas dit"=söylemedim
tı az ayst-â *To ez est-a
"tı m'as jetée"
-sen beni attin
pi-y mi az dâ yâ tü*Pi mi ez da ya to.
"mon pére m'a donnée a toi"
-babam senden bana verdi
*babam beni sana verdi
kayn-aki kard*keyn-a kerd
"la fille fit (un travail)
-kız yapti (iş, çalisma)
ºini aslân-ân in-i mordim-i kist-i
*in aslan-o in merdum o kist-i
"ces lions ont tué ces hommes"
-bu aslanlar bu adamlari öldürdü,

Ikinci pasif çekim halleri, şimdiki zamanın kökünden başlıyarak şekillenir, Geçmiş zaman için -iya, şimdiki zaman için -ên eklenir. gu hallerde fiil geçsiz fiiler gibi çekilir.

Örneğin; ºsâ-war-iyâ-y*sa-ywer-iya-y
"les pommes ont été mangees"
-elmalar yenilmiş
vil-i-ç-ên-â*vil-i çin-en-a
-çiçekler toplanmış olarak
*çiçekleri topluyorum.

Fillerle ilgili söyleyişler hayli fazladır. Bunlar (â,da,dar,râ,vir,wa) gibi ön-fiiler olup fiilerle tamamen ilşkilidirler.Önceden keştirilmeyen anlamları bütünüyle değışıkliğe uğratarak fiilerle bağlanırlar.

Örneğin; ºâ kardış
"ouvrir"
-açmak
ºda-kardış-*-de-kerdış
mettre dans.., rentrer (un animal ou un objet)
-içeri sokmak, (bir cismi veya hayvani)
ºwar-kardış*-

"etaler"
-segilemek/yaymak*(sermek)
ºwar-kardış
"arracher de 1'herbe"

otlari yolmak, yada başıt bir fiille ve direk bir zamirle ilşkilenip anlamlanır.

Gurani Dili

1. Yayılma alanları

Gurani dili birkaç yüzbinlik (bugüne dek ne sayım yapılmış ne de istatistik veri olmuştur), Cogunun İran’nın batısında, Kirmanşah şehrinin kuzeyindeki Kuhe Şahan- Dalalü dağlarının yamaçlarından Irak sınırına dek uzanan bölgede yasayan toplulukar tarafından konuşulur. En önömli yerleşim birimi Gawhâra şehiridir. Sirwan nehrinin kollarından Zimkan’nın geçtiği vadıde kurulmuştur. Bir diğer grubu oluşturan Gurâniler daha doğuya yerleşmişlerdir, Dinavar'a yakın Kırmanşah şehrinin kuzey doğusunda, 40 km uzaklıktaki Kandula bölgesidir. Dil açısından gurânilere yakın olan Hawrâmaniler (bu lehçeyi konuşanlar 20.000 dolayındadır) Sanandaj/Sine şehrinin batısında kalan orta Zagros'ta yerleşiktirler. Kartalların gerçek bir yuvası olan Awraman Dağı (2.626m) Şahan dağ silselesinin yedincisidir. Hawrâmaniler iki kola ayrilir.. Luhon Hawrâmanileri, zincirinin güney batısında (en önemli köy merkezi Nawsudadır) ve Taaxt Haw- râmanileri dağların kuzeyinde ve batısında yerleşmişlerdir. En önemli köyleri Pâwa, Şaho, Hajij'dir. Diğer yakın diyalekleri konuşan gruplar, konuşanların saayisina göre en önemli olanları, Bâjalânilerdir (veya Boyaran yada Béjwân, Arapçadaki haliyle Bâjwân) İran'nın Kasr-i Şirin, Zohab, Bin Küdra ve Kratü bölgelerinde yerleşiktirler. Bu grubun önderleri Irak’ın kuzeyindeki Hanakan sehrine bağlı köylerde yaşarlar. Küçük bir grup ise Musul'a bağlı, Murat nehrinin doğu seridindeki köylere Dağılmislardir. Bu gurup yine yakın lehçeleri konuşan ve kakai aşiretlerinin oluşturduğu konfederasyona bağlı Şabak, Sali veya Sarliyya aşiretleriyle iç-içe yaşarlar. Şabaklar (10 ile 20 bin arası hesaplanir ) Ali Ras, Yangica, Hazna, Talâra gibi Musul'un kuzeyindeki Jabal Maklüb'a Doğru uzanan köylerde, Sarliler ise Aynı bölgede büyük Zab suyunun sağlı-sollu köylerinde ikâmet ederler. * Aynı derlemede bulunan bir önceki makalenin 2.bölüm 4. paragrafında bu sorun ele alınmıştır. Çv. Bâjalâniler, Sarlilar ve Şabaklar müslümanlığın Şii kökenli, içine kapalı Tarikatların, Geçmişte Ali ras (Kara Ali) olarak adlandirdiklari Iman Ali'ye özel bir bağlılık sunan gurupları günümüzdeki temsilcileridir. Bu tarikatların doktorinlerindeki ayriliklar olduk- ça karışık ve sorunsaldir. Yezidiler gibi bu aşiretlerin üyeleri açikça Kürtlerin giyisilerinden farkli olan araplara özgü giyisiler giyer, Arap-Müslüman İsimleri kullanırlar. Gurânilerin, Bajânilerin, Şabakların ve Sarililerin çoğunluğu - en iyi kaliteden -çifçi olup (tasarlama sistemleri gözle görülmeye deger ), isportacılik mesleğindeki yeteneklerinden dolayı diğerlerinden ayrilirlar.

2. İsim

Gurân/ Gorân ismi Hazar denizi eyaletleriyle ilişkilidir. (Gilân’nın toponoisi herşeyden önce Gurâni bölgesiyle ilişkilenmektedir.) Uzmanlar, Gurânilerin ve Zazaların anayurtları ve akrabalarını Hazar denizi kıyılarında bulmaktadır. Zazalar batıya, Ermenistan platosuna Doğru göç ederken Gurâniler güneye, Zagros dağlarının orta kısımlarına yerleşeceklerdir, göçün hemen ardindan Kürtçe konuşan topluluklar tarafından istilaya ve asimilasyona uğruyacaklardır. Bitlisi Şerif han Şerefnamesinde (16 yy sonu 17 yy başı) Gurân adıni Ardalan (günümüzde Kordestan’ın ilçesidir) ve Kırmanşah bölgeleri halklarıni belirlemek için kullanır.

3. Dildeki Temel Özellikler

Gurâni dili Ardalanli yönetici soyluların konaklarında, sairlerin kullandigi edebi bir dildi. Öylesine ki Süleymaniye'deki ünlü Baban sarayının sairleriyle başlayip geçtiğimiz yüzyilin başlarına dek sürmüstür. Yine bu dilde, bölgede etkinligi olan Ehli-hak ta- rikatina ait kutsal talimat ve yönergeler yazılmıştir. Edebi Gurâni dilinin fonetik açidan temel özellikleri sözcüklerin köklerinde bulunan y-,w-,h-, ses birimleriyle sürmektedir.

Örneğin: Hawrâmâni lehçesinde, yawa - orge - arpa - *cew - *ceh
wâ - uent - rüzgar - *wa - *heva-*ba
wini - seng - kan - *gun - *xwin
héla - oeuf - yumrta- *hak - *hek
hw-temel gurubunun dönüşümü; w biçimindedir:

Örneğin: Hawrâmani lehçesinde. ward-manger-yemek-*wer-*xarin
war -soleil - günes-*roc -*ro
X temel ses biriminin dönüşümü x-=h-biçimindedir.

Örneğin : Hawrâmâni lehçesinde; har - âne - essek -* her - *ker
Rd gurubu ise -rd=e biçimindedir. Örneğin Kandulai lehçesinde;
zil - coeur - yürek -* zer - *dil

Gurani dili’nın bazı lehçlerinde korunan majhul é, o sesleri Diğer lehçelerde kaybolmuş, yerleri genellikle i ve u seslilerince doldurulmuştur.

Örneğin: Hawrâmâni, Kandulai, Fransisca, Türkçe, Zazaca, Kürtce;
Héla - Hilâ - oeuf -yumurta-hak - hek
gos- gus- oreille -kulak -gos-goh

Fonolojik sistemi Kürtçe’nın, özellikle merkezi Kürtçe’nın fonolojisiyle benzesmektedir. Vokalik sistemde, uzun vokaller oldukça zengindir. Ses tonu yani vurgular, haraketlilik (degiskenler) temel rolü oynar, belirleyi bir işlev yüklenir. Dilde zamirlerin yapısi,

cinsler (erkek-Dişi) ve hallerde (Doğrudan egilimli) normal olarak farkedilebilmektedirler. Lehçelerin Çogunlugunda belirlyi son ek kullanilmaktadır.

Erkek -aká
Dişi -aké
Ve geniş olarak adıllarla bağlıdırlar.
Erkek tekil-harakâ-1'ane-essek-herik-kerek*
Erkek çoğul-haraké *monkerik-kerami
Dişi tekil ve çoğul-mahara-ké-1/les anesse (s)- esekler
(obl.)Erkek tekil - har-akây
Erkek çoğul - har- akâ
Dişi tekil - mâhara-ké
Dişi çoğul - mâhara-kâ
Doğrudan durumlarda belirsizlik soneki
Erkek tekil; ew çoğul: -é dir.
Örneğin: hár-ew *her
hár-é *heri
Dişi tekil- a çoğul-é'dir.
Örneğin: mâhár-a , mahár-é
(obl.) Erkek tekil, éw çoğul -â
Örneğin: har-êw, har-â-*her-*heri
Dişi tekil -a êwa çoğul -a

Ezasarin yapısinda bir farklilik gözlemekteyiz. Belirtici sıfatların bileşkenleriyle, si- fata bağlı ezâfa -i /-y olarak görünmektedir.

Örneğin: Kıteb-ew-isiâw -un livre noir- bir siyah kitap. Aynıyet gösteren İsimlerin bileşkenleri zamire bağlı ezafa da- u/-w olarak belirmektediktedir:

Örneğin: kârda-w kur -aka -y =le coeteau du garçaon= oğlanın bıçağı Kinâé- ewa -w sân -i=la fille du roi =kıralın kızı das- u wéw = ma propre main =temiz elim.

Belirleyici İsimlerin sıfatla birleşkeni halinde ayrıca "özgür çekim" biçimi de vardır. Bu halde İsim belgeçe "a" ile bağlıdır, tek heceli sözcüklerin kökleşmesi ile dogal sıfatsal elemanların üzerine kurulmuştur.

Örneğin: Hawrâmi lehçesinde Kıteb-a- siâw- aká =lelivre noir =siyah kitap *Kıtabu siaw
adâ - pir - aké =lá veille mére =yaşlı ana *nena piriki
â yan - â- gawr-é= ces veille maisons=bu eski evler = *boni verini.

Şahıs zamirlerinde birinci ve ikinci tekil şahıslar min, to ve çoğul ema, sima çekimsiz olup , üçüncü tekil ve çoğul şahısların cinsiyeti ve çekimleri vardır. Şahıs zamirleri ‘ın son ekleri, -m ,-t,-s, -mâ- tâ-zilyetlik (Iyesi kenDişi olsun olmasın bir malı kulanmakta olan kimse, elde tutan, eldeci) ve dolayli, dolaysiz tamamlayıcılar işlevini doldurmaktadır.Fiiller iki kipe, sahiptirler. Geçmiş zaman kipi a seslisi haricinde Geçmiş zaman halinin köküne bağlı olarak gelişir.

Örneğin: gelây gelâ /gel =gezinmek- *geyrayış
Fârây fârâ /fâr =degistirmek - *virnayis (bedelnayis)
Şimdiki zamanın ekleri genellikle.
ma - / mi - m - dir.

Örneğin: Bajalani lehçesinde: ma- kar-o=o uyuyor.
Kandulâi lehçesinde:ma-kar-o=o uyuyor.
Hawrâmâni lehçesinde:m-us-o=o uyuyor.
Buna karsilik kar-o =o yapıyor.

Bi-/b-örnek kipleri bütün lehçelerde bulunmaktadır. Dili, mis-di'li Diğer Geçmiş zaman belirten hallerde, Şahıs son eklerini tümü fiks olmayan fiiller sistemi ile ilşkilidir. Bir çok lehçede "ergative"hali;

Örneğin: âkinâc -e -m -â di-en â =*Ena keyna mi diyaje voyais cette fille (literemanent-étant vue par moi) Bu kızı görmüsüm.(tarafından görülmüştür.) Garmâ kar- ake-s tâw-na-wa la chaleur a fondu le beurre (litteralement:-la chaleur, le beure par lui a été fondu-) Sıcak yağı eritti, 'yağ, Sıcaktan dolayı eridi.' Pasif olan ikincil bir çekim biçimi, temel hece’nın şimdiki zaman köküne katılımı ile biçimlenir.

- iâ=Geçmiş zaman
- ia=şimdiki zaman için kullanılır. Öyleki, bu fiiller geçişli fiiller gibi çekilir. Neden gösteren fiillerde şimdiki zamanın kökünden başlıyarak eklemlenirler. Geçmiş zaman için-(i) nâ, şimdiki zaman için -(i) n ekini alarak çekilirler.

Örneğin: esây/es="avoir mal"=acı vermek.
esna/ esn ="faire mal"= acı vermek (ağrıtmak)

 

 

A Grammar of Dimili
Dimilice'nin Grameri


Terry L.Todd


Iremet Förlag/2001
Box 4014
128 04 Stockholm/Sweden


Dimilice
, Hint -Avrupa dil ailesinin Hint-Iran dil grubuna dahil Iranî bir dildir.Bu dil, Türkiye'nin orta dogusunda, tahminnen bir milyon kisi tarafindan konusulmaktadir. Türkler ve Kürmanci konusan kürtler, kendi aralarinda bu dile "Zazaca" demektedirler ki, bu da bayagilayici ve asagilayici bir anlam tasimaktadir (Mann-Hadank, 1932:1).

Bu dil üzerine yapilan en önemli analizler, Otto Mann'in ölümünden sonra, Karl Hadank'in, onun, bu yüzyilin baslarinda yerinde yaptigi inceleme ve arastirmalara dayanarak kaleme aldigi ve yayinladigi kitaba dayanmaktadir (Mann-Hadank, 1932)

Hadank'tan önce Peter Lerch (1857:49-87) içinde 40 sayfa kadari da Dimilice olan Kürmanci metinler yayinlamisti. Ancak bu metinlerde Dimilice dilbilgisine egilinmemisti. Onun çevirilerinin iyi olmadigi da söylenmektedir. Ondan birkaç yil sonra Friedrich Müller, Lerch'in metinlerini temel alarak Dimili dilinin analizini yapma girisiminde bulundu, ve bazi Dimilice sözcüklerin ayni kökenden gelen yeni Farsça sözcüklerle karsilastirarak bu alanda daha basarili oldu. 1862'de W.Strecker ve O.Blau, Türkiye'nin orta dogusunda daglik bir bölge olan Dersim yakinlarindaki Quzulyan'dan derledikleri 100 tane kadar sözcük yayinladilar. Blau, bu dilin, Lerch'in daha önce iddia ettigi gibi, Kürtçe'ye, çok benzer bir diyalekt oldugu kanisina vardi. Albert Von Le Coq (1903), Siverek bölgesine yakin Çermik dolaylarindan derledigi 2 ciltlik metinler yayinladi. Fakat na yazik ki su anda güncel olan buçalisma için sözkonusu citler bulunamadi. Ama o da herhangi bir dilbilgisi çalismasina girmemisti.

Mann'in yerinde çalismalari ve onun notlari üzerinde Hadank'in yaptigi dikkatli analizler uzun zaman son derece degerli ve bilimsel çalismalar olma degerini korudular. Bunun özel önemi, tarihsel, kültürel ve folklorik yöndençalismalara olan katkisi; Iranî ve Iranî olmayan dillerle Dimilice arasinda yapilan ayrintili karsilastirmalar; ve Dimilice'nin söz dizimine iliskin analizleriyle çagimizda yapilan en üstün gramer çalismasi olma özelliginden gelmektedir. Onlarin çalismasi, Dimilice'yi dikkatli bir sekilde diyalektlere ayirmalariyla da dikkati çeker. Kitapta en önemli yer, Siverek'te konusulan diyalekte ayrilmis ki, bu bölüm 35 sayfa tutarinda metin, bagimsiz tümceler veçevirilerinden olusmaktadir. Kitapta bundan baska Kor diyalektine iliskin çalismanin yanisira Bucak diyalektinden derlenmis 10 sayfalik bir sözcük listesi, 25 sayfa tutarinda Çapakçur (Bingöl) diyalektinden dilbilgisi tahlilleri ve sözcükler, ve 10 sayfa da Kigi diyalektinden dilbilgisi tahlilleri ve sözcükler vardir.

Günümüzde yapilan modern çalismalar ve analizler, Mann'la Hadank'a olan güvenin dogru oldugunu ve onlarin yaptigi çalismalarin son derece dikkate deger ve güvenilir oldugunu göstermektedir. Onlarin çalismalari, su anda varolan Dimilice sözcük yapilarini inceledigi gibi, sözcügün artik ortadan kalkmis eski yapisini da incelemektedir. Sözcük incelemeleri ve açiklamalar yer yer yetersiz kalmakla beraber zamanin diger arastirmacilarinin çalismalarini gölgede birakacak kadar dikkate degerdir.

Onlarin çalismasi, modern dilbiliminin gelistirildigi ilk yillarda yapildi. O zamandan beri bu arastirmalara devam etme cesaretini kimse gösteremedi. Bizim simdiye kadar yapilmis olan arastirmalara dayanarak edindigimiz deneyimlere göre bu konuda daha dikkatli olmak ve yazilan her seye inanmamak, öncelikle yazilanlara elestirel bir gözle bakmak gerekiyor. Her halukarda yeni dilbilimciler, yeni dilbilimsel çalismalarin yerinde yapilmasini ve eski dilbilgisi ile yeni dilbilgisinin karsilastirilip en dogru olanin yazilmasini önermektedirler. Dilleri daha iyi anlamak için onlarin geçmisteki halleriyle simdiki durumlarini birlikte incelemek gerekiyor.

Dimili bölgesi sürekli olarak sikiyönetim altinda oldugundan böyle bir girisim devamli engellenmistir. 1920'lerden beri böyle bir arastirma için izin verilmemistir (MacKenzie, 1960:xvii). Windfuhr (1976) Mann'in yazilarindan önemli bir kismini esas alarak bir "Minni-Grammar of Zaza" (Zazaca Küçük Dilbilgisi) taslak halinde tamamlayip hazirladi. Bu kitapta Dimilice'nin kisa bir dilbilimsel ve tarihsel incelemesiyle 16 sayfalik bir dil-yapi özeti yeralmaktadir. Bu güncel çalismada, sözkonusu minik dilbilgisinden yararlandik ama dilbilgisinin kendisi ne yazik ki halen basilmamis olarak duruyor.

Mann, (Mann-Hadank, 1932:19)'da Dimilice'nin bir Kürt diyalekti olmadigi, Hadank da (1932:4)'de "Dimili" sözcügünün "Daylamî"den geldigi sonucuna vardi. Bu dil, Daylamitlerin bir yansimasi olarak görülüyordu, ki Daylamitler de Hazar Denizinin güney kiyisinda bulunan Daylam bölgesinde yasiyorlardi. Daylamitler daha ortaçag iliskilerinde bile Kürtlerden ayriliyorlardi. Bugün Dimilice konusanlar kendilerini Kürt saniyorlar.Ve onlarin dilinin Kürtçe olmadigini gösteren yeni arastirma sonuçlarina içerleniyorlar. Dimililer kendilerini psikolojik, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik açidan Kürt olarak görüyorlar."Kürt" sözcügünün ne kadar kötü tanitildigi gözönünde bulundurulursa Dimililerin baskalarinca Kürt sayilmalari daha kolay anlasilir. Oysa Dimilice, Kürt diyalektlerinden tamamen ayrilmaktadir.

MacKenzie (1961b) Kürtçe'nin bütün degisik diyalektlerini inceledi ve bu diyalektleri Iranî diyalektlerle karsilastirdi. Kürtçe'nin bütün diyalektlerini Iranî diyalektlerden ayiran bütün unsurlari buldu. Gerçekler ele alinirsa, Kürtçe'deki /-sm/, /-xm/ ve /-v/, /-w/ halini aldilar. Sözcügün içindeki /.-/ ekini "getirmek" fiilinde ele alirsak, kisaca bundan ayri /.-/ ve /-sm/ ve de /-xm/'nin incelenmesi gibi. O "Ben Kürt diyalektleri arasinda hepsi tarafindan paylasilan özellikler bulamadigim gibi hepsinin disinda kalan bir özellik de bulamadim." diyor (1961b:72). Fakat bu özellikler Dimilice tarafindan paylasilmiyor. Tedesco (1921:199) kitabinda Lerch'in arastirmalarina dayanarak Dimilice'yi ortada kalan bir dil olarak siniflandirdi. Kürtçe'yi (1921:198)'deki bölümde bir kuzey-bati dili olarak olarak belirledi. Bkz Windfuhr'un Yorumlar (Azami and Windfuhr, 1972:13) ve onun basilan haritasina (Azami and Windfuhr, 1972:198-99). /hr-/'nin içindeki /*fr-/'deki gelismeye bakilirsa ve simdiki zaman ve de basit zaman bildirme kipi Dimilice'nin öteki Kürt diyalektleriyle bölüstügü sadece iki özelik olarak olarak görülür.

