Amor 1| Amor 2| Amor 3| Amor 4| Amor 5| Amor 6| Amor 7| Amor 8| Amor 9| Amor 10| Amor 11| Amor 12| Amor 13| Amor 14| Amor 15
Redaksiyon| İremet Yayınları| Kormışkan Bülten| Çıme| Forımê Zaza Forımê Piya| Enstütiyê Zazaki| Radio Zaza| Link| Tabloyê zıwani| Nuşteyê newey

ZazaPress'in Web Sitesine Hos Geldiniz

Bu sayfanın kuruluş amacı Zaza dilinin korunmasını, geliştirilmesini ve illerlemesini sağlamak içindir. Bu gerekçeden dolayı, sitemizdeki yazıların ağırlıklı bölümü Zazacadır. İsveççe, İngilizce ve Türkçe olan makale ve yazılar enfermasyon içeriklidir. Yani Zaza dilinin yaşadığı zorlukları ve engelleri kamaoyuna duyurmaktır. Zazacanın, yazım diline dönüştürülmersinin tarihi 15-20 yıl gibi bir süredir.

Dilimiz, Hint-Avrupa dil gurubundan olup Türkiye'nin güneydoğusunda 3-4 milyon nüfuslu bir halk gurubu tarafından konuşulmaktadır.

İndex sayfası, ZazaPress dergisinin şimdiye kadar yayınlanmış tüm sayılarını içermektedir. Derginin ilk sayısı mart 2000'de yayınlandı. Web sitesi ise ocak 2001'de hayata geçti.

ZazaPress dergisinin hedefi ve amacı konuşma dili olan Zazacayı, yazım diline dönüştürmek ve bu yolla Zaza dilinin Zazalar arasında dağılımını sağlamak ve bu yolla diğer tüm halklar gibi kendi diliyle, geçmişiyle gurur duymasını sağlamaktır. Tüm Zazaların, zazacaya hakim olmadığını ve okuma/yazmada zorluk çektiğini biliyoruz.

Umudumuz, siz sitemize uğrayan okuyucumuzun gerekli enfermasyonu elde etmiş olmanızdır. Sitemizde olan her yazıyı anmadığınız bilincindeyiz, eğer sormak istediğiniz konular var ise bize bu zazapress@yahoo.se elektronik posta (e-posta) aracılığıyla ulaşabilirsiniz.



Mitra

Faruk