 

 

Hay Siyasal Düşünce Sayfalarından

Garnik ASATRİAN

Nigoğayos Adonz'un "Hay Sorununun Çözümü Çerçevesinde" başlıklı, 1920 yılında Londra'da yayınlanmış kitapçığının Hayca baskısı geçtiğimiz günlerde Erivan'da gün ışığına kavuştu. N.Adonz'un bu çalışması, birkaç yıl önce rahmetli Con Giragosyan'ın çabaları sonucu Rusça'ya çevrilmiş, Sovyet Sosyalist Hayasdan Cumhuriyeti (S.S.H.C.) Bilimler Akademisi Bilgilendirme Bölümünce basılmıştır. Bu kitapçık bilim çevrelerinde ilgi uyandırmasına rağmen, Rusça baskısının az sayıda olmasından dolayı ancak dar bir çevrenin tartışmasına sunulabilmiştir. Hayca baskısının bu boşluğu dolduracağını biliyoruz. Üzerinde durmak istediğim, yazarın 1920 yılında İngilizce yayımlanan, "Kürtlerin Hayasdan'a Yayılması" başlıklı makalesidir. Bu kısa değerlendirme metnini Hay okuyucularının dikkatine sunarken, sormadan edemiyoruz: Onca zaman içinde bu dergiyi kaç kişi okuma olanağı bulabilmiş, adını andığımız makaleyi inceleyebilmiştir? Özellikle son günlerde yayımlanan incelemelerde, N.Adonz'un çalışmasından doğrudan yapılan alıntıların ayrıdına varıp, önemini kavrayabiliyor muyuz? Saydığımız gerekçelerden dolayı N.Adonz'un küçük boyutlu çalışmasının, burdan geniş okuyucu kesimlerine ulaştırılmasında ısrarlı olduk. Yurtsever bilim adamının bilimsel mirasında büyük bir yer teşkil eden bu makalenin konuyla ilgili tarih çalışmalarınin ilk örneği olduğunu ayrıca belirtmeliyiz.

Makale, söylev üslubunda kaleme alınmış. Sağlam ve mantıksal yapılanmayla bilimsel kanıtlara dayanmaktadır. Bilindiği gibi N.Adonz Kürtlerle özel olarak ilgilenmemiştir. Ne var ki, eski Hay tarihçisi, eski diller uzmanı (Philologue), Hayasdan'ın tarihsel coğrafyası ve de oriantalizm alanında donanmış bir bilim adamı olarak, kısa bir makalenin sınırları içinde bu soruna ışık tutabilecek bilgileri özetleyebilen, zamanının belki de tek araştırmacısıydı. Yazar, birkaç sayfada Kürt-Hay ilişkileinin şekillenip gelişmesi gibi zor bir konuyu aydınlatabilmiştir. İncelemede konyla ilgili çeşitli araştırma alanlarındaki süzülmüş bilgiler toplu olarak özetlenmiştir. N.Adonz'un bu kısa çalışmasının, Hay Bilimsel Söylev Yazını'nın en parlak örneklerinden olduğunu söylersek, abartmış olmayız. Günümüzde bile, bu makalenin bilim çevrelerinde yarattığı yankı duyulmaktadır.

N.Adonz'un bu çalışması, halkımızın tarihsel yazgısını değerlendiren, Hayasdan'da Kürtlerin yayılmasıyla ilgili sorunlara ışık tutan önemli bir belgedir. XVI. yüzyılın ilk yarısı, Kürtlerin kütle halinde Hayasdan'da yayılmaya başlamalarının tarihidir. Bu dönem yine halkımızın çileli yoksulluklarla dolu yeni bir yıkım döneminin başlangıcıdır ve yurdumuzun önemli kesiminin yitirilmesiyle sonuçlanmıştır.

Hay Siyasi Bilimi'nin değerli düşünürü, "Tarihimizin bu sayfasını yurtdaşlarımızdan gizlemeye hakkımız yoktur!" der. Biz de onun izleyicisi olarak, yürek acısıyla da olsa, Hay tarih yazınında sözünü ettiğimiz döneme ve sorunlara gereken önemin verilmediğini belirtmeliyiz. Kürtlerin tarih sahnesine çıkışı ve Hayasdan'da yayılmalarını işleyen, konuyla ilgili tarihsel verilere dayanan bilimsel çalışmaların yürütülmesi yerine, genellikle basit ve romantik düşünüş tarzı eğemen olmuştur. Konulardan habersizlik ya da çeşitli bilimsel alanlardaki verileri ilişkilendirme eksikliği, karşılaştırma yeteneğinden yoksunluk, Kürtler ve Haylar arasındaki ilişkilerin başlangıç noktasını Büyük Dikran Dönemi'ne kadar uzatılmasına ve uzun dönemde sarılamayacak hatalara neden olmuştur. -Eski Marlar Kürtlerin atalarıdır. Bu saptamadan yola çıkarsak, eski Hay tarihi yapıtlarında sözü edilen Marlar incelenirken Kürtler dikkate alınmalıdır. Sorun o ki, bu temelsiz görüş İnciciyan ve Leo'yla başlayıp, bizlerin üretim döneminde yaygınlaşmıştır. Fakat tarihi dilbilimsel çalışmalarınverileri hiçbir şekilde bu savı doğrulamıyor, hatta uzaktan bile olsa Kürtler ve Marlar arasında ilişki kurulmasına izin vermiyor. Ne var ki, ortaçağ sonlarına ait Hay kaynaklarında (anıtlar) Kürtlerin MARLAR'a, Mart Ulusu'na bağlanmasını nasıl açıklayabiliriz? (Zaten Kürtlerin Marların devamı olduğunu savunanlar da bu olguya dayanabilmektedirler.)

Bu durum yalnızca yazınsal adlandırma geleneğinin basit bir vergisi olup, diğer toplumların edebî eserlerinde de yaygın olarak görülebilen bakış biçimidir. Asli Marlar M.Ö. VI.-V. yüzyıllarda tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Hay toplumunun hafızası bu süreç içinde Marlara özgün ulusal özelliklerini Marlara aitmiş gibi kabullenip onların devamı olarak koruyamazdı. Aynı dönemdeki Hay yazarlar, Tatarları ve Çağatayları PERSLER (İranlılar), Türkmenleri ise SGYUTLAR (Sgintotsvots ulusu) olarak adlandırmış olmalarının altı çizilmalidir. "Zamanın Pers (İran) hükümdarı Tamur Han (Timur Han) güneyden amansızca saldırıyordu." Doğal olarak eski etnik adlandırmalarının güncelleşmesini gösterir örnekleri işlememiz gerekiyor. Bu tür yanılsamaların rastlantısal olmadığı ve okuyucuya tamamlayıcı bilgileri vermesi açısından şu örnekler önemlidir: (Ve bu felaket başı-bozuk Pers milletinin başına geldi, ki Çağataylı adlandırılırlar.) Aynı örneği Kürtlerle ilgili olarak da görebiliriz. (Peşi sıra barbarlıkla geldiler Mar milleti, ki Kurt adlandırılırlar.) Böylece, Marlar (Mar milleti) terimi Hay ortaçağ-sonu yazınında Kürtlerin adlandırılmasıyla ilgili olarak kullanılmış olması yanılsamadan ibaret olup daha fazla değer taşımadığını anlayabiliyoruz. M.Ö. V.-IV. yüzyıllarda tarihçi Xenophon'un sözünü ettiği Gartukhlar da (Hayca Gartukhner; Grekçe Kardiokhoi ) Kürtlere ilişkili değildirler.

Sorun gittikçe karmaşıklaşıyor. Genel olarak Kürtlerin kökleri nereye dayanıyor ve nerden belirdiler? N.Adonz makalesinde bu konuya yeniden dönmüyor. Zaten, bir dergi makalesinin sınırları içinde bu konuyu işlemek de güçtür. Yeni bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu verilerin ışığında, Kürtlerin anayurdu, İran'ın Fars eyaletinin kuzeyindeki (Orta İran) topraklar olarak belirlendiğini burda belirtmeliyiz. Arap halifeliklerinin kurulmasıyla birlikte Kürt boyları İslamiyeti kabullenip, Kuzey Mezopotamya'ya yayılma olanağı elde etmişlerdir. İran'da Selçuklu Türklerinin eğemenliği döneminde (XI. ve XII. yüzyıllar) Hayasdan'ın güney eyaletlerine (Hay Mezopotamyası, Ağtsing, Gorcayk), kırsal alandaki belirli köylere yerleşmişlerdir. Batı Hayasdan'daki diğer hay şehirlerine Kürtlerin yayılması ise Osmanlı Sultanlığı'nın eğemenliği dönemine rastlar.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, N.Adonz XVI. yüzyılın ilk yarısını başlangıç olarak saptamıştır. Bu tarihsel saptama, dilbilimsel araştırmaların bizlere sunduğu verilerle de doğrulanıyor. Kürtçe'nin kuzey lehçelerindeki, Hayca ve Kürtce arasındaki sözcük alışverişini gösterir örnekler yakın döneme rastlıyor. Eski sözcük değiş-tokuşu, -tabii ki bunların varlıkları, ilk karşılaşma dönemi gözönüne alınarak incelenmeli-, saptanamamıştır. yalnızca Gurmançi'nin güney lehçeler grubundaki (Hakkari, Bahtiyar ve Mogsa) bir iki sözcük bu tespitin dışındadır. Bu sözcükler de ilk Kürt-Hay ilişkilerinin başladığı alanlarda tespit edilmiştir. Ne ortaçağ Hayca'sında ne de Krapar'da KÜRTÇE'DEN GELEN TEK BİR SÖZC⁄E RASTLANMAMIŞTIR. Yurt dışında yaşayan Kürt yazarlarının savunduğu, Kürtlerin başlangıçtan bugüne Batı Hayasdan'da yerleşik olarak yaşadıklarına dair savlar temelsiz ve bilimsel dayanaktan yoksundur.

N.Adonz doğrudan ve gerçekçi biçimde Kürtlerin Hayasdan'a girişinin ülkenin toplumsal panaromasını değiştirmediğini belirtmektedir. "Yerleşik çalışan toplumun temel çekirdeğini -her zaman olduğu gibi- Haylar oluşturmaktaydılar." Bununla birlikte hemen belirtmeliyiz ki, Hayların Kürtler arasında erime süreci daha sonraki yüzyıllarda hız kazanarak sürmüştür. Abartmadan diyebiliriz ki, Batı Hayasdan'daki (Kürt yazarlarının terminilojisinde "Türkiye Kürdistanı"), Kürt halkının oluşum ve biçimlenme sürecinde Hay ögesi önemli rol oynamıştır. Haylar sözünü ettiğimiz yaşama alanlarında, Kürtler için etnik alt dilimlenme olarak varolmuşlardır, nasıl ki dillerinde açıkca görülen özümlemeler (gerek telaffuz gerekse sözcük hazinesi), maddi ve manevi kültürel değerlerin yeniden biçimlenmesini sağlamıştır.

Bu bağlamda N.Adonz, Kürt Rojgi aşiret birliğinin doğuşunda Hayların belirleyici rol oynamasını derin bir öngörüyle sezinleyip, bu aşiret birliğine bağlı Kürt tarihçi Şerafettin Bitlisli'yle ilgili şu tespiti yazmaktadır: "Tarihçi Şerafettin geçmişi araştırırken, atalarının damarlarındaki kanı Araplara ya da Kürtlere değil, Haylara bağlayabilecek daha fazla dayanağa sahipti." Ve ne ilginçtir ki, yeni bulunan kanıtlar da benzer sonuçlara ulaşmak için ciddi dayanaklar sunmaktadır. XVII. yüzyıl Türk seyyahı Evliya Çelebi'nin elyazmalarından yapılan son çözümlemeler bu öngörüyü destekleyen ilginç kanıtlar barındırmaktadır. Bilindiği gibi Çelebi uzun zaman Rojgilerin merkezi Bitlis'te bulunmuştur. O dönemde şehrin yöneticisi konumunda bulunan Abdal-Han ile sıcak ilişkiler geliştirmiştir. Evliya Çelebi., Rojgilere özgü dille söylenen bir halk şiirini yazıya geçirmeyi başarmıştır. Bu şiir, kitabı Seyyahatname'nin ilk örneğinde aynen bulnmasına rağmen daha sonraki çoğaltmalarda bulunmamaktadır. Bu eserin dilini çözümleyen inceleme, sözcük dağarcığı bakımından şiirin dilinde Hayca'nın temel olup, dilin gramer yapısının daTürkçe olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerinde çalışan Hollandalı bilim adamı Martin van Bruinessen, sözü edilen ilginç olgu karşısında şöyle yazmaktadır: "Şaşırmamak elde değil, böylesine bir dil olacak ve kendini Kürt diye adlandıran bir halk tarafından konuşulacak." Aynı yerde Rojgi aşiretinin oluşum ve biçimlenme sürecinde Hayların önemli rolü olduğuna dair kişisel kanısını da belirtmektedir. (Rojgilere özgü andığımız dilin ayrıntılı incelenmesiyle ilgili örnekleri ve Çelebi'nin elyazmasındaki Bitlis'e dair bölümün incelenmesini içeren, henüz yayınlanmamış eserin sahibi, Amerikalı Türkoloğ Robert Tangoffe çalışmasının bir örneğini bizlere yollamıştır.) Bu eserde Çelebi'nin Rojgilerle ilgili ilginç belirlemesinin altı çizilmiştir. "Rojgiler diğer Kürtlerle Gurmançi(ce) konuşuyor, kendi aralarında ise Rojgilere özgü dili konuşuyorlardı."

***

N.Adonz'un makalesinde andığı ZAZALAR hakkında da bir iki söz etmeliyiz. Bu halkın temel çekirdeği Dersim'de olup, yaşadıkları bölge Yüksek Hayasdan'ın en kuzey kesimlerinden, Fırat'ın iki kolu arasındaki kuzeyden Erzincan, güneyden ise Murat arasındaki alanlardır. Zazaların toplam nüfusunun bir milyon cıvarında olduğu tahmin ediliyor. Bu halk kendini DIMLİ ya da DIMLA olarak adlandırmaktadır. Hay kaynaklarına göre DLMİG'dir (Arisdages Lasdiverdtsi). Bu adlandırma DELMİG biçimiyle benzeşmektedir, ki Delmig DEYLAMLI ya da Deylam'da yaşayanlar anlamına gelir. Zazaların Hayasdan'da belirmesi X.-XII. yüzyıllarda Deylamlıların (Eski Tabaristan'da yaşayanlar) İran'ın Hazar denizini çevreleyen bölgelerden birkaç dalga halinde göçe zorlandıkları tarihle çakışmaktadır. Zaza terimi, bu halkın konuştuğu dilde çok sayıda kullanılan (ts, ds, tso, s, z) gibi sessizlerin yoğunluğundan dolayı komşuları tarafından takılmış aşağılayıcı bir adlandırmadır. Daron Duruperan'ın Hayca sözlüğünde ZAZA'nın anlamı; sağır-dilsiz"dir.

Zazalar ve Haylar arasındaki karşılıklı ilişkiler (Yezidi ve Haylar arasında olduğu gibi) her zaman sıcak ve dostane olmuştur. Kürt ulusal bilinçlenmesinin doğuş döneminde ve önderlerin izlediği yöntemlerde, doğal olarak belirli abartmalarla, Kürtlere komşu diğer halkların etnik farklılıkları görmemezlikten gelindi ve kültürel değerlerinin gelişmesi engellendi. Örneğin İran halklarından Lorlar, Bahtiyarlar, Guranlar, yeni oluşan Kürt "intelligentsia"sı tarafından kürt olarak sayılmaktadır. Bu yanılgıdan Kürtlerle sıkı bağlarla yaşayan Zazaların da kurtulamamış olması anlaşılabilir bir olgudur ve onlar için belirlenmiş kazançtır. Zazaların dini, dili, ulusal bilinci ve etnik kökenlerini belirleyen birçok değerin Kürtlere göre yerden göğe farklı olmasının ne gibi önemi olabilir ki?! N.Adonz makalesinde bu gerçekliğin altını yeniden çizmiştir. "Dersimli Kürt" olarak adlandırılan Dujiglerin köklerini belirlemeye yönelik sorular aynı şekilde incelenmesi gerekir. Çünkü Dujigleri Kürt olarak niteleyenler bile onları "temiz Kürt" olarak kabullenemiyorlar."9

Günümüzde Zazaların ulusal kimlik arayışı yeni bilinçlenme dönemini yaşıyor. Batı Avrupa'da Zazaların kalabalık allıturnası (Diaspora)10 oluşmuş durumda ve bunların bir kısmı özünü bilmeden Kürt ulusal hareketlerine vergi vermekte. Bununla birlikte Zazaların ulusal bilinçlenmesini yönlendirecek ilk adımların sesi duyulmaktadır. Zaza diliyle basılan edebi eserler ve yayın organları gün ışığına kavuşmaktadır.

Zazaların dinsel inançları ve etnik kökenleriyle ilgili satırlarımı makalesinde kullanan yazardan yola çıkarak, Federal Almanya'da yaşayan Berlin Üniversitesi öğretim üyesi, aslen Zaza, Zılfi Selcan kişisel bir mektup yollamıştır (4 Eylül 1989). Zazaların ulusal kimliği ve de halkımızla olan ilişkilerde onların bizlere yönelik davranışlarını açıklayan bu mektubun belgesel önemini bir Zaza'nın ağzından bu toplumun aydınlarında egemen olan düşünce tarzının açıklamasıdır. Artık yeni atrtışmalara ya da karşı söylevlere girişmek anlamsız ve de fazlalık olacaktır. Bakınız ne yazıyor Zılfi Selcan:

"Belirtiğiniz gibi Zaza dili Kürtçe'nin lehçesi değildir. Buna rağmen Kürt yazarlar kimi siyasi gerekçelerden yola çıkarak karşıt görüşler yazıyorlar. Türk yazarlarına göre ise Zazaca Türkçe'nin lehçesiymiş (Zaza Türkçesi). Bir yandan Türkler, diğer taraftan Zazaca'nın Kürtçe'nin dalı olduğununa dair Kürtlerin yaklaşımı; bu çok sayıdaki "dostlarımız" unutulmamıza izin vermiyorlar.

"Dış göçten dolayı Batı Avrupa'da hayli miktarda Zazalar bulunmakta ve önemli kesimi Tuncelili olup Alevidirler. Bu toplumun ulusal ve kültürel kimlikleri, Kürtlerin karşı propagandalarına rağmen günbegün kökleşip sağlamlaşıyor. Dilimizde yayımlanan dergilere ve kitaplara ilgileri gittikçe artıyor.

"Günümüz Türkiyesinde Zazalar ve kültürleri planlı olarak yokediliyor.

"Nasıl ilişkilendirebiliriz Zazaların dinsel inançlarıyla Aleviliği? Benim görüşümle Aleviliği İslami sapmaların yanısıra sınıflandıramayız. daha çok yerel inançların ve İslami kimi belirsiz dış özelliklerin bileşimiyle gelişmiş dinsel bir doğrultu olarak tanımlayabiliriz. Zazalarla ilgili Kevork Halalyan'ın (Eski Dersimli, S.S. Hayastan Cumhuriyeti Eski Eserler ve Etnografya Enstitüsü'nde korunan sözü edilen makaleyi yazarken yararlandığımız belgelerin yazarıdır. K.A.) belgelediği ve incelemenizde sunduğunuz konular beni oldukca duygulandırdı. Uzun zamandan beri biliyorum ki, Dersim'i çeviren Türklerin yaratmış olduğu karanlığı tarihin derinliklerinden gelen Hayların bilimsel çalışmalarıyla dağıtabileceğiz..."

Bu satırların yeniden yorumlanması söylendiği gibi fazlalık olacaktır.

***

Belirtmek gerekir ki, genelde olduğu gibi, Hay Tarih Yazını'nın sözünü ettiğimiz Kürt-Hay ilişkilerinin biçimlenmesi sorunuyla ve bu sürecin incelenmesinde sessizliğe gömülmüş olması bir yana, daha sonra da bu ilişkilerin geleceğe yönelik yanları hiçbir zaman ele alınmamıştır. Bu konu sanki tabu olmuş, dokunulmamıştır. Öyle ki, Kürtlerin tarihimizde oynamış olduğu birçok acı olayların gerçekliğini asla unutmamalıyız. Zamanıdır artık söylenmesi gereken seylerin, eğer olmuşsa iyiliklerin ve de tüm kötülüklerin. Kürtlerle bundan sonraki ilişkilerimizi DOSTÇA geliştirmeyi istiyorsak, hiçbir seyden asla çekinmemeli ve genel tarihimizdeki tek bir karanlık noktanın kalmasına izin vermemeliyiz.

Sovyetik dönemde Kürt-Hay ilişkileri yalnızca bilinen bazı genel sınırlar çerçevesinde yürütülmüştür. Sağlıklı çalışmalar istenilen temelden çok uzak ve az sayıda yapılabilmiştir. Bu ilişkiler arzu edilirken yalnızca iyi yönleri göstermek, -kimi yazarların Yezidi-Hay ilişkilerini örneklendirerek bu toplumun Haylara yönelik davranışları hiçbir zaman dostluk ve insanî sınırların dışına çıkmamıştır. Güvenle diyebiliriz ki, Yezidiler, Haylarla birlikte yaşayan diğer toplumlar içinde, birlikte ürettiklerimizi eşitçe paylaşan tek toplumdurlar ve halkımız onları her zaman saygıyla anar. Şimdilik onların ulusal köklerine değinmeden (zaten Yezidi halkının vicdanı ve ulusal bilinçlenmesiyle ilgilidir) kısaca altını çizmek gerekir: Hay-Kürt karşılıklı ilişkiler tarihini Yezidilerin tarihi üzerine yapılandıramayız! Böylesi düşünmek, metodolojik ve bilimsel yanlıştır ve izin verilemez...

***

Hay ulusu insancıl geleneklerine bağlı olarak her zaman, gücünün elverdiği ölçüde Kürt halkına yardımcı olmuş ve ulusal niteliklerini belirleyebilmeleri için desteklemiştir. Hay entellektüellerinin, Kürt kültürünün zenginleşmesi çabalarında ve bu yükün sırtlanmasında önemli bir yeri vardır. İranlılar, Gürcüler, Türkler gibi Kürtler de bizlerin başlıca komşusudur. Günümüz Sovyet Hayasdan'ında, Ruslar, Yezidiler, Asurlar ve diger ulusal azınlıklar gibi Kürtler de yaşamaktadırlar. Bugüne kadar tüm ulusal haklardan yararlanarak yaşadıkları gibi, bugünden sonra da, aynı duyguyla yaşamlarını sürdürebilmeleri için elimizden geleni yapmalıyız. Halkımız, Kürt halkının ulusal bağımsızlık ve bilinçlenme sürecine sevgiyle yaklaşmaktadır.

 

 

Awromani

Åge Meyer Benedictsen

1900-1902 yıllarında İran'a yaptığım bir keşif gezisi sırasında bu ülkenin batısında (yaz ve sonbahar 1901) birkaç ay geçirdim. Asıl amacım Kürt aşiretleinin durumunu incelemek ve onların diyalektleri üzerine metin derlemekti. İran Kürdistanı ve Azam eyaletinin merkezi Sanna kentinde kaldığım sıralarda Sanna'dan iki günlük mesafede bulunan kuzeybatıdaki dağlık Awroman halkının ne Farsça'ya ne de Kürtçe'ye benzeyen özgün bir diyalekt konuştuklarını ve bu diyalektin bir zamanlar çok yaygın olduğunu öğrendim. Bana denildiğine göre, Sanna'da hala "Maçu"yu bilen ve konuşan varmış. Bu Awromani'de "maçu" "söylüyorum" sözcüğüdür, ve bu diyalektin en açık belirtisiydi.

Daha sonra beni bu dilin gizemleriyle tanıştıran genç bir mollaya rastladım. Adı Abd-ul Gaffur'du. Kendisi de Awroman'dı ve Ruwar (Rudabar) köyündendi. Sanna'da geçirdiğim beş hafta boyunca onunla birkaç gün gezdim; bana bir dizi Awromani metin yazdırdı, zor olan parçaları Farsça'ya çevirip açıkladı. Awromani gramerine dikkat ettim, tümüyle fiil çekimi üzerineydi. Abdulgaffur oldukca uysal, sıradan bir çalışma arkadaşıydı, ancak bir ara tedirgin oldu ve yeni şeyler söylemekten vazgeçti.

Ağustos ayı başlarında Awromani bölgesine bir geziye başladım, ve genelde Sultan-ı Lohu'un idaresi altında bulunan Han-ı Lohun mülkiyetindeki Naw-e Suta köyünde birkaç gün kaldım. Kuşkucu hanın gözetimi altında birkaç halk hikayesi derledim. Halk bunların tümünü olduğu gibi biliyordu. Ancak Awromani halk şarkılarına rastlayamadım, çünkü tüm şarkıları Kürtçe'ydi.

Awroman'daki çalışmam çok elverişsiz koşullardaydı. Benim dilbilimsel çalışmalarımdaki ilgimi bilmeyen "Sultan" beni büyük bir kuşkuyla karşıladı. Her yeni çalışmam hep engellendi. Bunlar kısmen korkutmaydı ve sonuçta açık bir düşmanlığa dönüştü, ve tümüyle yöreyi terketmem istendi. "Ne öğrenmek istiyorsun?" dedi Sultan. "Öküze ne denir, tüfeğe, ata ne denir?. Bu hep böyle not almakla olmaz. Umarım ülkene dönersin artık." Şefin kuşkuculuğu, insanların bazan ürkek bazen de kaba davranmalarına neden oldu. İstenmediğim bildirilerek oradan ayrılmaya zorlandım. Bir köyde, ayrılayım diye bana ateş ve su vermek istemediler.

Awromani diyalektinin asıl yurdu 300-400 km2 olan, az nüfuslu, küçük, dağlık bir bölgedir. Bölge tahıl üretmediğinden tahıl temel ürünlerini, özellikle beyaz dut değiş tokuş ederek sağlıyordu. Burası yolları ürküntü vermeyen bir bölgeydi. Kısmen taş veya agaçla kaplı, kısmen çıplak olan dik yamaçlarla, ve neredeyse kuyu gibi, yöre dilinde "hawz" (çanak) denen derinliklerle özellik kazanan bir bölgeydi. Tüm arazi şöyle bölünmüştü:

1- Yüksek alanlar: İçinde (başkent) merkez Bawramawa'nın da (Bahramabad) bulunduğu 25 yerleşimli Awroman-ı Taxt, ya da Haw-e Barani.

2- Vadiler: 16 yerleşimli Awroman-e Lohun. Bu son bölge Türk sınırına dayanmaktadır. Bu parçalardan her birinin ayrı yönetimi vardır ve yerli bir han tarafından yönetilmektedir.

Ülkeyi ziyaret ettiğim sırada Awromani konuşan insanların sayısını veremiyorum. Herhalde birkaç biden fazla değildir. Doğuda nüfus sayısını istemek uygun düşmüyor.

Kürtçe'nin, Fars, Yahudi ve Asuri topluluklarının dışında hala yaygın bir dil olarak kullanıldığı ve kentte okutulan tüm (?!) eski yapıtların bu dilde yazılmış olduğu iddia edilmektedir. Oysa şimdiye kadar ne el yazma ne de basılı hiçbir yapıta rastlayamadım.

Awroman diyalektiyle tanıştıkça bu diyalektin sözcük bilgisi ve fonetik bakımından kendisinden çok uzakta, Türk bölgesi içinde, özellikle Dersim'de konuşulan Zazaca diye bilinen dil ile aralarında çok az benzerlik buldum. Öyle sanıyorum ki, Awromani ve Zazaca eski İran diyalektlerinin, çok yaygın olan ve bütünlüğü yabancı halkların istilaları ve özellikle yoğun Kürt hareketleriyle bozulan son kalıntısıdır.

Ne yazık ki, çeşitli nedenlerden ötürü, Sanna'da ve Awroman üzerine topladığım malzeme ve aldığım notlar uzun yıllar boyunca bir köşede kaldı. Öyle ki, bu uzun aradan sonra bunlara döndüğümde konulara artık yabancıydım ve parçaların bir kısmı anlaşılmaz olmuştu. Tekstleri birlikte yeniden açıklayıp çalıştığım Arthur Christensen'in aydınlatması ve yorulmak bilmez çabası sayesinde araştırmalarımın sonucu nihayet açığa çıkabildi.

(Åge Meyer Benedictsen - Arthur Christensen, Les Dialectes D'awroman Et De Pawä, Kopenhavn, 1921, s. 3-6)

 

 

Awromani

Arthur Christensen

Bay J.De Morgan "Mission Scentifique en Perse" adlı yapıtında (Dilbilim Çalışmaları, cilt V, Paris 1904) birkaç Awromani sözcük yayımlanmıştır. Bunlar, gördüğüm kadarıyla, bu diyalektte şimdiye kadar yayımlanmış olan tek örneklerdir. Awromanlar ve diyalektleri üzerine Morgan'ın şu belirlemesi (s.3) vardır: "Küçük Awroman bölgesi Zagros dağları arasındadır. Çevresi tamamen Kürt kabileleriyle çevrilmiştir. Halkı çok yabansı olup diyalektleri İran'daki diyalektler içinde en iyi korunanıdır. Ne yazık ki, bu insanlar öylesine cahil ve dar görüşlü ki, dillerinde derleme yapmada çok güçlüklerle karşılaştım."

Morgan, Awromani'yi Kürt diyalektleri içinde ele almıştır. Meyer Benedictsen, ilkten, haklı olarak, Awromani ile Awroman'dan çok uzakta olan Türk bölgesindeki Dersim Zazalarının dili arasında bir ilişki kurmuş -o dil ki, Lerch ve Justi'den sonra Kürt diyalektleri arasında sayılmıştır- daha sonra ne Zazaca'nın ne de Awromani'nin Kürtçe alanı içinde olmadığını, ancak İran diyalektleri içinde ayrı bir grup olduğunu belirtmiştir. Sonuç olarak Zazaca ve Awromani ayrı gruplardandır; Kürtçe bir yanda, Farsca öte yanda, İran'ın kuzey batısında ve merkezi İran'da Kürtçe ve Farsça diyalektleri kadar net ve belirgin olan ancak tam bir grup içine alınamayacak bir dizi diyalekt vardır: Samnani, Kohrud diyalektleri, Vonisun, Kasa, Zafra ve So, Gûrani, Zangana, Rijabi -Morgan tarafından aktarılan birkaç sözcüğün değerlendirilmesine bağlı olarak Awromani'ye en yakın olan diyalekt-, Hazar diyalektleri Mazandarani, Gilaki v.b.g. ve Zazaca. Zaza adı altında bilinen halklar kendilerine Dimle (Delam'dan gelen bir sözcük) veya Dimli derler; bunlar bir olasılıkla öteden beri askeri yetenekleriyle bilinen Delamitlerin askeri bir kolonisinden gelmektedirler.1 Göçederek batıya geldiler. Onlar kazanılmış topraklarda karışık bir nüfus olarak yerleştiler. Geriye kalanlar Guranlar, Awromanlar ve diğerleridir. 1901-03 ve 1906-07 yılları arasında İran'a ve Türkiye'nin Asya'daki illerine bilimsel gezi yapan Alman bilim adamı OSKAR MANN aşağıdaki diyalektlerden derlediği metinleri "Kurdisch - Persische Forschungen" adlı yapıtında üçüncü kısmında vermeye çalışmıştır: Khunsari, So-Kohrud, Siwandi, Nayini, Lahallati; Gurani ağızları Kandulai, Rijabi, Sayyidi, Bajalani; ve Zazaca'nın ağızları. O Awroman diyalektini bir program içinde anmıyor. Ne yazık ki, erken ölümü, Mann'ın İran diyalektleri üzerine yaptığı araştırmaları sonuçlandırmasını önledi ve kitabının üçüncü bölümü ortaya çıkmadı.2

Meyer Benedictsen'in 1901'de Kurdistan'a yaptığı gezide Awromani diyalektinin tanınmasıyla ilgili olarak verdiği malzeme az değildir. Awromani ev sahibinin dikte ettirdiği bir metinler dizisi hazırladı, kendisinin verdiği parçalardan zor olanlarının açıklamalarını not etti ve bu notları temel gramer kurallarına dönüştürdü - fiil çekimleri vb. gibi-. Tüm bu malzeme sayesinde bu ölü diyalekt üzerinde İran dilbilimi için son derece önemli bir gramer çalışması hazırlayabildim.

(Åge Meyer Benedictsen - Arthur Christensen, Les Dialectes D'awroman Et De Pawä, Kopenhavn, 1921, s.7-9)

 

 

Zazaca'nın tarihsel gelişimi

Prof. Dr. Jost Gippert

Çeviren: Hasan Dursun


Kendimi sizlere kısaca tanıtmak istiyorum: Adım Jost Gippert. Frankfurt Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Dilbilim (Vergleichende Sprachwissenaschaft) profesörüyüm ve yaklaşık bir yıldır Zazaca ile de uğraşmaktayım. Bu dile yönelmeme burada hazır bulunan bazı arkadaşlar neden oldu, bu vesile ile kendilerine yürekten teşekkür etmek istiyorum: Frankfurt ve çevresinde bu kadar enteresan bir dil olan Zazaca'yı konuşan epeyce bir kitlenin varolduğuna dikkatimi çektiler. Bunun üzerine kendileriyle birlikte yaklaşık bir yıldır bu dilin gramerini irdelemeye çalışıyoruz. Ne yazık ki henüz konuşmamı Zazaca yapabilecek düzeye gelemedim, bundan dolayı Almanca konuşmak zorundayım.

Sunumun konusu, İranoloji bakış açısıyla karşılaştırmalı olarak Zazaca'nın tarihsel gelişimi olacak. Zazaca'nın İrani diller ile karşılaştırılarak irdelenmesi, onun İrani bir dil olmasından dolayı mümkündür. Bunu açıklayabilmem için daha gerilere gitmem gerekecek.

Her ne kadar bununla ilgisi az görünüyor olsa da, konuya büyük Pers Krallıkları, Ahamenişler (Akamenidler) dönemine bir göz atarak başlamak istiyorum. Bu sülaleden olan Büyük Kral Darius I.Ö. 522 yılında Pers Kralliginin basina geçti. Pers Krallığı Darius'tan önce de bu sülaleden kimseler tarafından yönetilmişti. Ancak, Darius iktidarı ele aldığında kendinden öncekilerden farklı olarak büyük bir anıt yaptırdı ve bu anıtla kendisini yazılı formda ebedileştirdi. Şekil 1 geçen yüzyılda resmedilip yayınlanan Batı İran'daki Behistun'un büyük kaya yazılarını göstermektedir. Peki, bu anıtın önemi nedir? O dönemlerde başka krallar da kendilerine anıtlar yaptırmışlardı. Behistun Anıtı'nın önemi ise, üzerinde Farsça yazı bulunan ilk anıt olmasındadır. Anıt, İrani bir dilin bizim için elle tutulabilir en eski sertifikasını göstermektedir. Kullanılan yazı çivi yazısıdir. Şekil 2 yine kitabenin Farsça bölümünden kısa bir özeti göstermektedir. Tekst üç dilde yazılmıştır. Eski Farsça'nın dışında Babilce ve Elamca da yer almaktadır. Bu diller İrani dil olmadıkları için üzerinde durmamız gerekmiyor. Bununla şunu demek istiyorum:

Darius bir Pers'tı ve onun döneminde konusulan Farsça, günümüz İran devlet dilinin önceki aşamalarından biri olan "eski Farsça"ydı. Yani modern veya yeni Farsça'nın Ahamenişler zamanında, Darius dönemi de dahil olmak üzere, eski Farsça'dan çok az farklılık arzeden bir kaç dil kesinlikle vardı. Ahamenişler'den önce İran'da başka krallıklar da hüküm sürmüştü, örneğin Medler. Medler'in adlarıyla ilişkilendirilen dili ise "Medce"ydi. Bu dil, Babil dili ile Elamca'ya karşılık Farsça daha yakın bir dildi. Hatta eski Farsça konuşan biri kolaylıkla anlayabilirdi. Bu nedenle biz bu dili İrani bir dil, eski Farsca'nın kardeş bir diyaleği olarak tabir edebiliriz. Bu, eski Farsça'ya hiç benzerliği olmayan Babil dili ile Elamca için geçerli değildir.

Medce ve eski Farsça'nın yanısıra aynı dönemde, İran İmparatorluğu toprakları içinde ve dışında, haklarında az şey bildiğimiz birkaç İrani diyalekt daha olduğunu varsayıyoruz. Elimizde, sadece bir başka İrani dilden, "Avestce"den bir kaç belge var. Eski Farsça'ya karşın Avestçe'de çivi yazısı kullanılmamıştır. Aslında bu Avestçe belgeler o dönemin konuşulan Avestçe belgeleri değildir. Ama Darius'un ilk çivi yazılarını Behistun'un kaya duvarlarına yontturmadan belki 100, belki de 300 yıl önce, Zerdüşt adında bir din kurucusu bu dilde tekstler yazmıştı. Bu tekstlerin günümüze değin aktarılmalarının sebebi, önemli bir dinin temel kuramlarını oluşturmalarındandır. Zerdüşt dini, yani Zerdüşt'ün kurduğu din, İran İmparatorluğu'nda Ahamenişler arasında devlet dini statüsüne ulaşmış ve bu statüsünü esas olarak Islam'ın İran'a gelişine dek (yani I.S. 7. yy.'a kadar) korumuştur. Bu yaklaşık olarak 1200 yıllık bir sürece denk gelir. Bizler günümüzde Zerdüşt ve haleflerinin Avestçe yazılarını çok sonraları yazılmış olan el yazmalarından tanıyoruz. Henüz varolan en eski el yazmaları I.S. 13. yy.'dan kalmadır. Şekil 3 bu el yazmalarının küçük bir bölümünü göstermektedir. Zerdüşt'ün belki de I.Ö. 8. yy.'da yaşamış olduğunu düşünürsek, el yazmalarının içinde bulunduğu tekstlerin kaleme alınışından 2000 yıl sonra yazılmış oldukları ortaya çıkar. Buna rağmen el yazmaları bize Avestçe'nin konuşulduğu, yani Zerdüşt'ün henüz yaşadığı dönemde tonlamalarının nasıl olduğu, gramerinin nasıl oluşturulduğu ve ne tür kelime formlarına sahip bulunduğu hakkında oldukça net bir resim vermektedir. Burdan hareketle biz, Avestçe'nin de eski Farsça ile oldukça yakın akraba bir dil olduğunu biliyoruz. Bu da Avestçe'nin eski bir İrani diyalekt olduğunu açıkça göstermektedir.


Şekil 4'teki harita Ahamenişler döneminde İrani boyların yaklaşık olarak dağılımı ile konuştukları diller hakkında bilgi veriyor. Esas olarak Ahamenişlerin yaşadığı yer -burada "Persis", olarak gösterilen- Güneybatı İran'daki küçük bir bölgedir. Darius'un da geldiği bu bölgede eski Farsça konuşuluyordu. Persis'in kuzeyinde Farslar'ın fethettikleri ülke olan ve fetih öncesi Elamca'nın konuşulan Elam Ülkesi bulunuyordu. Bu dilin İrani bir dil olmadığından kesin eminiz, bununlar birlikrte hakkında en azından bilinen herhangi bir dil ile akraba olup olmadığı konusunda fazla bir bilgimiz yok. Daha öte kuzeyde, Med Ülkesi'nde Medce konuşulmuş olmalı. Bu dil, bahsettiğimiz gibi, Med İmparatorluğu'nun dili idi ve Medler İran İmparatorluğu'nun ilk sahipleriydi. Eski Farsça'nın kardeş bir diyalekti olmasına rağmen, ne yazık ki her iki dil arasındaki bütün farklılıkları kesin olarak tek tek ortaya koyamıyoruz, çünkü bu konuda yeterli bilgiye sahip değiliz.

Med Ülkesi'nden hareketle doğuya doğru Part Ülkesi (Partien) bulunmaktadır. Partlar da -hakkında daha sonra bazı şeyler söylenecek- İrani bir dil konuşuyorlardı. İrani dillerin konuşulduğu, daha doğrusu çok eskiden beri İrani dillerin konuşulduğunu tahmin ettiğimiz diğer yerlerden bazıları en doğuda bulunan Sogdiana, Horesmia, Baktriane ya da Arakhosia'dır. İrani diyalektler buralardan da öteye, haritada Iskitler ve Sarmatlar olarak adlandırılan Karadeniz ile Hazar Denizi'nin kuzey bölgelerine kadar yayılmış olmalılar. Bu sonuca sadece yine dolaylı olarak yer ve nehir adlarıyla sınırlı ve çok az bulgularla varıyoruz. Rusya'nın veya Ukranya'nın haritasına bakıldığında, her ne kadar Don, Dinyeper veya Dinyester isimleri okunuyorsa da, bunlar Rusça değil, köken olarak İrani adlar olduğu bilinmelidir.


Böylece Ahamenişler İmparatorluğu döneminde İrani boyların ve dillerin yayılımı yaklaşık olarak çizilmiş oldu. İrani dillerin konuşulduğu bölgelerin sınırları ile Ahameniş İmparatorluğu'nun sınırları aynı değildi. Bu bölgeler, daha ziyade İrani dil konuşan halk ve boylar ile örtüşüyordu.


Ahamenişler'in hükmü çok uzun sürmedi. Darius'tan hemen 200 yıl sonra, "Büyük İskender" olarak bildiğimiz Makedonyalı İskender'in büyük zaferiyle ile son buldu. O, sadece İran'ı değil, daha önce İran İmparatorluğu'na ait olan diğer ülkeleri de fethetmişti. İskender ile çivi yazısının kullanımı da hemen son buldu. Ondan sonra, eski Farsça tekstler de dahil olmak üzere, dünyada çivi yazısı ile hiç bir tekst yazılmadı. Ancak İskender'den sonra İrani dillerin tekrar yazımı fiilen bir kaç yüzyıl sürdü. İskender hükümranlığının geride bıraktıkları üzerine inşa edilen Part İmparatorluğu'nun gelişimi ile İrani bir dil olan Partça tekrar devlet dili düzeyine ulaştı.

Şekil 4'teki haritada, Fars Ülkesi'nde oldukça merkezinde, İran'ın başkenti Tahran'ın olduğu yerde Part bölgesi gösterilmiştir. Fakat eski dönemlerde Partlar'ın tam olarak bu bölgeye yerleştiklerini kesin bir şekilde söyleyemiyoruz. Ancak, merkezi Kuzey İran'da bulunan ve Arsaklı Hanedanlığı tarafından hükmedilen Part İmparatorluğu'nun, yaklaşık olarak I.Ö. 3. yüzyıldan I.S. 3. yüzyıla kadar varoldoğunu söyleyebiliriz. Bu dönemden kalma Partça yazılı belgeler oldukça azdır, zira Arsaklıların hükmü süresince -Büyük İskender döneminden öğrenildiği gibi- çoğunlukla Yunanca veya Aramice yazılıyordu. Harflerin yazılım şeklinden dolayı Sami dili ile Ibranice'ye yakın akraba olan Aramice, iletişim dili olarak bütün yakın doğuda oldukça yaygınlık kazanmıştı. Bunun verdiği rahatlıkla, Partlar da diğer İrani boylar gibi, kendi dilleri için bir yazım biçimi geliştirmeye yönelmediler. Bunun yerine bütün yazılı iletişimlerini iki dilde yaparak, amaca uygunluğu kabul edilen Yunanca ve Aramice ile sorunu hallettiler.

Temelde Aramice Alfabe'nin kullanılmış olmasına rağmen, zamanla İrani dillerin yazımına da geçildi. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Arsaklılar döneminden kalma Partça yazılı belgeler oldukça azdır. Bu belgeler daha çok Fars tarihinin bir sonraki çağında, Sasaniler döneminde artmaya başlıyor.

Kral Ardeşir ile I.Ö. 3. yüzyılda başlayan Sasaniler dönemi, islamiyetin istilasına, yani Araplar'ın 7. yüzyılda Fars Ülkesi'ni işgaline kadar sürdü. Bu dönemden kalma Partça yazılı kitabeler günümüze kadar ulaşmıştır. Fakat bunun yanısıra Sasaniler döneminde bir başka İrani dil olan ve Ahamenişler döneminin eski Farsçası ile günümüzün Yeni Farsçası arasında basamak işlevi gören Orta Farsça ön plana çıkmaya başlar. Hatta bazı kitabeler yanyana hem Partça, hem de Orta Farsça kaleme alınmıştır; kullanılan yazıma her iki durumda da Aramice Alfabe temel olmuştur. Orta Farsça, sonraki biçimiyle Islam'ın etkili olduğu alanının dışında, örneğin Islam'ı kabullenmeyen Zerdüşt dinine inanan "Parsiler" tarafından da kullanılmış. Parsilerin yazılı eserleri Partlar'ınkinden daha da kapsamlıdır. Şekil 5 Kitap-Pehlevicesi-devri diye adlandırılan tipik bir elyazması üründen örnek göstermektedir.

Buna rağmen Partça'dan hatırı sayılır bir miktarda dil malzemesi kalmıştır ve bize başka kaynaklarla aktarılagelmiştir. Bu belgeler bize diğer yazınsal anıtlardan farklı olarak, ses yapılarının oldukça doğru şekillendirildiği bir yazım çeşidi ile "Mani" yazım biçimiyle yazıldıklarından dolayı, Partça (ve Orta Farsça) seslerin Sasaniler döneminde gerçekten nasıl tonlanmış olabilecekleri hakkında daha aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Fakat bu belgeler aslında Pers Ülkesi'nde değil, İran sınırlarının oldukça ötesinde günümüzde Çin'e ait olan bir bölgede bulundular. Bu bölgenin büyük bölümünde bir Türk boyu olan Uygurlar ikamet etmektedir. Yüzyılımızın başında, bahsi geçen Hsinkiang-Uygur (Çin Türkistanı) eyaletinde, büyük Taklamakan Çölü'nün kuzey ve güneyinden geçen Ipekyolu boyunca bir çok manastır keşfedildi. Şu an bildiğimiz kadarıyla Sasaniler döneminde bu manastırlar bazan Budistler, bazan Zerdüştiler, Mani dinine inanan Manistler ve Hıristiyanlar tarafından kullanılmıştır. Onlardan kalan el yazmaları, arkeologlar tarafından günışığına çıkarıldılar. Partça ve Orta Farsça'nın yanısıra bu el yazmaları ile Sogdca ve Saka dili gibi başka İrani diller de anlaşılır hale geldiler. Bunların yanısıra Hint Sanskritçesi, Prakritçe (Prakrit), eski Çince veya sonraları yok olan Toharca gibi İrani olmayan diller de manastırlarda yazı dili olarak mevcuttu.

Şekil 6 Turba Vahası'ndan kalma Mani el yazmalarından tipik bir örnek göstermektedir. Bu aynı zamanda araştırmacıların da yazıların incelenmesinde çektikleri sorunları ortaya koymaktadır, şöyle ki: Bu belgelerin büyük bir kısmı bu yüzyılın başındaki keşiflerine dek, geçen yaklaşık 1500 yıllık süreden dolayı, eksiksiz okunabilecek bir durumda günümüze ulaşamamıştır. El yazmalarının bazıları büyük çabalar sonucu biraraya getirildiği sırada her defasında bazı parçalar eksikti, hatta eksik parçalardan bazıları ise hiç bulunamıştır. Bundan dolayı eldeki bulgular, tanıdığımız Partça ve diğer Orta-İrani diller hakkındaki bilgilerimizi zenginleştirebilecek kadar kapsamlı değil. Ancak burada diyebiliriz ki, I.S. birinci yüzyılda Partça, Orta Farsça, Sogdca, Saka dili ve diğer İrani dillerin nasıl bir ses yapısına sahip olduğu hakkında oldukça net bir konsepte sahibiz.

Peki, bütün bunların Zazaca'yla ve onun tarihiyle olan ilgisi ne? Çok; çünkü günümüzde konuşulan diğer bütün İrani diller gibi Zazaca'nın kökeni de Orta-İrani bir dile dayanıyor. Buradan hareketle, bin yıl önce bir İrani dilin varolmuş olması gerekir ki, Zazaca bu bin yıllık süreç içerisinde tarihsel olarak günümüze değin kendisini geliştirmiş olmalı diyebilelim. Aynı zamanda Zazaca'nın daha da gerilerde, ta 2000, 3000 veya 4000 yıl önce, tarihsel gelişimine sürekli kaynaklık eden (eski İrani) kademeleri olmuş olmalı.

Şekil 7'de kabul gören bu gelişmeyi şematik olarak "soyağacı biçiminde" göstermeye çalıştım. Soyağacında ilk önce en üst sırada günümüzde yaşayan İrani dilleri görüyoruz. Şema, soldan itibaren İran'ın devlet dili olan Yeni Farsça ile başlıyor. Devamında Farsça ile özellikle sıkı akrabalıkları olan, hatta diyalektleri olarak da kabul edilebilinen, iki dil gösterilmiştir; bunlar Afganistan'da konuşulan Dari dili ile Tacikistan'da konuşulan Tacikçe'dir. Bunlardan sonra, Farsça'ya biraz daha uzak olan ve Tatice olarak adlandırılan dil gelmektedir ki, bu dil örneğin Kafkaslarda yanlızca çok küçük topluluklar tarafından konuşulur. Daha sonra Zazaca'yı da içinde saydığım beş dilden oluşan bir grup gelmektedir. Bu grup İrani bir dil olan ve Hazar Denizi'nın güneybatı kıyılarında konuşulan Talişçe ile başlamaktadır. Ardından İrani dil ailesinin en batı kısmını temsil eden Kürtçe ve Zazaca gelir. Bir sonraki bölümde ise İran'ın içi ile Hazar Denizi'nin güneyinde konuşulan "Hazar Diyalektleri" olarak adlandırılan gurup yer alır. Ismen belirtmek gerekise, Semnanca, Gilanca, Mazendaranca örnek olarak verilebilir. Grubun sonuncusu olarak, günümüzde Güney Pakistan'ın büyük bir bölümüne yayılan, yani İrani dillerin konuşulduğu coğrafyanın oldukça doğusunu teşkil eden Beluçice sayılabilir. Daha doğuda Paraçi, Ormuri, Paştu dilleri ile Pamir Diyalektleri bulunuyor: Adlandırılan ilk üç dil Afganistan'da konuşulur. Bunlardan Paştuca ülkenin ikinci devlet dilidir ve genelde basit bir şekilde "Afganca" olarak da adlandırılır. Pamir Diyalektlerinin Tacikistan'da konuşuluyor olmasına rağmen Diyalektlerin Tacikçe'den ziyade Paştuca ile yakınen ilişkisi vardır. Ayrıca, biraz daha ötede bulunan Yağnobi dilini de Tacikistan'da görmekteyiz. En son olarak yine İrani dillerin konuşulduğu coğrafyanın en kuzeybatı ucunda, yani Kafkasya'nın ortasında bulunan Osetçe yer almaktadır (şekil 8 günümüzde konuşulan İrani dillerin dağılımını bu kez de harita üzerinde göstermektedir.).

Şöylemiş olduğum gibi şekil 7 bir soyağacıdır: Aşağıya doğru inen veya tersinden bakıldığında yukarıya doğru uzanan çizgilerin yardımıyla tarihsel bağlar görülmektedir. Böylece ikinci sırada Orta-İrani diller çağına tahsis ettiğimiz diller yerleştirilmiştir. Bu, yaklaşık olarak I.Ö. 2. yy. ile I.S. 8./9. yy. arasında konuşulmuş olan diller anlamına geliyor. Yeni Farsça ve onun kardeş diyalektlerinin ilk kademesi olarak kabul edilişinden dolayı, en solda yer alan Orta Farsça, bu çağa denk düşüyor ve dilin "Güneybatı-İrani" kolunu temsil ediyor. Partça daha önce de söylendiği gibi, yine aynı döneme, Orta-İrani diller çağına denk düşmektedir. Fakat farklı gelişme seyri izleyen Partça, Zazaca'nın da kendisinden sayıldığı "Kuzeybatı-İrani" olarak adlandırılan bir koldur. Şemada yer alan diğer Orta-İrani diller, yani kendi döneminde İrani dillerin konuşulduğu coğrafyanın en doğusunda konuşulduğu varsayılan Saka dili, günümüz Afganistan'ının herhangi bir yerine yerleştiribileceğimiz Baktrice ve coğrafyanın kuzeydoğusunda, Sogdiane'de konuşulmuş olan Sogdca, dilin "Doğu-İrani" kolunu temsil etmektedir.

Partça ile tarihsel olarak ondan sonra gelen beş dil arasında kesin çizgiler çizemiyoruz. Bu, günümüzde konuşulan "Kuzeybatı-İrani" dillerin doğrudan doğruya Partça'ya dayanmadığı anlamına gelir. Bunun nedeni, Orta-İrani dil olan Partça'nın kuzeybatıda konuşulan birçok Orta-İrani diyalektten sadece birini temsil ediyor olmasındandır. Partlar'ın İmparatorluğa hükmettikleri zaman -yani Ahamenişler döneminde- Kuzeybatı İran'ın dil coğrafyası diyalekt açısından o zaman bile epeyce farklılıklar içermiş olmalı ki, bu lehçelerden bazıları hala oldukça çeşitli bölgelerde bulunan, günümüzdeki kuzeybatı İrani dillerin temelini oluşturmuştur. Pakistan'da konuşulan Beluçice'den ve hepinizin de bildiği gibi Türkiye'de konuşulan Zazaca'ya dek uzanır. Bu konuya daha sonra bir daha değineceğim.

Soyağacının üçüncü bölümünde de eski İrani dillerin devrine tahsis edebileceğimiz, yani eski Farsça, eski ve yeni versiyonları bulunan Avestçe ile doğrudan doğruya günümüze aktarılmamış olan Medce görülmektedir. Biz şimdi bu farklı diller arasındaki bağlantıyı bütün devirlerde biraraya getiriyoruz. "Güneybatı-İrani", "Kuzeybatı-İrani", "Güneydoğu-İrani" ile "Kuzeydoğu-İrani" dillerin kayda geçirilen aktarımlarından da önce birer kola sahip olduklarını ve nihayetinde "çok eski zamanlarda", hepsine kaynaklık eden "en Eski İranca" (Urİranisch) denilen dil ve eski Hint Sanskritçeyle Indocermence'yi bu İrani diller ile birbirine bağlayan bir dala vardıklarını kabul ediyoruz.

Daha öncede belirtildiği gibi, soyağacında tek tek diller arasındaki bağlantı oldukça şematik, yani sadece dilbilimsel temeller -bu dilbilimsel gözlemler anlamına gelir- esas alınarak gösterildi. Dilbilim, akraba diller arasındaki tarihi bağları gerçekten de hemen hemen matamatiksel bir kesinlik ile saptamamızı mümkün kılıyor. Orta Farsça ile Yeni Farsça arasında var olan ilişkiler, "fonetik kuralları" olarak adlandırılan kurallarla ortaya çıkıyor. Bunlar -bütün doğal diller için aynı orana tekabül eden- belli seslerin belli ortamlarda zamanla hemen hemen aynı değişikliğe uğradığı ve bundan hareketle muntazam kuralların tanımlanabildiği olayını yansıtıyorlar.

Doğrusu bu bakış açısı dikkate alındığında, Farsça'ya karşın Zazaca'nın konumu biraz daha güç, zira Yeni Farsça'ya nazaran Zazaca için Orta-İrani basamakta doğrudan doğruya bir öncel gösterememekteyiz. Buna rağmen bize aktarıldığı şekliyle, Zazaca'nın Partça ile en azından oldukça yakından akraba olmuş olması gerektiği tespit edilebiliyor. Bundan da öte, bir yandan Zazaca'nın öte yandan Farsça'nın gelişim sürecinde yaklaşık olarak hangi farklılıkların ortaya çıktığını tesbit ederek tek tek sayabiliyor ve her iki dil arasındaki karşılıklı ilişkileri tamı tamına yakalayabilmek için bunları sistemleştirebiliyoruz.

Şimdi, size soyağacında Zazaca'nın İrani diller bölümündeki pozisiyonunun daha açık görülmesini sağlamak amaciyla ne tür dilbilimsel argümanlarla çalıştığımığızı gösteren birkaç unsur sunmak istiyorum. Bunu yaparken dil sisteminin bütün alanlarından yani fonoloji olarak adlandırdığımız fonetik (sesbilgisi), morfoloji dediğimiz şekilbilgisi, sentaks dediğimiz sözdizimi ile leksik dediğimiz kelime hazinesi alanlarından yararlanabiliriz. Bütün bu alanlardan hareketle bakıldığında Zazaca ile Orta-İrani dil olan Partça arasında gerçekten de çok yakın bir ilişki görülmektedir.

Örneğin Zazaca'nın sık olarak çarpan özelliği, bir diş-dudak ünsüzü [v] ile bir çift dudak ünsüzü [w] olan iki farklı 'v' sesini geliştirmiş olmasıdır. Benzer bir gelişme Farsça'da yoktur. Zazaca'daki her iki sesin oluşumunu şimdi Partça'da öncesinden görebilmek mümkün: Zazaca'da [v] ile başlayan her kelimenin -şayet tanıyorsak- Partça karşılığı olan kelimenin de basit bir [v] ile başladığını tespit ediyoruz. Örneğin Zazaca "va" ('rüzgar') sözcüğünün Partça karşılığı olan "vâd" (uzun a-seslisi ile) kelimesi, veya edimsel (verbal) şekil olan "vat"ın ('söyledi'), Partca karşılığı olan " vâxt"taki gibi. Ayrıca, "werdene" ('yemek'), "waştene" ('istemek'), "wae" ('kız kardeş') veya "weş" ('iyi, güzel') kelimelerinde olduğu gibi Zazaca'da bir sözcük [w] ile başlıyorsa, bunların karşılığı olan Partça sözcüklerin de her zaman ile başladığına tanık oluyoruz: "wxardan" ('yemek'), "wxâštan" ('istemek'), "wxâr" ('kız kardeş') ve "wxaš" ('iyi') gibi. Partça'da olarak yazılan bu ses yaklaşık olarak Ingilizce "when" ('ne zaman') veya "where" ('nerede') sözcüklerindeki sesi gibi telaffuz edilmiş olmalı, yani hem [w]-, hem de [h]-unsurlarını içeren bir sesbileşimidir. Partça'da bu sesbileşiminde [w]-unsuru [h]-unsurundan daha güçlü olmuş olmalı; sonuncusu ise Zazaca'da tümüyle yok olmuştur. Farsça'da ise bunun tam tersi gerçekleşmiştir. Yukarıda belirtilen dört sözcüğün Farsça karşılıkları şöyledir: "xordan", "xâstan", "xâhar" ve "xoš"; hepsi de (Almanca Bach sözcüğündeki ch gibi telaffuz edilen) [x] ile başlıyor ve <-wx> olarak yazılıyor. yazımda hala yer almakla beraber, telafuzda [w]-unsuru düşmüş ve [x]-unsuru yanlız kalmıştır. Bu, Partça ve Zazaca [w] ile başlayan bütün kelimeler için geçerlidir. Bu gelişme fonetik kuralları açısından tipik bir örnek teşkil etmekle birlikte, Zazaca'yı ayrıca Partça'nın karekteristik özellikleri ile yakın bir ilişki içine koymaktadır.

Şekilbilgisi (morfoloji) alanında, Farsça'da bilinmeyen ama Zazaca'da bir çok fiilin kök oluşturma unsuru olan [-a-] harfinin bulunması da dikkati çekiyor. Örneğin "persaene" ('sormak') sözcüğünün karşılığı olan "pursîdan" veya "bırrnaene" ('kesmek') sözcüğünün karşılığı olan "burîdan" için geçerlidir; diğerlerinin karşılıkları olan her iki sözcükte de Zazaca'daki [-a-] yerine uzun bir [-î-] yeralmaktadır. [-a-]-unsuru ile [-î-]-unsuru arasındaki bu fark bir taraftan Partça ile, diğer taraftan da Orta Farsça ile tamamıyla Orta-İrani dönemde de vardı: Orada 'sormak' "pursâdan" idi, burada ise "pursîdan"dır. Zazaca'daki a fonetik kurallar itibariyle Partça'daki uzun â'ya denk düştüğünden dolayı, bu argüman da fevkalade Zazaca'nın Partça'ya olan yakınlığının bir ifadesi olarak kulanılabilinir.

Istek kipi sonekinde de durum aynısıdır. Istek kipi olarak Zazaca'da, Almanca'daki sübjonktife (Konjunktiv) denk düşen form kategorisini gösteriyorum. Örneğin: "ez bı-biyênê" ('ben olsaydım'). Özelliği [-ênê-] soneki olan bu form, Partça'nın "ahêndê" unsuru ile oluşturulan geçmiş zaman istek kipi ile kolaylıkla ilişkilendirilebilinir. Burada Zazaca'daki "biyênê"ye, "bûd-ahêndê" oluşum tarzı denk düşmektedir. Sözkonusu "ahêndê" unsuru ise Orta-İrani diller arasında yine sadece Partça'da yer almaktadır. Buna karşın Orta Farsça'da istek kipi formu tümüyle başka türlü oluşturulmuş: "bûdê" olarak. Tıpkı Partça'da "bûd-ahêndê"nin Zazaca'da "biyênê" olarak ortaya çıkması gibi, istek kipi olan "bı-kerdênê" ('yapılmış olsaydı') da "kird-ahêndê" olarak ortaya çıkmakta; Orta Farsça'da ise bunun yerine "kardê" denirdi.

Söz dizimi, sentaks alanında Zazca'nın çok tutucu bir dil olduğu bir çok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Aşağı yukarı denilebilir ki, Farsça'nın ta 1500 yıl önce terketmiş olduğu, Zazaca'nın söz dizimindeki özellikleri günümüzde hala karekteristiktir. Ben, şimdiki zaman veya geçmiş zaman formlarına göre kullanımı geçişlı fiillerden farklı olarak düzenlenmiş olan yalın hal (Casus Rectus) ile bükümlü hal (Casus Obliquus) arasındaki ayırımı vurgulamak istiyorum. Örneğin 'ben söylüyorum' şimdiki zamanda "ez vanu" iken, "ez" formu geçmiş zamanda "ben" için kullanılmıyor: 'ben söyledim' "ez vat" değil de "mı vat"tır (bu bağlamda "ergativiteden" bahsediyoruz). Daha önce de belirtildiği gibi, bu özellik Farsça'da ta 1500 yıl önce kaybolmuş (o dönemde bile "man gûyam" veya "man guftam" deniliyordu), fakat Partça'da, tam tamına günümüzde Zazacasında olduğu gibi yer almış. Bunu göstermek için iki örnek vereyim: "ez bı-kerine" ('ben yapayım') ile buna ait olan geçmiş zaman formu "mı kerd" ('ben yaptım') arasındaki fark aynı zamanda Partça formları olan "az karâm" ve "man kird"da da ortaya çıkmakta; ve aynı şekilde Zazaca'da "ez vanu"nun karşısında geçmiş zamanda "mı vat" ('ben söyledim, söylediydim') bulunurken, Partça'da da yanyana "ez vájam" ve "man váxt" formları bulunmakta. Orta Farsça'da ise, bunların yerine şimdiki zamanda da, Zazaca "ez" değilde "mı"ya denk düşecek olan "man" formu 'ben' için kullanılmış. Bu örnekte de Farsça'nın bunlardan daha da uzaklaştığı, Zazaca'nın Partça ile oldukça yakın ilişkisi olduğu çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Partça ile Zazaca arasındaki muazzam yakınlığı gösteren diğer işaretler ise sözlük, yani kelime hazinesi bazında ortaya çıkmaktadır. Bu arada, Farsça'da değil de Partça'da aynılığı ispat edilebilinen tipik bazı kelimelere değinmek gerekiyor. Örneğin biz daha önce 'söylemek' anlamına gelen Zazaca'daki "vatene" kelimesine değinmiştik. Bu kelime Farsça'daki karşılığına denk düşmeyip de Partça'daki "vâxtan" kelimesine tam tamına denk düşmektedir; çünkü Farslar 'söylemek' kelimesine çok eskiden beri "guftan" diyorlardı. Aynı durum Zazaca'da "bermaene" olan 'ağlamak' kelimesinde de söz konusu. Partça'da bu fiilin karşılığı tamı tamına bulunmasına rağmen -yaklaşık olarak "barmâdan" olmalı-, Orta Farsca'da 'ağlamak' kelimesi için normalde "griyistan" deniliyordu. Tabii ki bütün karşılaştırmalar bu kadar güzel denk gelmiyor. Herhalde 1500 yıl sürmüş olmalı olan bir gelişmeden de böyle birşey beklenemez. Ayrıca Partça'yı Sasaniler döneminden kalma yazılardan, yani 3. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar olan zamandan tanıdığımız da unutulmamalı. Buna karşın Zazaca'yı yüzyılımızın başından beri yanlızca modern biçimiyle tanıyoruz. Gerekli görüldüğünde arada kalan süreci geriye bakarak kapatmaya çalışıyoruz. Bu anlamda gerçektende yeryüzünde Zazaca'da da olduğu gibi bağlantı oranı yüksek olma başarısı gösteren fazla bir dil yok (denk düşen Partça sözcükler bilindiği takdirde)

Fakat, daha önce belirtildiği gibi, bu alanda yapılan her geriye dönük karşılaştırma başarılı olmamakata: Bazı sözcükler bu resme uygunluk arzetmemektedirler. Örneğin böyle bir durum 'gelmek' sözcüğünde söz konusu: 'o geliyor' Zazaca'da "o yeno" iken, bu yaklaşık olarak Partça şekli olan "âsçd" de değilde, tam tamına Farsça "âyad" diá sözcüğüne denk düşmektedir. Aynı şey geçmiş zaman biçimi olan "amo" ('o gelmiş') için de geçerli. Bu Partça "âgad"dan ziyade Farsça "âmad" dmá sözcüğüne daha yakın düşmekte. Yani Zazaca ve Partça arasında oldukça ciddiye alınması gereken ayrılıklar da vardır. Bunları açıklamak için bir daha şekil 4'teki haritaya göz atmakta yarar vardır. Haritada 'Partların Ülkesi' (Partien) olarak belirtilen bölgenin esas itibariyle Hazar Denizi'nin güney tarafı olduğundan hareket edersek, o zaman bile -Ahamenişler döneminde, yani milattan önce- bu coğrafyada harfi harfine aynı, tek bir dilin konuşulmuş olmaması gerekiyor. Zazaca konuşulan her hangi bir bölgeden gelen biri, günümüzde de farklı telaffuz biçimlerinin, bir köyden ötekine, ya da en azından bir yöreden ötekinedeğiştiğini, farklı diyalektlerin konuşulduğunu bilir. Bu durumda süreklilik arzeden diyalektlerden bahsediyoruz. Bu durum, tam da zamanlar Partlar'ın Ülkesinde söz konusu idi: Bu bölge üzerinde de ta eski dönemlerde süreklilik gösteren diyalektler yayılmış olmalı ki, bir köyden ötekine gittikçe farklı konuşulduğu, fakat üç aşağı beş yukarı aynı dilin kullanıldığı teşhis edilebilir. Zazaca gerçekten de bu bölgeden çıktıysa, yani bugün Türkiye'de yaşayan Zazaca konuşanların ataları eğer herhangi bir zamanda "Partlar'ın" bölgesinden Türkiye'ye göç ettilerse, bu durumda Partça'dan ziyade, bazı açıdan Farsça'ya yakın veya ondan oldukça etkilenmiş olan o bölgedeki diyalektlerden herhangi birini birlikte getirmiş olmalılar. Bunun tamı tamına ne tür bir diyalekt olduğunu, elimizde direkt aktarılmış kaynaklar (yazılı) olmadığından dolayı, bu gün ne yazık ki söyleyemiyoruz.

Süreklilik arzeden kuzeybatı İrani diyalektlerin ta eski zamanlarda bütün coğrafyayı kapsayarak Doğu Anadolu'ya, yani günümüzde Zazaca konuşulan bölgeye dek uzandığı ise hiç de imkansız sayılmamakta. Fakat bu konuya yönelik dilbilimsel belirtiler yok. Ancak dilbilim, Zazaca'ya yakın olan dillerin, geçmiş çağlarda Partlar'ın çevresinde yerleşmiş olmaları gerektiğini tesbit edebilir. Ve gerçekten Zazaca'ya en yakın olan diller, günümüzde de Hazar Denizi yakınlarında bulunmaktalar. Bunlar; yukarıda hakkında söz etmiş olduğum Hazar Denizi diyalektleri olarak adlandırılan diyalektlerden bazılarıdır.

Böylece, şu ana kadar benim veya meslektaşlarımın Zazaca'nın dil tarihi hakkında sahip olduğumuz bilgilerin ışığında size aktarmak istediğim konuşmamın sonuna gelmiş oldum. İlerliyebilmemiz için yapılması gereken daha çok şey var. Özellikle oldukça çok araştırma malzemesi elde etmemiz gerekiyor. Fakat, düşündüğüm gibi, Zazaca'ya yakın olan dilleri Partça'nın çevresinde aramamız gerektiği açıkca görülüyor


NOT: 4 Mayıs 1996, Mannheim Zaza Kitap Şenliği'ndeki konuşması

 

 

Zazaca, Kürtçe (Kürmancca) ve Farsça Arasýndaki
Fark Üzerine Küçük bir karþýlaþtýrma

Asmeno Bêwayir

Bu yazýda Zazaca’yý (Dýmýlki, Kýrmancki, Zazaki), Kurmançça (Kurmancî, Kuzey-Kürtçesi) ve Farsça (Zäbâne Fârsî, yeni-Farsça) dilleriyle kelime ve gramer farklýlýklarý açýsýndan karþýlaþtýrmaya çalýþacaðýz. Ele alacaðýmýz örnekler yer darlýðý nedeniyle daha çok günlük dilin kelimelerini içerecek. Zira bu konuda bir kitap oluþturabilecek kadar örnek verilebilir.

Bilindiði gibi, Zazaca, Kurmançça ve Farsça ayný dil ailesindendir. Ancak ayný dil ailesinden olmalarý birbirlerinin lehçeleri olmalarýný gerek-tirmez. Günümüzde yapýlan en büyük yanlýþlýk iþte bu noktadýr. Bu diller arasýndaki fark, Türkçe-Türkmence veya Ýspanyolca-Portekizce dilleri arasýndaki farkla ayný þey deðildir.

Zazaca, Kurmançça (Kürtçe) ve Farsça Hint-Avrupa dillerinin Batý-Ýranî alt-dil grubuna girmektedirler. Farsça ve Kürtçe Güney-Batý Ýranî diliyken, Zazaca bir Kuzey-Batý Ýranî dilidir. Fakat Kurmançça kendi içinde daha çok Kuzey-Batý unsurlarý içermektedir.

Ýranistik dilbiliminde Zazaca baþlýbaþýna bir dil olarak görülmektedir. Ayný þekilde ünlü Alman dilbilimci Oskar Mann da Zazaca’nýn baþlýbaþýna bir dil olduðunu savunmuþ ve bunu "Mundarten der Zâzâ. Hauptsächlich aus Siverek und Kor" (Zazaca’nýn Aðýzlarý. Özellikle Siverek ve Kor yöresinden) adlý çalýþmasýnda ispatlamýþtýr. Oskar Mann'ýn ölümünden sonra Karl Hadank bu çalýþmayý Berlin’de 1932 yýlýnda bir kitap haline getirmiþtir. Kitabýnýn 18’den 23. sayfasýna kadar olan "Das Zaza nicht Kurdisch" (Zazaca Kürtçe deðildir) bölümünde bu konuyu bilimsel olarak irdelemiþtir.

Resmî ideolojinin iddia ettiði gibi Zazaca Kürtçe'nin veya Kürtçe Farsça'nýn bir lehçesi deðildir. Bunun böyle yanlýþ irdelenmesinin nedeni politik olmasýndan dolayý ve dilbilimcilerin yeterince bu konunun üzerine eðilmemesindendir.
· Zazaca’da Dersim lehçesinin Pülümür þivesine aðýrlýk verilmiþtir. Açýklayýcý olmasý için gerektiðinde parentez içlerinde baþka diyalektlerden de örnekler verilecektir.
· Kurmançça’da yazý dili olarak Cizre-Botan lehçesi kullanýlmaktadýr. Buna raðmen yer yer Kuzey-Kurmançça (Dersim, Malatya) lehçeleri de saptanmýþtýr.
· Farsça verilen örnekler günümüzde kullanýlan Farsça’nýn edebiyat dilidir. Halk aðýzlarý bazen farklý deðiþiklikler içerdiðinden parentezlerle, veya italik yazýyla belirtilmiþtir. Farsça genellikle Arap harfleriyle yazýlýr, ama burada okuyucunun rahat anlayabilmesi için Latin harfleri kullanýlmýþtýr. Söyleyiþ özelliði ise Zazaca ve Kurmançça’nýnkine yakýndýr. Bu nedenle, Farsça için burda kullanýlan bazý harflerin telaffuzu üzerindede durulmuþtur:

ä: kýsa ‘a’, ‘a’ ve ‘e’ arasý bir ses.
â: uzun ‘a’, ‘a’ ve ‘o’ arasý bir ses. Bu ‘â’ halk aðzýnda bazen uzun ‘û’ya
dönüþür. Örneðin: män be xâne mîräväm (ben eve gidiyorum) yazýlýrken, halk
aðzýnda ise mîräm xûne denir.
e: kýsa ‘e’ Türkçe’nin ‘e’sinden daha incedir.
ê: uzun ince bir ‘e’
î: uzun ‘i’
û: uzun ‘u’
o: kýsa ‘o’

MASTARLARIN KARÞILAÞTIRILMALARI
(parentezlerde Þimdiki Zaman gövdesinin kökleri belirtilmiþtir):

Örneðin: kerdene (yapmak): Mastar; kerd-: Geçmiþ Zaman gövdesi; k-(en)-: Þimdiki Zaman kökü; ker-: Sübjontif Gövdesinin kökü

Zazaca

Kurmançça (Kürtçe)

Farsça

Türkçe

rakerdene (k- ra)

vekýrýn (ve -k-)

bâz kärdän (bâz -kon-)

açmak

ardene (a-)

anin (tin-)

âvärdän (-âvär-, -âr-)

getirmek

wendene (wan-)

xwandýn (-xwin-)

xândän, xûndän (-xân-, -xûn-)

okumak

qesey kerdene (qesey k-)

qýse/dang kýrýn (qýse -k-)

härf zädän (härf -zän-)

konuþmak

vatene (va-)

gotýn (-bêj-, -bê-)

goftän (-gû-, -g-)

söylemek

þiyaene (so-, þo-, þý-)

çûn (-ç-, ter-)

räftän (-räv-, -r-)

gitmek

amaene (ye-, ê-)

hatýn (tê-)

âmädän (-â-)

gelmek

dýtene (dos-, doþ)

dotýn (-doþ-)

dûþîdän (-dûþ-)

saðmak

roniþtene (nis- ro)

rûnýþtýn (rû -n-)

neþestän (-neþîn-, -þîn-)

oturmak

weçinitene (çin- we)

helbýjartýn (hel -býjêr-)

vär çîdän/bär çîdän (vär-çîn-)

seçmek

ÞÝMDÝKÝ ZAMANIN KURULUÞ KURALLARI:

diyene (vên- vin-,)
Þimdiki Zaman kökünden sonra ve þahýs sonekinden önce
-en- araeki eklenir (bazen an, in, on, un, ün ’e deðiþir):

ez vênenu (vinon, vênena)tý (tu) vênena (vinenê)

o vêneno

a vênena

ma vênenime (vêneme)

sýma (þýma) vênenê

i (ê) vênenê

ditýn (-bin-)
Þimdiki Zaman köküne Þimdiki Zaman belirtisi
olarak - (de-, da-) öneki eklenir, kökten sonra þahýs soneki:

ez biným

tu dýbini

ew dýbine

-

em dýbinýn

hun (hon) dýbinýn

ew (ewan) dýbinýn

dîdän (-bîn-)
Þimdiki Zaman köküne Þimdiki Zaman belirtisi
olarak - öneki eklenir, kökünden sonra þahýs soneki:

män bînäm

to mîbînî

û mîbînäd (ûn mîbîne)

-

mâ mîbînîm

þomâ mîbînîd (mîbînîn)

îþân/ânhâ mîbînänd (mîbînän)

mastar: görmek



ben görüyorum

sen görüyorsun

o (eril) görüyor

o (diþil) görüyor

biz görüyoruz

siz görüyorsunuz

onlar görüyorlar

Görüldüðü gibi Zazaca’nýn Þimdiki Zaman çekiminde Mastar bir ara-ek almakta ve eril/diþil ayrýmýna göre çekim farklýlaþmaktadýr. Oysa Farsça ve Kurmançça’da Mastar önek almaktadýr. Þahýs sonekle-rinde Zazaca Kurmançça’yla tamamen ayrýlýrken, Kurmançça ve Farsça’nýn birbirine olan yakýnlýðý tablodan kolayca anlaþýlmaktadýr. Zazaca ve Farsça’nýn birinci ve ikinci çoðul þahýs zamirleri bayaðý yakýnlýk göstermekte (ma, þýma, þomâ). Ýlginç olan þey, bu zamirlerin Zazaca’da Oblik Hal’de de deðiþmemesi:

Zazaca

Kurmançça

Farsça

Türkçe

yalýn hal

ma ameyme
sýma amey

em hatýn
hun hatýn

mâ âmädîm
þomâ âmädîd (âmädîn)

biz geldik
siz gediniz

oblik hal

çê ma (keyê ma)
çê sýma (keyê þýma)

mala me
mala we

xânêye mâ (xûnêyemân)
xânêye þomâ (xûnêyetân)

evimiz
eviniz

OLUMSUZLUK DURUMU:

-en- araeki kalkmaz, olum-suzluk öneki nê- eklenir:

ez vênenu

Þimdiki Zaman belirtisi dý- kalkar, yerine na- (ný-, no-) eklenir:

ez nabiným

Þimdiki Zaman
belirtisi mî- kalkmaz, olumsuzluk öneki ne- eklenir:

män nemîbînäm

ben görmüyorum

SAYILAR:

Zazaca

Kurmançça

Farsça

1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
30
40
100
200
1000

zu, jü (jew, yew)
dýde,dý
hire
çar (çor, çehar)
phonc (panc)
ses (þeþ)
hawt (hot, 'hewt)
heþt
new
des
des u zu (jewendês)
des u dýde (dýwês)
des u hire (hirês)
des u çar (çarês)
des u phonc (pancês)
des u ses (þýyês)
des u hawt (hewtês)
des u heþt (heþtês)
des u new (newês)
viþt (vist)
viþt u zu (vist u yew)
hirýs
çewres
se (sed)
dýsey
hazar

yek
dudu,du
sýsê, sê
çar
pênc
þeþ
heft
heþt
neh
deh
yanzdeh (deh u yek)
dýwanzdeh (deh u du)
sêzdeh (deh u sê)
çardeh (deh u çar)
panzdeh (deh u pênc)
þanzdeh (deh u þeþ)
hývdeh (deh u heft)
hýjdeh (deh u heþt)
nozdeh (deh u noh)
bist
bist û yek
si (sih)
çel (çýl)
sed
du sed
hezar

yek (ye)
do

çähâr (çâr)
pänc
þeþ (þîþ)
häft
häþt
noh
däh
yâzdäh
dävâzdäh
sîzdäh
çähârdäh (çârdäh)
pânzdäh (pûnzdäh)
þânzdäh (þûnzdäh)
hefdäh (hevdäh)
hecdäh (hejdäh)
nûzdäh
bîst
bîst o yek

çehel (çel)
säd
devîst
häzâr

SÖZCÜKLERÝN KARÞILAÞTIRILMASI:

(e: eril; d: diþil)

Zazaca

Kurmançça

Farsça

Türkçe

çým (çýsm) e

çav e

çeþm

göz

gos (goþ) e

guh (go) e

gûþ

kulak

buri e

býrû e

äbrû

kaþ

boji (bazi), qol e

mýl, bask, pil

bâzû

kol

dýzd e

dýz e

dozd

hýrsýz

zerd

zer

zärd

sarý

þia, sia

reþ

sîâh

siyah

adýr e

agýr e

âtäþ

ateþ

game d

gav d

gâm

adým

name e

nav e

nâm, esm

ad

sewe (þewe) d

þev (þav) d

þäb

gece

geným e

geným e

gändom

buðday

pýrd e

pýr e

pol

köprü

dewe d

gund e

rûstâ, dê

köy

heya, ya, êê

erê, herê, belê

ârê, bälê

evet

na, no

näh, xeyr

hayýr



Zazaca ve Kurmançça’da isimlerde eril/diþil ayrýmý (genüs) varken, Farsça’da bu ayrýmý göremiyoruz (Sorani-Kürtçe’sinde de olduðu gibi). Kurmançça’da sözlerin genüsü tek izafelerde ve Oblik Hal’de oluþurken, Zazaca’da diþil kelimeler Yalýn Hal’de þöyledir: -e veya -i bitiþik ve sonu vurgusuz.
Örneðin: uþire, býze, rêçe, gêrmi, tiji, derjêni. Ýstisna: baliþna, manga, kesa gibi sözler.

Farsça’da tek Yalýn Hal varken, Zazaca ve Kurmançça’da ise üç hal vardýr:
1. Yalýn Hal, 2. Oblik Hal, 3. Çaðrý Hali

OBLÝK HALÝN ÞAHIS ZAMÝRLERÝ:

(Farsça’daki halk aðzýnýn sonekleridir)

Zazaca

Kurmançça

Farsça (Halk Aðzý)

Türkçe

mý(n)* ma
to sýma (þýma)
dey, ey, cý dine, ine (inan)
daê, aê, cý

mýn me
te we
wi wan

-äm -emân
-ät, -et -etân
-äþ, -eþ -eþân
-

beni, benim, bana bizi, bizim, bize
seni, senin, sana sizi, sizin, size
onu, onun, ona (e) onlarý,
..., ... ..., ..., ... (diþil)

* mý’nýn n’si Zazaca’da kaybolmuþtur ve þu gibi durumlarda çýkar : Na výstüriya mýna. (Bu benim kaynanamdýr), yada: alvaze mýno khan (eski arkadaþým).

ÇAÐRI HALÝ:

ero Heso !

lo Heso !

(lan) Hasan !

erê çênê ! (keynê)

lê keçýkê ! (qizê)

kýz !

alvazenê ! (embazêno !)

hevalno !

arkadaþlar !

Kurmançça ve Zazaca’da ortak olan bir baþka nokta ise "Ergatif" Hal, yani Geçmiþ Zamanda, Geçiþli Fiiller’de özne ve nesnenin yer deðiþtirmesi hali. Ergatif Hal eski Ýranî dillerinde ve Kafkas dillerinde, örneðin Gürcüce’de de vardýr.

Zazaca

Kurmançça

Farsça

Türkçe

ez cêniye vênon

ez jýn dýbiným

män zän mîbînäm

ben kadýn görüyorum

ez a cêniye vênon

ez wê jýnê dýbiným

män ân zän râ mîbînäm(män ûn zänû mîbînäm)

ben o kadýný görüyorum

mý cêniye diye

mýn jýn dit (di)

män zän dîdäm

ben kadýn gördüm

ez to vênon

ez te dýbiným

män to râ mîbînäm (mîbînämät)

ben seni görüyorum

mý tý diya

mýn tu diti

män to râ dîdäm (dîdämät)

ben seni gördüm


mý tý diya, Türkçe’ye birebir çevrilince: sen benden taraf görüldün.

TAYÝNÝ SIFAT:

çêneka rýndeke (keyneka rýndeký)

keçýka (qiza) xweþýk

doxtäre qäþäng

güzel kýz

laako rýndek (lajeko rýndek)

lawê/kurrê xweþýk

pesäre qäþäng

güzel oðlan

domanê (qeçê) nêweþi

zaroyên nexweþ

bäççehaye märîz (nâxoþ)

hasta çocuklar

caê de xýravýn (caê do xýrabýn)

ciheki xýrab

câyî xärâb

kötü bir yer

býrae tüyo qýz

býrayê teyê pýçûk

bärâdäre kûçeke to

küçük kardeþin


Zazaca’nýn özelliði: 'de' edatýnýn oluþu, hatta Güney lehçelerinde (Çermik-Siverek vd.) eril (do) ve diþil (da) edatý da mevcuttur. Dahasý Zazaca’da sýfatlar bir diþil ek (-e, -ý) veya çoðul eki (-i) almaktadýr.

ÖNTAKI VE SONTAKILAR:

.... de(r)
ez çê deru (ez keye dýra)

lý..., dý ...de
ez lý mal ým

där.., tû...
där xânêyäm (tû xûneam)

-de
halievdeyim

.... ra
Dêsými ra

jý ...
jý Dêrsýmê

äz ...
äz Dîrsem

-den hali
Dersim’den

.... rê / ve...
cý rê peru don(danu ve cý)

jý ... ra
jêra pere dýdým

be ....
be û pûl mîdähäm (pûl mîdämeþ)

-e hali
ona para veriyorum

hata ...

heta (heyan) ...

tâ ...

... -e kadar


-de ve -den Hali için Zazaca’da bir sontaký gerekirken, Kurmançça ve Farsça’da bunlar öntaký olarak kullanýlýr.

"BU" ÝÞARET ZAMÝRÝ:

Zazaca

Kurmançça

Farsça

Türkçe

yalýn hal

no (ýn)
na (ýna)
ni (ýni)

ev
"
"

în
"
înhâ

bu (eril)
"
(diþil)bunlar

oblik hal

ney
naê
nine

vi

van

 

bunu, bunun (eril)
"
(diþil)bunlarý, bunlarýn


Zazaca’da bütün gramer hallerine göre birer iþaret zamiri bulunmasýna karþýn, Kurmançça ve Farsça’da iþaret zamirleri kýsmen kaybolmuþtur.

SÜBJONTÝF :

kerdene (ker-)

kýrýn (k-)

kärdän (kon-)

yapmak (yaps-)

ez ke býkeri (býkera)
tý ke býkerê
o/a ke býkero

ez ko (ku) býkým
tu ko býki
ew ko býke

män ke bokonäm
to ke bokonî
û ke bokonäd (bokone)

yapsam
yapsan
yapsa

þime (þim)
!þêrime ?

herýn !
em herýn ?

berävîm (berîm) !
berävîm (berîm) ?

gidelim !
gitsek mi ?

Zazaca’nýn burdaki özelliði, bazý Fiilerde bir Sübjontif kökünün olmasý. Kürtçe ve Farsça’da ise Sübjontif fiili Þimdiki Zaman gövdesinin köküyle kurulur.

SONUÇ:

Örneklerden de anlaþýldýðý gibi Zazaca’nýn Kürtçe’nin, Kürtçe’nin de Farsça’nýn bir lehçesinin olmadýðý görülmektedir.
Diller yeryüzünün renkleridir. Bu renklerin solmamasý ve yaþamasý ancak özgürce konuþulmasýyla ve geliþtirilmesiyle mümkündür. Bu ise (özellikle Türk ve Kürt) resmî ideolojinin bakýþ açýsýna çýkarýlarak; yani araþtýrýlýp sahiplenerek gerçekleþir. Dil denen olgu sadece bir iletiþim vasýtasý deðildir, verili insan toplumunun kültürünün taþýycýsýdýr. Dil denen kültürel olgunun bir iç dünyasý, bir ruhu, doða ve topluma bir bakýþ açýsý olduðunu görmek istemezler. Bu anlamla dil, o dili konuþan toplumun ve
bireylerin yaþam biçiminin ifadesidir. Önemli olan her dilin kendine has bir dünyasý olduðunu bilmektir. Gule K. ve diðer arkadaþlara içten teþekkürler.


DÍPNOTLAR:
1 Bu metnin Zazacasi TIJA SODIRI dergisinin 2.sayisinda (çele 96) Yayinlanmiþtýr.

2 Ýranî Farsça deðildir, bir genel terimdir. Ýran devletiyle de karýþtýrýlmamalý Öte yandan Paþto (Afganca) dili bir Doðu-Ýranî dilidir. Diðer Ýranî dillerine Goranca, Lurca, Belutçice, Tacikçe, Osetçe vb. örnek olarak verilebilir. Ýranî tarih, edebiyat ve dilleriyle ilgilenen bilime Ýranistik denilmekte. Türk dilleriyle (Türkiye Türkçesi, Türkmence, Uygurca, Kýrgýzca vs.), tarih ve edebiyatýyla ilgilenen bilimin adý ise Türkolojidir.

3Bu görüþü savunan ve bu konuda araþtýrmasý olan dilbilimciler: Vladimir Minorsky, Terry Lynn Todd (A Grammar of Dýmli, Michigan, ABD, 1952), Prof. MacKenzie (Göttingen Üniversitesi, Almanya), Ludwig Paul (Göttingen), Dr. Z. Selcan (Berlin Üniversitesi), C.M. Jacobson (Rastnustena Zonê Ma, Bonn 1993) v.d.

4Yani 8.11.1995 günü, Avrupa'da Özgür Politika gazetesinde açýklanan, Rohat Alakom'un 9. sayfadaki "Oskar Mann" adlý yazýsýnda "K. Hadank, Zaza Lehçesi adýyla bir kitap yayýnladý" diye belirttiði gibi deðil!

 

 

Zazalar

Íngvar Svanberg

Zazaca kuzeybatı Íran dillerinden kücük bir dili oluşturmaktadır. Bu dil küçük adacıklar halinde Türkiye'nin doğusunda yaşamakta olan Kürt yerleşim yerlerinde dağınık bir özellik göstermektedirler. Zazaların çoğunluğu ortodoks sunni müslümanları teşkil etmektedirler, ama bunların içinde alevi inancını taşıyan guruplarda vardır. Dersim'de ki zaza dilini konuşanlar bu dile dımıli derler. Avrupa da yaşıyan Kürt milliyetçileri bu dili kürtçenin bir lehçesi olarak görmektedirler, ama bunu derken bilimsel bir dayanak gösterememektedirler. Buna rağmen birçok zaza değişik gurupları desteklemektedirler ve bundan dolayıda dilini kürtçe görür. Zaza dili derin bir şekilde araştırılmamış olup ve kesinlikle layık olduğu yer yok olmadan araştırmalar ve dokumentasyonlarla belirlenmelidir. Stockholm'da Türkyeli göçmenler arasında zazaca konuşanlarda var.

(Ingvar Svanberg, Invandrare Från Turkiet - Etnisk och Sociokulturell Variation. Uppsala 1985, s. 30.)

 

 

Zazalar

Sevda

Bu halkın temel çekirdeği Dersim'de olup, yaşadıkları bölge Fırat'ın iki kolu arasındaki kuzeyden Erzincan, güneyden ise Murat arasındaki alanlardır. Zazaların toplam nüfusunun iki milyon cıvarında olduğu tahmin edilmektedir. Zazalar kendini DIMLI ya da DIMLA olarak adlandırmaktadır. Zaza terimi, konuştuğu dilde çok sayıda kullanılan (ts, ds, tso, s, z) gibi sessizlerin yoğunluğundan dolayı komşuları tarafından takılmış bir adlandırmadır.

Zazaca sasanilerin saray dilidir, lehçe falan değildir. kurmançi, farsi, tacikçe vb. dillerle akrabadır

Kürt ulusal bilinçlenmesinin doğuş döneminde ve önderlerin izlediği yöntemlerde, doğal olarak belirli abartmalarla, Kürtlere komşu diğer halkların etnik farklılıkları görmemezlikten gelindi ve kültürel değerlerinin gelişmesi engellendi. Örneğin Iran halklarından Lorlar, Bahtiyarlar, Guranlar, yeni oluşan Kürt "intelligentsia"sı tarafından kürt olarak sayılmaktadır. Bu yanılgıdan Kürtlerle sıkı bağlarla yaşayan Zazaların da kurtulamamış olması anlaşılabilir bir olgudur. Kültür yakınlığı ise, nasıl Kürtler'in Türk olduğunu getirmiyorsa, aynı biçimde Zazalar'ın Kürt olduğunu ispat edecek bir faktor değildir. Bugün Avrupa'ya baktığımızda da hemen hemen aynı kültür yakınlığını görmekteyiz. Ama bu Isveçlilerin Norveçli olduğu anlamini getirmemektedir.

Zazalar'ın Kürt toplumuna yaklaşması, Türk milletinin, ırk tarih, dil ve kültür açısından Zazalardan çok farklılik gosterdiginden, Zazalar kendilerine en yakın olan Kürt milletine yaklaşmıştir. Zazaların dini, dili, ulusal bilinci ve etnik kökenlerini belirleyen birçok değer Kürtlere göre yerden göğe FARKLIDIR. Günümüzde Zazaların ulusal kimlik arayışı yeni bilinçlenme dönemini yaşamaktadir.

Netice itibariyle; Zazalar kendi inanc ve etnik kokenleriyle FARKLI bir ulustur. Zazaların dinsel inançları ve etnik kökenleriyle ilgili Federal Almanya'da yaşayan Berlin Üniversitesi öğretim üyesi, aslen Zaza, Zılfi Selcan " Zaza dili Kürtçe'nin lehçesi değildir diyor.

Dış göçten dolayı Batı Avrupa'da hayli miktarda Zazalar bulunmaktadir ve bunlarin önemli kesimi Alevidirler. ZAZALARIN ulusal ve kültürel kimlikleri, her turlu karşı propagandaya rağmen günbegün kökleşip sağlamlaşmaktadir.

Zazaca geçen yüzyılın sonunda ilk olarak Avrupalı araştırmacılar tarafından ele alınmıştır (Peter Lerch, 1856). Zazaca'nın, Kürtçe'nin bir lehçesi değil de, başlıbaşına bir Kuzey-Batı Irani dili olduğunu ilk olarak sistematik araştırmalarını kitaplaştırarak ispatlayan Oskar Mann ve Karl Hadank'tır (Mundarten des Zâzâ. Siverek und Kor). Zazaca üzerine yürütülen araştırma serüveninde son olarak 1998'te yayınlanan iki bilimsel doktora tezi mevcuttur.

Zılfi Selcan: Grammatik der Zaza-Sprache (Nord-Dialekt) (Zaza dilinin grameri, Kuzey lehçesi)
Ludwig Paul: Zazaki. Versuch einer Dialektologie (Zazaca. Bir diyalektoloji denemesi)

Zazaca'ya örnek olacak ilk akla gelen dillerin ise Irani dilleri olması mantıklıdır.

Bir de şiir sunalım...(Zazaca)

ERZINGAN

Erzinganu erzinganu
Je helanik yenu sonu
Ce zalim felek biveso
Tarva gencunu domonunu

Mi siliya paxrene doz kerde
Kulp sana ci darde kerde
Ustune ra seri cile
Ci zana u moru cilede

Pore keze tever verde
Boji dey sari verde
Haq simara düri beru
Bon amay war bive merday

Erzinganu erzinganu
Ne carsiyo ne dukanu
Mi haqe xode tove kerd
Reyna tede bonu nevrazunu

Her turlu farkliliklara, her turlu etnik koken'e ragmen ben...yine de derim ki....hepimiz oncelikle INSANIZ....Kardesiz...

Saygiyla,

Sevda

Kaynak




Zazaca’da bükünlü haldeki ismin çoğul
ve de birinci tekil şahıs zamir son eki –AN

Asmêno Bêwayir

 

Bu yazıda adlardaki -an- veya -a-, -u- çoğul son ekinin ve ayrıca da fiil çekimlerinde birinci tekil şahıs –an(e) sonekinin bir gramer mi yoksa fonetik bir farklılığın sözkonusu olduğudur.

 

Zazaca’nın bir Kürt lehçesini olduğunu savunan çevrelerince Kürtçe sonekidir diye Zazaca’ya da uyarlamaya çalışması yadırganabilir -güdülen yöntemin bilimsel olmadığı kesin- çünkü bilimsel olarak bir dilin başlıbaşına olduğunun ıspatlamış olmasına rağmen, bazıları siyasi çıkarlarından ötürü Zazaca’yı uymayan bir gömleğe sığdırmak istemindeler. Kürtçe’de bükümlü halde çoğul ekinin -an olmasını sadece Kürtçe’ye bağlayanlar şu noktada yanılmaktadır: son ek çoğulu -an- sadece Kürtçe’ye değil, çoğu, belki tüm İrani dillere has bir sonektir! Ona bakarsak, Zazaca’dan ziyade Kuzey-Kürtçesi olan Kurmanci’nin birçok ağzında -an’daki ‘n’ ünsüzü düşmüş, -a kullanılmaktadır.

Buna tutuma tepki olarak kimi yazarlar da çoğul son ekinin Zazaca’da –an olduğunu reddedip, Kürtçe’ye ait olduğunu öne sürmesi de doğru ve bilimsel değildir.

Eski İrani dillerinden yazılı olarak aktarılan tek iki dil Eski-Farsça ve Avesta’da çoğul sonekinin –ānām; Orta-Farsça veya Partça gibi Orta-İrani dillerde de –ān olduğu dilbilimciler tarafınca bilinir[1].

 

Zazaca’nın tüm şiverlerini içeren özellikle bir fonolojik (sesbilim) araştırmanın varolmayışından dolayı ortada sadece insanların dahası kendi şivelerini baza aldıkları bazı iddialar var. Fakat Zazaca hakkında ancak birçok çeşitli şivelerin kıyaslanmasıyla ve de diğer İrani dillerdeki fonolojik (sesbilimsel) ve gramer durumunu da değerlendirilmesiyle daha iyi analiz edilebilip doğru sonuçlara varılır.

 

Çoğul sonekinde, şiveden şiveye farklı varyantlara rastlanılmakta.

Örneğin: „un getir“ (‚un = ardi’ Zazaca’da daima çoğul halde söylenir:

 

ardan bia, ardon bia, ardun bia, arda bia, ardo bira, ardu bia

 

Özellikle Batı-İrani dillerde bilinen ses değişimi, Zazaca’nın farklı ağızlarında da görüldüğü gibi mevcut.

 

Zazaca’da bükümlü halde çoğul ekinin -AN değil de, -A olduğu, N’nin ise koşaç veya iyelik ya da sıfat eki gelirse, bir kaynaştırma harfi olduğu iddiası var. Yani, farklı şivelerde -a , -o veya -u varyantının asıl olduğu öne sürülür:

„ardanê lazuti (mısıri) bia“ „na ğıza ardana ya ki ğıza ardu niya?“

 

Peki neden -a, -o, veya -u diye ses farklılıkları/değişimi var? Zazaca’da -a yalın halde son harf olarak kendi kendine şiveden şiveye değişir mi?

 

Örneklerle başlayalım.

 

Pülümür veya Ovacık’ın bazı şivelerinde, özellikle yaşılardan bu konuşma tarzı bize tanıdık gelir:

a. „posmu’ bena, yena peyser“ (“Biya Phepug” türküsünden)

b. „ez şiyu Erzıngu; dewa Xıdu de uca xo rê amnu bu vırazon“

c. „isu çıtur na çêneke vêsu - têsu ca verdano?“

 

şimdi bu ünlüsü ile biten kelimelerin asıl varyantlarını da bilmekteyiz:

a: poseman, poşeman

b: Erzıngan, ez şiyan(e); Xıdan; amnan; ban; vırazenan

c: insan (Arapça اِنسان); vêsan, têsan (< veyşan - teyşan)

 

„ez şiy-an“, „Xıd-an“ ve „vırazen-an“ sözcüklerin itiraz olabilir; ama, konuşma dilinde yukarda örneklerdeki varyantlar daha sık kullanıldığından ötürü, „ez şiyu, Xıdu“ şekilleri daha da tanıdıktır. Ne var ki örneklerde de gördüğümüz gibi -an ile biten kelimelerin kısa söyleniş şekli -u idir. Aynı şekilde örneğin „Erzıngon“ veya „Erzınga, vêsa, têsa“diye telaffuz eden yöreler var (Mamekiye, Ovacık, Batı-Erzincan vs.).

Fakat hecedeki -u sondan vurguludur ve bazı ağızlarda -n ünsüzü burundan duyulmaktadır da. Mesela Mameki (Tunceli)-Ovacık ağzındaki –(o)n sonekli sözcüklere bakarsak:

“Ez yon bızêkon, hama toy ki yena?”

“Yon” fiilindeki ‘n’, aynen çoğul-bükünlü halde olan ‘bızêkon’ sözcüğündeki ‘n’ ünsüzü gibi telaffuz edilir – yutulur gibi, burundan. İkinci tekil şahısın çekiminde görüldüğü gibi, fiilde bir –n ünsüzü olduğu kesin.

 

Ovacık’taki bazı Kureyşanlıların telaffuz farkı da şu şekilde belirmekte:

“Ez yenan bızêkan, hama toy ki yena?”

Bu ağızdaki –an sonekleri daha da özgün olduğu görülmekte.

 

Zazaca’nın örneğin Palu-Bingöl yöresinde konuşulan kelime örneklerine bir göz atalım:

 

mêmun ume; umnun; nun; bun; insun; şun; imum; sılum; herum; kum; yunlış; Almun ; „ez vuna; mı va“; ardun bia...

(aynı şekilde -on- veya -om- varyantı da vardır (Solhan, Piran vs.)

 

Palo-Bingöl ağzında görüldüğü gibi, tüm -an- veya -am- seslemli kelimlerde A’dan O’ya veya U’ya dönüşmüştür (yabancı kelimler de dahil).

Bu hususta özellikle batı ve merkez İran’da konuşulan Farsça’da da veya Hazar denizi kıyısında konuşulan dillerdeki konuşma dilinde aynı sesdönüşümü mevcut (yazı dilinde ise örneğin „nân“ نان yazılır, söylenişte ise „nûn“ yaygındır).

Beluçi dilinde de (Zazaca’yla aynı altgurupta olan bir kuzey-batı İrani dili) örneğin:

„ben gittim“‘in karşılığı „man şutân“ veya başka yörelerde „man şutô“ idir;

Zazaca’daki „ez şiyan“ veya „ez şiyo(n)“ varyantlarında olduğu gibi, aynı ses değişimi mevcut.

 

Zazaca’nın fonetik yapısıyla, ses değişimleriyle ilgili biri olarak diyebilirim ki; Zazaca’nın hiçbir ağzında -a ünlüsüyle biten bir kelimede -a ünlünün diğer bir şivede başka bir varyantı yoktur, daima -a’dır. Örneğin manga, çêna (keyna) sözcüğünde sondaki -a herzaman yalın halde -a ile söylenir; fakat monga veya munga varyantı da mevcut, ki ses değişimi n’den kaynaklıdır. Yani, bazı irani dillerinde olan özellik, Zazaca’nın ağızlarında da mevcut (en çok Palu-Bingöl ağzı): A ünlüsünden sonra N veya M geldiğinde O veya U’ya dönüşüm.

 

 -A ünlüsünün (vokal)  O’ya veya U’ya dönüşmesi daima ondan sonraki seslerden etkilenmesinden kaynaklıdır: nun (< nan), most (< mast), zof (< zaf), mor (< mar), orebe (< arebe < erebe/ereba < Ar. عَرَبه), boliye (< baliye < beliye/beluye), thom (< tham < Ar. طَعَم)...

 

Verilen örneklerden ve diğer İrani dillerde de çoğul ekinin -ān olduğunun bilinmesiyle, Zazaca’da da yalın halde çoğul son ekinin ve de birinci tekil şahıs zamiri son ekinin aslen -an- olduğu sonucuna varmaktayız. Bükümlü hal çoğul son eki -an, ağızdan ağıza -on, -un veya N ünsüzün de düşmesiyle -a, -o veya -u varyantları vardır.

Bu demektir ki varolan değişim gramatik değil, ağızdan ağıza fonetik bir farklılıktır.

 

Zazaca’daki bükünlü halde birinci tekil kişi adılı (zamiri) mı(n) için de diyebiliriz ki, aslolarak bir n var-ki, bu koşaç ve ilertletilmiş tamlamalarda da belirmekte- fakat hemen hemen tüm Zazaca’nın ağızlarında düşmüştür, sadece koşaç (-dır fiil eki) veya izafe eklendiğinde belirir: „ê mıno“. Ne var ki -an- çoğul soneki ise bazı ağızlarda hala kullanılmaktadır ve de yazı dilinde esas alınması genele hitap eden kollektif yazımda daha anlaşılır olur düşüncesindeyim.

 


[1] Schmitt, Rüdiger: Die iranischen Sprachen in Geschichte und Gegenwart. Reichert Verlag, Wiesbaden 2000.  S.6 ff

Kaynak: http://www.zazaki.de/turkce/coguleki-an.htm


 

Kürtlerin Ermenistan'da yayılması

Nicolai Adontz

"Degerli oryantalist Nicolai Adontz'un 1920 yilinda Ingilizce yayimladigi, "Kurdish Intrusion in to Armenia" baslikli makalesi ( The New Armenia, vol 14 no-1 sayfa 4-6, New York) seksenli yillarin sonunda Iranolog Dr. Garnik Asatirian'in Dersim ve Zazalar üzerine yapmis oldugu çalismalar çerçevesinde tozlu raflardan indirilip ermenice çevirisi yeniden bilim çevrelerinin tartismasina sunulmustur. 1989 yilinda Sako Zulalyan'nin Ermenicesinden Türkçeye çevridigi bu makele maalesef dar bir kesimin elinde tartisilmaksizin dolasmis ama yayinlanmamistir. 85 yil önce N. Adontz'un derin birikimi ile tarihini özetledigi ve yüreginin acisiyla dile getirdigi bu toraklarla ilgili düsünceleri ilgilenenlerin dikkatine sunulur."

I.

Daglik Ermenistan ülkesini egemenlikleri altina almak için kapisan iki rakip ülke, Ingiltere ve Rusya'nin Türklerin Kürt yanlisi siyasetletine göz yumduklarini, aci da olsa kabul etmeliyiz. Ermeniler, Osmanli egemenligine karsi kalkistiklari mücadelede, Türklerin boyundurugu ve zulümunden kurtulabilmek için, Ruslarin yardimci olabilecegini düsleyerek, yüzlerini kuzeye çevirmislerdi. Yüzyillarin etkisiyle Ermeniler de gelisen russeverlik,
Ingiltere'nin gözünde, Asyadaki çikarlarindan dolayi kabullenilmez bir egilimdir. Ingiltere, Ermenilerin Rus karsiti manevralarda kullanilamayacagina
sonunda tamamen ikna olup, agirliklarini Kürtlerden yana koymuslardir. Ayni zamanda, Rusya'nin ittifaki ve dogal yurttasi niteledikleri Ermenilere karsi,
Kütlerin öne sürülmesini öngörmüstür.

Rus yayilmaciligina karsi, Kürdistan'in siyasi bir alet haline dönüstürülmesi fikri, yani "kürdistan karti", Ingiliz elçisi Palker'a aittir. Gerçi halefi, Tailor, 18 Mart 1869 tarihinde kaleme aldigi raporunda; "Kürtlerin de Rusya'ya yönelebileceklerini" öne sürmüs, Palker'in harcini koydugu "kürt karti" için "onaylanamaz ve gerçeklestirilemez" diyerek serh koydugu dogrudur. Bu rapora ragmen, Ingiliz ajanlari Ermenistan da Kürt yanlisi girisimlerini sürdürmüslerdir. Burda, Erzurumdaki elçiliklerini; "Kürdistan Ingiliz Elçiligi" lâkâbiyla andiklarini vurgulamamiz aslinda fazlaliktir. Türkler de kendi paylalarina, haritalarindan "Ermenistan" adini silip yerine Kürdistan yazarak 'ermeni karsiti' siyasetlerini temellendiriyorlardi. Türklerin gelistirdigi,
"Ermenistani yok sayma" siyasetinin Ingilizlerin koruyucu semsiyes altinda gizlenebilmesi, Ermeniler için saskinlik vericiydi. Onaylamadiklari bu tür adimlara karsi Patrikleri araciligi ile seslerini yükseltmeken öte gidemediler.

Ingilizlerin Ermenistan'a düsmanca bakmalarinin asli nedeni olan Ruslar'in Kürtlere yônelik girisimlerini yorumlamak ise mümkün degil. Ruslar Ermenistan'daki mevkilerini saglamlastirmak yerine, bölgede Kûrt kartini öne süren Ingilizlerin etkisini bertaraf etmek için, bu karti ele geçirmeye çalisiyorlar. Rus ajanlari, askeri raportörler, seyahlar bölgede Ermenilerin belirleyici varliklarini yadsiyip, Kürtlerin üstünlüklerinden söz ediyorlardi. Ermenilerin üzerinde yasadiklari topraklarin Ermenistan oldugunu yadsiyor, kitaplarinda ve makalelerinde Kürdistan diye geçiyorlardi. Erzurum ve mahaline 'Kuzey Kürdistan', Bitlis (Van) ve civarina 'Güney Kürdistan' deniyordu. Bunlardan bir kaçi laubaliliklerinde öylesine ileri gitmislerdi ki, Kürtlerin Ermenistan'in asli yerli halki oldugu ve Ermenistan'in ise her zaman Kürtlerin vatani oldugu görüsünü ortaya atip, çirkin siyasetlerine malzeme hazirliyorlar.

II.

Kürtler ne antik ne de ilk çaglarda Ermenistan da tesekkül etmemmisler aksine, Osmanli Türk idaresi zamaninda bu topraklara nakledilmislerdir. Osmanlilar, 1514 Caldiran meydan muharebesinde, henüz tekellerinde bulundurduklari toplar sayesinde, Iran hükümdari Sah Ismail'in güçlerini yenilgiye ugrattiktan sonradir ki Bati Ermenistan'i egemenlik alanlarina dahil olmustur. Iranlilar ve Osmanlilar arasindaki Ermenistan'in bütününü kontrolleri altinda tutabilme mücadelesi, Caldiran muharebesinden sonra da araliksiz sürmüs, sinirlar ise günümüze dek degismez kalmistir.
Bitlis'in yerlisi, bölgeyi iyi taniyan Kürt Molla Idris, Sultan Selim'in muharebe hazirliklarinda önemli yararliliklar göstermistir. Sultan'in ugruna kalkistigi islerde, ondan beklenilecegi gibi, bölgedeki daginik küçük Kürt asiretlerinin çikarlarini gütmüstür. Iranlilar, Ermenistan'daki egemenliklerini saglamlastirmak için konar-göçer Kürt asiretlerini bölgeden uzaklastirarak basari kazanirken, Osmanli sultanlari Iranlilar'in ilerlemesine engel olacak bir cephe kurmak için tam aksi siyaset izleyip, göçebe Kürt asiretlerine egemelikleri altinda tutabilecekleri topraklar bahsediyorlardi. Molla Idris, Nizip'ten Dersim'e kadar uzanan genis bir eyaleti kontrol ediyordu. Diyar-i bâkir diye anilan eyaleti, Molla Idris 19 sancaga bölmüs, 'eben an cedd' (babadan ogula) hakkiyla sekizini Kürt asiret beylerine birakmisti. Bu Kûrt öncüler, Dicle havzasindaki verimli topraklari özel mülk ya da 'hokümat' edindiler. Sultan Selim, Kürtlerin hizmetlerinden dolayi hediye ettigi yirmi bin Düka altini, Molla Serif Kürt beylerine dagitti. Ayrica yetmis 'Seref Kaftani' (Khalat) ve yetmis mühür, irili ufakli tüm beylerin gönüllerini cezb etmek için ortaliga saçilmisti. Akabinde, bazi Kûrt asiretlerini Erzurum vilayetine nakledince, Ermenistan'in bu yöresindeki ilk Kürt etnik unsurlar belirdi. Mürekkep yalamis olan Idris gibi oglu Abulfazi de, yaptiklari firsatçiliklari yaziya dökmüslerdir. Bugün bizler, onlarin özgün kayitlarindan tarihin bu dönemindeki gelismeleri ögreniyoruz.

1597 yilinda Bitlis'in yöneticisi Sarafettin, Kürt zenginliklerinin tarihini yazdi. Bu eseri, akademisyen ........ 1886 yilinda Saint Petesburg da
"Seref-Nâme" adiyla yayimladi. Fransizca çevirisi ise, bir yil sonra 1887 yilinda Paris'te gün isigina çikti. Kürt tarihçinin bu eseri, ilk milli tarih örneklerinde görülen eksikleri aynen barindirmaktadir. Kronolojik tarihsel konularin eksikliginden kaynaklanan bosluklar, hayali yaradilis ôyküleriyle sakinilmaksizin doldurulmustur. Herhangi bir sülalenin dogusunu kanitlamak için farazi rakamlar en eski zamanlarla karsilanmis, kayitli tarih olmadigi gibi, olaylarin geçtigi yüzyillar da belirtilmemistir. Kimi zavalli Kürt asiretleriyle, önemli tarihsel kisilikler arasinda hayali akrabaliklar kurulup, asiret boylarindan bir kaçi ilk halifelerin torunlari olarak sayilir. Sarafettin, iddialarina kanit diye mitolojik destanlara basvurur. Ne var ki, bu destanlarin ayrintili incelemesi yapildiginda, destanlardaki kisiliklerin, soy adlarinin halk dilindeki etimolojik yapisi üzerine kuruldugunu görmekteyiz. Binaenaleyh, destanlarin bizzat eserin yazari tarafindan uydurulmus olma ihtimali su yüzüne çikiyor. Ne vakit zamane tarihçi, uyduruk dogus öykülerinden, içi bos tahminlerden, Kürt beyleriyle ilgili somut verilere geçmesi gerekiyor, o vakt; eski çaglardan süzülüp Selim ve Idris dönemine konmasi gerekiyor. Timur döneminde otaya çikmis, Van ve Bitlis yöresindeki hanedanlar disinda, Dicle boylarina kosullanmis asiretlerin istisnasiz tümünün teskkülü 15. yüzyilin sonu 16. yüzyilin basina, Osmanli-Iran savaslari dönemine denk düser. Van ve Bitlis deki egemen sülalelere gelince, atalarinin Kürtler oldugu tartismalidir. Tarihçi Sarafettin geçmisini arastirirken atalarinin damarlarindaki kani Araplara ya da Kürtlere degil 'Ermenilere' baglayabilecek daha fazla dayanaga sahipti. "Dersim Kürtleri" olarak anilan Dujigler'in dogus meselesi de ayni sekilde incelenmelidir. Hasili, Dujigleri Kürtlerin hanesine kaydedenler dahi onlari temiz Kürt olarak kabullenmiyorlar. Kürt tarihçi, bütün bu egemen beyliklerin adlarini verirken Dersim'den Diyarbekir'e dek uzayan bölgede yasayan ahaliden bir kelime dahi söz etmiyor. Bu sancaklarin beyleri Kürt oldugu için ahalinin Kürt sayilmasi hangi akla hizmettir?

III.

Yeni sancak beylerinin ceddlerince isgal edilmis eyaletlerde oldugu gibi, Ermenistan'in diger bölgelerinde de, Osmanli-Iran çarpismasindan önce Türkmensahlar'in akarabalari, Akkoyunlu ve Karakoyunlu beyler hüküm sürmekteydiler. Bu beyler, mogollarin gelisinden önce bölgeyi idare eden Ishanlarin (*) sürdürücüleriydiler. Hatta Ishanlarin önemli kismi varliklarini, Timur'un saldirilarina dek korumustu.

Selçuklu akincilar, Daglik Ermenistan' akmaya basladiklarinda, Bizans Imparatorlugu bu zorlu düsmani karsisinda sanki daha baska çare kalmamis gibi, Ermeni kiraliklarini ve egemen hanedanlari Firatin batisina, Küçük Hayk'a (**) dogru, Firat boyunca yeni bir cephe açmak amaciyla sürmüstür. Bir yandan Sivas'tan Adana'ya, diger yandan Dersim'den Urfa'ya uzanan Ermeni komutanlarin kontrolündeki burçlardan olusmus iki savunma hatti kurumustur. Van bölgesindeki Artzruniler, Bizans'in kontrölüne biraktiklari topraklar karsiliginda, Sivas'tan Firat'a uzanan genis arazinin zilliyet hakkini edinmislerdi. Ani'deki Bakraduniler, Ligan'a simdiki Maras sancagi içinde kalan bölgeye, Kars'taki Bakraduniler ise Klikya'nin vadilerine yerlestiler. Artzrunilerin Tornavan kolu, Tarsus, Adana, Mersin bölgesinde belirdiler. Pahlavilerin bir kolu, Kesan Malatya sancagina yerlesti. Firat-Dicle arasidaki bölgeyi bir baska kol kontrölüne almisti? Urfa zaten Ermeni hükümdarlarin egemenligi altindaydi. Öteyandan, Bizans Imp. 9. yüzyilda acimazis katliamlarla sindirdigi Paulakianlar'in (Paulitiens, Pavlikler diye de anilirlar) torunlari, Dersim mahalinde özerkliklerini koruyorlardi. Bütün bu irili ufakli feodal beyler mogollarin rüzgar gibi engellenemez saldirilari karsisinda sindirildiler. Timur'un firtinali seferi de, mogol beyliklerini de yerlerinden ederken, savasci Türkmen boylarina zemini hazirladi. 15. yy da Ak ve Karakoyunlu beyler Ermenistan'da soylarina has kayitsizlik ve gönülsüzlükle hüküm sürdüler.

IV.

Ermenilerin yasadigi topraklardaki yönetici beylerin kimligindeki degisiklik, feodal üretim iliskilerindeki yapisal çarpiklik, ayni zamanda etnik temelde etkilenmeye yol açti mi? Üst yapidaki tahrifat acaba alt yapiya da yansidi mi? Etnik yapinin bazi, Mogollarin egemenliginde mogolasmadi. Ne de Türkmen beyleri zamaninda Türkmenlesti. Yönetim Kürt beylerine devredildiginde de Ermenistan Kürtlesmedi. Yerlesik çalisan toplumun temel unsurunu Ermeniler olusturuyordu, hali hazirda Ermeniler olusturmaktadir.

Uygar dünyada agirligi olan hiç bir ülke yalnizca daglar, vadiler, akarsulardan mütesekkil degildir. Her bir ülke tabî görüntüsünün yanisira manevi özelliklere de haizdir. Manevi nitelikler birini digerinden ayirir. Realitede, manevi etkenler âmâ tabîatin artiklari olmayip, insanin yaratici özgün çalismasinin ebedilesen eserleridir. Zihinsel üretkenligin vûcuda tahavvül etmesi (dönüsmesi), kültürlerinin ulastigi düzeyin disavurumudur.Bu ruh kime aittir? Ya da ne zamandan beri bu ruh ait oldugu bedenden kopmustur? Bu bedenin yaratici isçileri ve mirasçilari kimlerdir?

Ermenistan, insanin üretken gücünün labaratuari olarak Ermani idi ve Ermeni olarak da kalmaya devam ediyor. Ermenistan, Ermeninin elleriyle insan için yapilmis barinaklarin kendisidir. Diger bütün geler geçerler bu topraklarda konaklayacaklari hanlar aramaislar, kültürel zenginligini har vurup harman savurmuslar. Kimileri geçici misafir olmus, bazilari alinyazilarinin degismezligiyle savaçi birimler olmaktan öteye geçememis, bir kismi onlara egemenlik sunuldugu halde yagmalamaktan, yakip yikmaktan usanmamislardir. Bunlardan hiç biri manevi bir miras ya da kültürel yapi birakmamislardir. Ne bir Türkmen, ne bir Kürt bu ülkenin mimari sanatsal zenginligine katki olabilecek tek bir tas bile koymamistir.

Mimarinin görkemli yapilari saraylar, kaleler, kiliseler ve vanklar (manastir) inanç ve sabirla islendikleri daglarin oyuklarinda çogalip, çevrelerine kültürel zenginligin isigini saçmis eserler, bugün tozlarin arasina gömülüdürler. Fakat onlarin ruhlari yikintilar arasinda yasiyor, geçmisin gölgeleri göz nuruyla yontulmus taslarin arasinda araliksiz dolanmaktadirlar. O gölgeler ki, her an vücut bulmaya hazirdirlar.

Ermeni halkinin Ermenistan'i "yikintilar arasinda oturan genç kiz" halinde canlandirip simgelestirmeleri yerindedir. Calismanin ruhu ve yikinti halindeki kültürel miras, Kürt çobanlarin sürülerinden daha fazla yakismiyor mu bu ülkeye? Ermenistan'in bütün sehirlerindeki Ermeni kiliselerinin ve diger yöredekilerin girisine mimari zevkten yoksun minareler dikildiginde, ermeni kimligini yitiriyor mu? Ermenistan, gelismis medeni bir ülke olarak bütün bir organizmadir. Onun yüregindeki en güçlü vuruslar ve en derin soluklar ermenidir. Yasayan bir organizm olarak Ermenistan geçmisinden ve geleceginden vaazgeçemez. O yarali, sürekli kan kaybediyor olabilir. Ama henüz katledememislerdir. Yaralarini iyilestirmek, agrilarini dindirmek, közden canli atese dönüstürmek siyasi tabiplerin borcudur.

Yüzyillardir Ermenistan'in yanip tutusan, bagimsizlik askini görememek, Ermenistan'in canli vücudundaki karmasik etnik uru bahane ederek onu yok saymak, siyasilerin isledikleri suçtur. 'Ermeni Sorunu'u yarim yüzyildir süründürdükleri ve kanli bir rejimin çizmeleri altinda, bu topraklara tamamen yabanci düsman unsurlarin, vücudunda yayilmasina izin verdikleri için, bütün o diplomatlar yargilanmalidir.


Notlar:
*- Ermeni kiraliklarinin ve hanedanlarin Bizans Imp.'nun karariyla sürülmesinin ardindan beliren yerel yönetim otoriteleridir.
**- Küçük Hayk, Firatin bati kiyilarindan Sivasa, güneyde Malatya'ya kadar uzanan bölgeye verilen addir. Bu bölgenin ahalisinin önemli kesimi dogudan beslenen Ermeniler olmasina ragmen, bati merkezli yönetimlerce idare edilmisitir

Archive Librairie Scrupule

Çeviri: Sako Zulalyan



Ben de Zazaca isterim


Mahsun Kırmızıgül

Ortakları, borçları, kavgaları ve boynu bükük havaları ile bir Mahsun Kırmızıgül’ümüz vardı artık. “Alem buysa kral benim” dediği günden beri, hep birilerine küs olduğunu, hep birileri tarafından ezildiğini anlatmaya çalıştı. Bir ara “Kardeşlik Türküsü”nü çığırıp ortamı yumuşatmak istemiş, olmayınca da sözü delikanlılığa getirip ‘yıkılmadım ayaktayım’ gibi bir psikolojik savaşa girişmişti. En çok fotoğrafı Hilmi Topaloğlu, Özcan Deniz, Alişan ve Küçük Onur’la çektirmiş, en çok kavgayı da İbrahim Tatlıses ve Mustafa Topaloğlu’yla yaşamıştı. Prestij'i daha fazla yıpratmaktansa ortaklıktan ayrılmayı düşünmüş, yapacağı son albümü de ‘ahde vefa’ tadında ayrıldığı firmasına hibe etmişti. İşte hibe edilen bu albümün jelatini geçtiğimiz günlerde Unkapanı’nda açılmış, yine Mahsun Kırmızıgül’ümüz bütün dedikodularıyla magazin sayfalarının göbeğine yerleşmişti. “Yüzyılın türküleri” de nereden çıkmıştı şimdi? Türkülerin tuttuğunu fark eden Mahsun, yoksa uyanık davranmış ve bir çırpıda türkü albümü mü çıkarmıştı: “Konu türkü ve özellikle de klasik türküler olunca insanlar ilk defa türkü okuduğumu zannettiler, ben hep türkü söyledim zaten, beste türkü, türküden sayılmıyor mu yani! ‘Kardeşlik Türküsü’ adı üstünde, türküydü zaten, ‘mihriban’ da pop değildi herhalde. Albümlerimin bir çoğu türküydü; ama bu son albüm klasik türkülerden olunca insanlar ‘Mahsun türküye tekrar döndü.’ dediler.”

Türküye dönmemiş mi diyelim?

İnsanlara türkü deyince akla ne geliyor biliyormusun; böyle belli bir tarihin süzgecinden geçmiş, eskiden beri bilinen, herkes tarafından söylenen. Daha hiç türkü yapmayalım o zaman. Türkünün revaçta olduğu ise yanlış bence, televizyonda bazı söylenenleri dinliyorum, yok kardeşim, türkü en kötü günlerini yaşıyor. Güzel türküler ne zamandı biliyor musun?

Bilmiyorum!

80’li yıllar en güzel yıllardı. Arif Sağ, Musa Eroğlu’nun kasetleri vardı. Her yerde çok felaket satıyordu. Ben bu işi yapan birisiyim, neyin nasıl sattığını çok iyi biliyorum. Daha sonra Yavuz Bingöl gibi isimler çıktı sırasıyla. Türkü barlar açıldı diye, türkü en iyi çağını yaşıyor demek yanlış olur. 

En kötü döneme rastlayan ‘Yüzyılın Türküleri’ nasıl gidiyor?

14 günlük satışlar ortada, her yerde bir numara. Bu kaseti çok satsın veya az satsın diye yapmadım. Beni mutlu etsin diye yaptım, bir çok kişiye hediye ettim. Gelen e–maillere bakıyorum, çok enteresan insanlardan çok ilginç yorumlar geliyor. Hepsi olumlu.

Her şey olumlu ama fotoğraflar da boynunu bükmekten vazgeçmiyorsun!
Evet, ne güzel işte, beni tanıtan bir şey. Herkesin kendini tanıtan bir duruşu olmalı, bu da benim duruşum.

Hep böyle boynu bükük, hüzünlü olmak zorunda mısın?

Hüzün benim diğer adım, aslında. Hüzünlü bir insanım yani. Sevgi üzerine, sevda üzerine çok şey yazdım. Ama bunların hiçbirinde öldüm, bittim, kahroldum, yandım yok. İnsanlar doğup büyüdükleri yerleri unutamıyorlar. Özlemler varki, biz de bunları malzeme yapıyoruz. 'Yıkılmadım ayaktayım' mesela, insana özgüven veren bir eserdi. Sözlerinde insanların yaşama karşı direnmelerini, kavgalar içinde yıkılmamak gerektiğini anlatan bir eser. 

Yıkılmadığınızı kabul ettik diyelim, sizi yıkmaya çalışanlar kimdi?

Ben de herkes gibi bu ülkede yaşadığım için, bütün millet ne yaşadıysa bende onu yaşadım. 

Şirketinizden, ortaklarınızdan, rakiplerinizden, arkadaşlarınızdan bahsetmiştim!

Şirketimden ayrılma noktasın da her şeyi onlara bıraktım, yapacağım ilk albümü de onlara hediye edecektim. Yeter ki ayrılayım şu işten, yeterki şu iş bitsin! Ben Doğu'dan geldim, onlar Karadeniz'den; diyeti benim ödemem gerektiğine karar verildi, bende ödedim. Ama dostluklarımız, her şeyimiz bitti orda. Onu da göze aldılar demek ki; onların seçtikleri maddiyattı, maneviyat değil. Yolları açık olsun...

Artık yapımcılık düşünmüyor musun?

Şu an düşünmüyorum; ama müzik dünyasında bu işi herkesden daha iyi yaparım. 

Prestij Müzik nerden nereye geldi gördünüz, ama ortaklarım arasındaki sürtüşmeler, farklı hayaller ve ticareti benim bilmememden olmadı. Şimdiyse öğrendim, o da benim 10 milyon dolarıma mal oldu.
Acısını çıkarıyorsundur umarım!

Kendime zaman ayırmaya çalışıyorum, acısını böyle çıkarıyorum. Gazetede genel müdür olsaydın kendine zaman ayıramazdın, muhabirlik yapıyorsun hafta sonlarını değerlendiriyorsun, gazetenin başında olsaydın o gazetenin çok satması için çok çabalardın. Ben de öyleydim yani, şimdi rahatım. Dün akşam top oynadım mesela, sinemaya gidiyorum, dalıyorum. Hiç bir zaman 1–1,5 ay tatil yapmadım, kısmet olursa bu yaz ilk defa yapacağım.

Hep mutsuzdun yani!

Türkiye’de insanlar konuşmadan bir yere gelemiyorlar, gerçek bu. Hayat birilerine saldırmaksa, saldırganlıkla bu işler fazla ileri gidemez. Ben aksi yönde gidiyorum, hiç kimseye kötü söz söylemiyorum, bana söyleyebildikleri kadar söylesinler, her zaman onların yüz adım önündeyim. Benim hakkımda kötü ya da iyi konuşan gerçekten sanatçıysa çıkıp cevap vermem. Mesela Fazıl Say, Arif Sağ bir şey söylese ‘söylesinler’ derim. Çok farklı olan insanlar tanıyorum gerçek hayatta, sana anlatamam. Ama ekrandan farklı yansıyorlar, halkta bunları seviyor, üzülüyorum.

Mahsun Kırmızıgül de belki böyledir?

Şimdi beni kendi yerine koy sen; Anadolu’dan gelmişsin, burada yılların geçmiş, konservatuvar köşelerine gitmişsin, az buçuk mürekkep yalamışsın, bu işin eğitimini almışsın, müzik dünyasında büyük mücadelen olmuş. Derken müzik dünyasına yeni biri 'merhaba' diyor, ikinci gün sana saldırıyor. Bir de magazincilerin birçoğu bu konuda ahlaksız davranıyor. Mesela; 23 Nisan nedeniyle sokak çocuklarını toplamışlar, bende davetliyim, magazinci arkadaş bana soru sormaları için çocukları çalıştırmış, bir parça çocuğa sordurulacak sorular mı onlar kardeşim! 

Türkiye’de ‘değiştim’ rüzgarları esiyor, sende ‘değiştim’ diyorsun, değişmek bir zorunluluk mu artık?

Kahveci Mahsun’un düşüncesiyle sanatçı Mahsun’un düşüncesi ayrı olmalı tabii. Kahveci Mahsun’un bütün derdi ekmeğidir, namusudur. Değişmek zorundasın; evrensel boyutlarda düşünmen lazım, insanlara farklı gözle bakmak, toplumun sorunlarıyla ilgilenmek zorundasın; kahveci Mahsun niye ilgilensin ki bunlarla, işi gücü ekmek derdi olurdu o adamın!

Rahatça ‘Kürtüm’ diyenlerdensin. Şu günlerde ‘Kürtçe televizyon’ konusu tartışılıyor. Nasıl bakıyorsun bu olaya?

Bence olaya yanlış bakıyorlar, kendi açımdan ben farklı düşünüyorum. Evet, ülkede farklı dillerde yayın yapan bir kanalın olması gerekiyor. Benim annem ‘Zazaca’ biliyor, ben de kürtçeyi(Kırmanço) iyi konuşamıyorum ama ‘Zazaca’yı iyi konuşuyorum. Kürtçe yayın yaparlarsa izlerim ama ben de ‘zazaca’ isterim.

Devletin çekindiği de bu zaten, şimdiden başladı desene!

Yok canım, tamam kürtçe yayın yapılsın ama zazaca da koysunlar kardeşim; ülke de 20 milyon Kürt var deniliyor; ama bunların %30'zu Zaza. Yani zazaca kürtçe değil, insanlar bunu yanlış biliyorlar. Zazaca farklı bir dil. 

Nasıl olacak peki?

Bunlar problem değil, aşmak gerekiyor. Belli saatlerde Kürtçe(Kırmanço), belli saatlerde de Zazaca. Hatta Çerkezce bile yapılsın ama Rumca yayın yapılmasın!

Senin bakış açından yola çıkarak söylüyorum, rumların televizyon hakkı yok mu?

Rumlar da cihaz takıp, Yunanistan kanallarını izlesinler. Orada 30–35 tane kanal var. Önemli olan televizyon kanalları olmayan etnik gruplar. Bu insanları mutlu etmek gerekiyor.

Zaza Tv’de program yaparsın artık!

Zazaca program yapmam. Çünkü beni insanlar Türkçe ile tanıdılar.

Diyarbakır'da yaşamak istiyorum

Düşünsene Zaza Tv’deki magazin programlarını, nasıl komik olur değil mi? Hele kim rüküş, kim iyi giyinmiş bölümü; herkes gülmekten kırılır herhalde. Ben gülmekten izleyemem herhalde. Ama o kültürün insanları nasıl mutlu olurlar anlatamam.

Annemin ayağını türbelerden kesene kadar neler çektim bilemezsin. ‘Ev türbe’ diyorum ona. ‘Duayı burada et.’ diyorum. Annemle en çok Yaşar Nuri hoca ile ilgili tartışıyoruz, ben ilgiyle izliyorum, annem karşı çıkıyor, onun dediklerini kabul etmiyor Onun için iyi şeyler düşünmüyor; ama sanki yavaş yavaş ısınıyor gibi.

Annem her akşam evlenmem için baskı yapıyor, annemle birlikte yaşıyorum, güzel bir diyaloğumuz var. Her akşam namaz kılarken, ‘Oğlum evlen artık, yaşlanıyorsun, çoluk çocuğa karış.’ diyor.

Bugün Türkiye’de sanatçıların çoğu ilkokul mezunu ama çıkıp konuşmaya başladılar mı mangalda kül bırakmıyorlar; sanırsın ki Boğaziçi’nden ya da Harvard’dan mezun olmuş. Tamam Aşık Veysel üniversite mi okudu diyeceksin; ama onlar istisna, çok farklıydı o zaman. Neşat Ertaş’lar bu işi yaptığı zaman iş bir bakıma babadan oğula geçiyordu!

Üç abim de, İstanbul’a çok gelmek istediler. Ben getirtmedim, burası çok tehlikeli, toplam 11 çocukları var. Ben de üç-dört çocuk istiyorum, ama nasıl olacak bilmiyorum. Açık sözlüyümdür, işim burada olmasa Diyarbakır’da yaşarım. 

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/2002/04/29/turkuaz/dosya.htm

 

 

Japon Dilbilimci Kojima Goisi ile Laz Dili hakkında bir Söyleşi

 Ropörtaj: Ismail Avci Bucaklisi

                           04.10. 2004

 I. A. Bucaklisi: Dil nedir? Dilin sosyolojik ve siyasi tanimi nedir?
K. GOISI:
Siyasal ve sosyolojik açidan dil, lehçe, sive, agiz ve konusma tarzi gibi birçok terim var. Bunlarin farki sadece sosyolojik ve siyasaldir. Bilimsel olarak aralarinda bir fark yoktur. Yazilmis, bugüne kadar yazilmamis, kelime hazinesi zengin ya da zayif, yöresel ya da bir ülkede resmi bir dil olabilir. sonuçta hepsi dildir.
{mostip}Bir köyde konusulan dil olsa da her dilin muhakkak bir grameri vardir, yazilmamis olsa bile.{/mostip}

I. A. Bucaklisi:
Geçmiste yaptiginiz çalismalar nelerdir, bilgi verir misiniz?
K. GOISI:
1970 ve 1980 senelerinde, Türkiye içinde Kürtçe ve Zazaca hakkinda arastirma yaptim. Ayni zamanda Çerkezce denilen diller üzerinde arastirmam var. Hepsi alan arastirmasidir.
I. A. Bucaklisi:
Kaç yildir dilbilimle ugrasiyorsunuz?
K. GOISI:
30-32 yildir diyebilirim. Ögrenciligimden beri dilbilimle ugrasiyorum.
I. A. Bucaklisi:
En çok hangi diller üzerinde çalismalar yaptiniz?
K. GOISI:
Türkiye’de Zazaca üzerinde, ayrica Endozya’da Batak dili üzerinde alan arastirmalarim oldu.
I. A. Bucaklisi:
Türkiye’deki çalismalariniz hangi diller üzerinde yogunlasti, çalismalarinizdan çikardiginiz sonuç nedir?
K. GOISI:
1970 ve 1980’lerde yaptigim alan çalismasina göre Zazaca ve Kürtçe’nin ayri diller oldugunu tespit ettim.
I. A. Bucaklisi:
1970-80 yillarinda Lazca üzerinde çalismiyordunuz degil mi?
K. GOISI:
Hayir, Lazca’nin var oldugunu biliyordum ama bu yöreye gelme firsatim olmadi. 1986 senesinde Lazca’yi ögrenmek istemistim. Fakat bu, o dönemin siyasi konjonktüründen dolayi gerçeklesmedi.
I. A. Bucaklisi:
Lazca hakkinda çalismaya nasil karar verdiniz, sizi buna yönlendiren etken ne oldu?
K. GOISI:
Lazca ile ilgili yazilmis eserler var. Ancak bunlarin yetesiz oldugunu gördüm. Bu çalismalar, özellikle fonojoji ve gramatik olarak yetersiz. Onun için kendim gelip bölgede alan arastirmasi yapmak istedim.
I. A. Bucaklisi:
Laz dili ile ilgili yapilan çalismalari bilimsellik yönünden nasil buluyorsunuz?
K. GOISI:
Bu çalismalari yeterince bilimsel bulmuyorum.
I. A. Bucaklisi:
Niko Maar ve George Dumézil’in çalismalarini incelediniz mi?
K. GOISI:
Evet inceledim.
I. A. Bucaklisi:
Bu iki akademisyeni nasil degerlendiriyorsunuz?
K. GOISI:
O çaga göre çok iyi çalismalar yapmislar. Ancak, bu çalismalarda ‘her sey’ net degil. Çünkü o zamanki dilbilim metodlari bugün için artik geçerli degildir.
I. A. Bucaklisi:
Su anda Lazca ile hangi düzeyde ilgileniyorsunuz?
K. GOISI:
Lazca’nin bugünkü halini ögrenmek istiyorum. Yöresel farklar var, bütün dillerde oldugu gibi... Onun için Pazar, Ardesen, Findikli, Çamlihemsin, Arhavi ve Hopa’ya kadar gittim. Her ilçede birkaç gün kaldim. Oradaki yöresel farkliliklari anlamaya çalistim. En çok gramer bakimindan hangi yörenin farklilik gösterdigini görmek istedim.
I. A. Bucaklisi: Su siralar Lazca üzerinde yürüttügünüz alan çalismasi hangi konuda yogunlasiyor?
K. GOISI:
Fiil çekimi, cümle kurulusu, isimlerin ergatif [/k hali], datif [/s hali] ve nominatif [yalin hali] durumlari üzerinde yogunlastim.
I. A. Bucaklisi:
Çerkezce olarak bilinen diller ile ilgili çalismalar yürüttügünüzü söylediniz. Bu diller hakkindaki görüsleriniz nelerdir?
K. GOISI:
Çerkez dilleri ile Lazca’nin benzerligini mi ifade ediyorsunuz?
I. A. Bucaklisi:
Sizce var mi böyle bir benzerlik?
K. GOISI:
Benzerlik var; fonolojik bakimdan. p ile p’ , 3 ile 3’, ç ile ç’ seslerinin ayri ses, fonem olmasidir. Ondan sonra fiil çekimi bakimindan bir fiilin hem öznesinin hem nesnesinin uyumlu olmasi ki bunlarda Kafkas dillerinin ortak özelligidir. Yalniz bu tür benzerliklerin olmasi Çerkezce ile Lazca’nin ayni kökenden geldigi anlamina gelmez.
I. A. Bucaklisi:
Kafkas dilleri hakkindaki genel degerlendirmeniz nedir?
K. GOISI:
Kuzey-Dogu Kafkas dillerinin “bir dil grubu” olup olmadigini halen bilmiyoruz. Çalismalar devam etmektedir. Kuzey-Bati Kafkas dilleri yine ayni durumda. Bir grup mu, birkaç grup mu bilmiyoruz halen. Güney-Bati Kafkas dilleri grubu yani Lazca, Megrelce, Svanca ve Gürcüce’nin ayni grubu olusturdugu, ayni kökenden geldigi ispatlanmistir. Bu konudaki kaynaklari okudum. Çok inandirici bilgiler var.
I. A. Bucaklisi:
Lazca, Megrelce, Svanca ve Gürcüce’yi ayni dil grubu olarak degerlendiriyorsunuz. Peki, bu dil grubunun dilbilimdeki adi nedir?
K. GOISI:
Güney-Bati Kafkas dil grubu..
I. A. Bucaklisi:
Gürcü literatüründe bu dillerin olusturdugu gruba Kartveluri dilleri denilmektedir. Bu adlandirmayi dilbilimsel açidan dogru buluyor musunuz?
K. GOISI:
Hayir. “Kartvelo” Gürcüce’nin “Gürcüce” adidir. Digerlerine “Kartveluri” adini vermek yanlistir. Örnek vereyim; bugün Avrupa’da konusulan Fransizca, Portekizce, Italyanca, Ispanyolca vs.‘ye Latin dilleri deniliyor. Bunlara Fransiz dilleri denilmez, Italyan dilleri de denilmez... Bir grup adinin bu grubun içindeki bir dilin adiyla ayni olmamasi lazim. Baska bir örnek vereyim; Rusça, Polenezce, Çekçe, Slovakça, Sirpça... Bunlara Islav dilleri deniliyor. Bunlara Hirvat dilleri ya da Bulgar dilleri demek yanlistir.
I. A. Bucaklisi:
Yani Lazca’nin durumu da bu örnektekilerle aynidir diyorsunuz?
K. GOISI:
Evet. Yani Güney-Bati Kafkas dillerine Laz dilleri demek yanlistir. Gürcü dilleri demek yine yanlistir.
I. A. Bucaklisi:
Türkiye’deki diller hakkinda yaptiginiz çalismalari yayimladiniz mi?
K. GOISI:
Japonya’da yayimladim. Dil ansiklopedisinde makaleler halinde ve bir kitap olarak yayimladim.
I. A. Bucaklisi:
Türkiye’de konusulan diller hakkinda yapilan çalismalari takip ediyor musunuz?
K. GOISI:
Türkiye içindeki çalismalar mi?
I. A. Bucaklisi:
Evet. Dil, kültürle ilgili çalismalar...
K. GOISI:
Hayir.
I. A. Bucaklisi:
Niçin?
K. GOISI:
1970’lerde yapilan birkaç çalismayi inceledim. Ve bunlarda bilimsel bir yön bulamadim. Içinde bilimsel yazilardan çok siyasal yazilar vardi.
I. A. Bucaklisi:
Yani Türkiye’de su anda Lazca, Çerkezce, Kürtçe... hakkinda çalismalar yürütülüyor, yayinlar çikariliyor. Bunlarin yetersince bilimsel olmadigini mi söylüyorsunuz?
K. GOISI:
Evet. Bence bilimsel degil.
I. A. Bucaklisi:
Bugün kullandigimiz “Latin kökenli Laz alfabesi”ni nasil degerlendiriyor sunuz?
K. GOISI:
Fonolojik bakimdan çok iyi diyebilirim. Yalniz bilimsel açidan bir harf eksik. Ben bir harf fazla kullaniyorum. Bu w harfidir. Makwali ya da makvali kelimesinin yazilisi örnek olabilir. yöresel farkliliklari belirtmek için bunu kullanmak zorundayim. Yalniz bu harf degisikliginin fonoloji bakimindan bir anlami yok.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’yi gramatik açidan nasil degerlendiriyor sunuz?
K. GOISI:
Çok inginç. Isimler için mesela; bir cümlede öznenin üç durumu var: birincisi yalin hali: (Hasan-i), ikincisi ergatif hali (Hasani-k) ve datif hali (Hasani-s). Fiilin çesidine göre bu üç halden biri geliyor.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’da fiillerin pasif (edilgen) durumu var mi?
K. GOISI:
Bence yok. Türkçe’nin edilgen haline benzer bir sey var. Ama sadece uzaktan benziyor. Birinin tarafindan yapilmis, yazilmis, edilmis... öyle bir sey yok.
I. A. Bucaklisi:
Sizce Lazca’da fiilde edilgen yapinin bulunmamasi nasil bir durumdur?
K. GOISI:
Olmamasi dogaldir. Çünkü Lazca diger Kafkas dilleri gibi ergatif cümle kurulusu olan bir dildir. Bu durumda edilgen yapinin ne yeri var, ne de lüzumu.. Yani edilgen yapinin olmamasi bir dilin zayif oldugunu göstermiyor.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’daki siveler hakkinda ne söylenebilir?
K. GOISI:
Lazca bütün dillerde oldugu gibi yöre yöre, köy köy degisiyor. Bu gayet dogaldir. Böyle olmayan hiçbir dil yoktur. Kendi çalismalarima göre gramer bakimindan Ardesen ve Çamlihemsin sivesinin çok özel bir durumu oldugunu gördüm. Diger bölgelerde; Pazar’da oldun, Findikli ve daha doguda olsun ergatif, datif cümle kuruluslari var. Ancak Ardesen ve Çamlihemsin’de bu kaybolmustur. Bu özel bir durum oluyor. Ondan sonra fiil çekimi olarak üçüncü sahis tekili gösteren -ors, -oms, -ams, -ums, -ir gibi ekler Ardesen sivesinde oy, ay, iy oluyor. Bir örnek: mç’ima mç’ims yerine mç’ima mç’iy; cari imxos yerine cari imxoy gibi... Üçüncü sahis çogul geçmis zamani diger sivelerde -s geliyor: oç’k’omes, Ardesen agzinda bu osk’omey haline gelmis. Bu durumda hem gramer, hem fonoloji bakimindan Ardesen sivesinin özel bir yeri var.
I. A. Bucaklisi:
Megrelce ile Lazca iki ayri dil midir, yoksa ikisi tek bir dilin farkli siveleri midir?
K. GOISI:
Bence her ikisi de siyasi bir degerlendirmedir. Hem iki dil olarak görmek mümkün, hem de birini sive olarak görmek mümkün. Çünkü dil, bir küme degil bir“bulutsu”dur. Siniri hiçbir zaman belli olmuyor. Dilbilim açisindan Laz ve Megrel dil bulutsusu vardir. En bilimsel ifade budur. Bulutun var oldugunu biliyoruz. Uzaktan bakinca net gibi, yakindan bakildiginda ise nerden basladigi, nerede bittigi belli olmuyor.
I. A. Bucaklisi:
Ayni seyi Lazca-Gürcüce ya da Megrelce-Gürcüce için de söyleyebilir miyiz?
K. GOISI:
Hayir. Bugünkü halleriyle Lazca ve Megrelce için yaptigimiz degerlendirmeyi Lazca-Gürcüce ya da Megrelce-Gürcüce için diyemeyiz. Ama ayni seyi, yani bulutsu olma durumunu, Sirpça ile Hirvatça, Çekçe ile Slovakça ya da Türkçe ile Azerice hakkinda da söyleyebiliriz. Ayni sey, Lazca-Gürcüce ya da Megrelce-Gürcüce için söylenemez. Ama temel kelime hazinesi ve temel fiillerin çekimine bakarak ayni dil grubundan olduklarini söyleyebiliyoruz.
I. A. Bucaklisi:
Lazca ile Pontiakça’nin [Pontus Rumcasi] arasindaki etkilesim düzeyi nedir?
K. GOISI:
Iliski olarak sadece Pontiakça’dan Lazca’ya girmis tek tek kelimeler var. Sadece kelimeler düzeyindedir bu. Fonoloji ve gramer bakimindan Pontiakça’nin Lazca’ya bir etkisi yoktur. Pazar sivesi Pontiakça’nin etkisinden dolayi aslindan uzaklasmis degildir.
I. A. Bucaklisi:
Türkçe ile Lazca arasindaki etkilesim hangi düzeydedir? Türkçe’den Lazca’ya çok sayida sözcügün geçtigi dogru mudur?
K. GOISI:
Evet dogrudur. Yalniz kelimelerin türüne dikkat etmemiz gerekir. Televizyon, taksi, resmi daire, belediye gibi kelimeler girmis. Lazca bir devletin resmi dili olmadigina göre bu dilde böyle kelimeler zaten bulunmaz. Türkiye içinde konusulduguna göre bu türden kelimelerin Lazca’ya girmesi dogaldir.
I. A. Bucaklisi:
Japonya’da hazirladiginiz bir dil ansiklopedisi var. Bununla ilgili bilgi verir misiniz?
K. GOISI:
120 dilbilimci ekip halinde çalistik. Dünyada var olan 5000’den fazla dil hakkinda bildigimiz kadariyla yazdik. Mümkün oldugunca alan arastirmasi yaparak... Bu mümkün degilse “Filanca dis ülkedeki dilbilimci böyle söylüyor, ama biz gitmedik.” diye açikça belirttik. Lazca’da bunlardan biri. O süreçte Lazca hakkinda alan çalismasi yapmamistik. Onun için “Sovyet zamaninda yapilmis çalismaya göre böyle, George Dumézil’e göre böyledir.” Seklinde yazdik. Ancak Lazca hakkinda yarim sayfa kadar yazabildik.
I. A. Bucaklisi:
Lazca üzerinde alan çalismasi yaparken nasil bir yol izliyor sunuz?
K. GOISI:
Önce Lazlarla dostça iliski kuruyorum. Sonra beni unutup dogal konusmaya geçmelerini bekliyorum. Ondan sonra var oldugu biçimiyle incelemeye basliyorum. Söylenen her seyi tam anlamayabilirim ama o önemli degil. Benim aradigim su: Fiil çekimi olarak, cümle kurulusu olarak yöresel fark nedir?
I. A. Bucaklisi:
Peki Lazca gibi bir dili arastiriken yöntem ne olmalidir?
K. GOISI:
Lazca gibi bir dilin arastirilmasinda sadece bir yöntem vardir. O da dialektolojik alan çalismasi, baska bir metod yoktur.
I. A. Bucaklisi:
Burada [Pazar, Ardesen, Findikli, Arhavi, Hopa, çamlihemsin] yaptiginiz çalismalari nasil degerlendirmeyi düsünüyorsunuz?
K. GOISI:
En kisa zamanda makale haline getirmek istiyorum. Mesela Kafkasya Yazilari diye bir dergi var Türkiye’de. Bu dergide Türkçe yazip yayimlayabilirsem çok memnun olurum. Olmazsa ya Fransa’da Fransizca –çünkü Fransa’da oturuyorum- ya da Japonya’da Japonca olarak yayimlayacagim ileride. Ama Lazlar için Türkçe yazmam daha faydali olacak.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’nin bugünkü durumunu nasil degerlendiriyor sunuz?
K. GOISI:
Bugün Lazca hizla kaybolmak üzere. Lazca’yi çok iyi bilen büyükler çocuklarina, torunlarina Lazca’yi ögretmiyor. Yüzde yüz öyle degil ama büyük çogunlugun öyle oldugunu gördüm. Yanilmiyorsam bundan 40-50 sene sonra Lazca unutulmus bir dil haline gelebilir. Ben bir dilbilimci olarak bütün dillerin yasamasini istiyorum. Ancak bir dili yasatacak olanlar o dili anadili olarak konusanlardir. Disardan gelenler bir dilin yasamasi için yardimci olabilirler ancak o dili yasatamazlar.
I. A. Bucaklisi:
Ne yapilabilir böyle bir durumda?
K. GOISI:
Lazca’yi yasatmak isteyen birileri varsa ki bu Lazlar arasinda ya da disinda birileri olabilir, evde, sokakta çocuklarla Lazca konusmak gerekir. Lazca ögreteyim diye özel bir çabaya gerek yok. Sadece normal olarak, dogal olarak çocuklarla Lazca konusulmasi yeterlidir. Anne-babasi ile çocuk, kardesleri ile çocuk... birbirleriyle Lazca konusurlarsa Lazca’nin kaybolmasinin önüne geçilmis olur.
I. A. Bucaklisi:
Bu basit ama etkili bir tedavi sanirim.
K. GOISI:
Evet. Ve tabi ki Lazca ile Türkçe’yi iki ayri dil olarak konusmak, yani birbirine karistirmamak gerekir. Dünyadaki bütün çocuklar iki dilli olabiliyor, geri zekali olsa bile. Hemde iki dilli olan çocuklar daha zeki olabiliyor.

Ayrica, bir taraftan Lazca’nin yasatilmasi için çalismalar yapildigini tespit ettim. Lazca sarki söyleyenler var. Lazca kasetler satiliyor. Bu kasetler çok sayida satiliyorsa ve halk bu sarkilari söylüyorsa yine de Lazca yasayacak demektir.

Su anda Lazca’yi çat-pat konusanlar veya hiç bilmeyenler için kurslar açilirsa, bu dilin yasamasina yardimci olabilir. Çünkü bazi kisiler “Lazca anliyorum ama konusamiyorum.” ya da “Benim çocugum Lazca konustugumda anliyor ama Türkçe cevap veriyor, Lazca’ya dili dönmüyor.” gibi sözler söylüyorlar. Sayet bu kisiler Lazcaögrenmek istiyorsa ve ögretmek isteyenler bulunup bu kisilere Lazca ögretilebilirse bu dil yasayacaktir.
I. A. Bucaklisi: Bu konuyu biraz daha açar misiniz?
K. GOISI: Bildiginiz gibi Isviçre’de 4 resmi dil var; Fransizca, Almanca, Italyanca ve Romanca. Birçok aile iki dil konusuyor. Fransizca ve Almanca gibi. Mesela ev içinde muhakkak Fransizca konusulur, disarda ise muhakkak Almanca konusulur. Bu durumda insanlar tam olarak iki dilli oluyor. Yani anadili iki tane oluyor.
I. A. Bucaklisi: Bir insanin iki anadili olmasi mümkün mudur?
K. GOISI: Tabi, bazen bir insanin üç anadili olmasi da mümkündür.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’da en iyi (!) sive hangisidir?
K. GOISI:
En iyi diye bir sey yoktur. Bu sadece Lazca için geçerli degil. Bütün diller için böyledir. Bütün dillerde yöresel farkliliklar vardir. Her köyde konusulan sive o köye göre güzeldir, dogrudur. Kaba insan konusursa di kaba olur, kibar insan konusursa dil kibar olur. Hepsi dogrudur. Yalniz ortak dil olarak olarak bir yazi dili gelistirilirse suni kurallar olacaktir. O zaman bu kurallara göre dogru ya da yanlis diyebiliriz.
I. A. Bucaklisi:
Lazca sizce yazi dili olma yolunda mi?
K. GOISI:
Olabilir. yalniz Lazlar’in çogunlugu bunu isteyip hem Lazca yazmaya, hemde okumaya baslamalari lazim.
I. A. Bucaklisi:
Sizinle doyurucu bir ropörtaj yaptik. Bölgeyi gezmis ve Lazlar’i tanimis biri olarak ben soru sormadan ne söylemek istersiniz?
K. GOISI:
Bu ciddi bir çalismanin ilk adimidir. Baslangiçta burada kaç gün kalabilecegimi bilmiyordum. 1,5 ay kaldim. Artik Lazca’ya asik oldum. Böyle devam edecegim bundan sonra. Seneye yine gelip alan arastirmalarimi sürdürecegim. Artik Lazca üzerinde çalisacagim.
I. A. Bucaklisi:
Bu ropörtaj için çok tesekkür ediyorum. Seneye geldiginizde yine görüselim.
K. GOISI:
Ben tesekkür ederim. Görüselim. Biz’irat.



(1) Kojima Goisi; Tayvan, Filipinler, Endonezya, Malezya, Hindistan, Nepal ve Türkiye gibi ülkelerde konusulan aznüfuslu halk dilleri hakkinda alan arastirmalari yapmis bir dilbilimcidir. Türkiye’de en çok Zazaca, Kirmanci ve Çerkez dilleri üzerine çalisti. 1986 yilindan itibaren Lazca ile ilgilenmeye baslayan Kojima Goisi, 1999 Haziran, Temmuz ve Agustoz aylarini içine alan 1,5 ay süreyle alan arastirmasi yaparak Laz dilinin Fonoloji ve Gramerini inceledi.



Ko
jima Goisi bundan sonraki süreçte Lazca üzerine çalismalarini sürdürmeyi planliyor

Kaynak: http://www.lazebura.net/content/view/49/51/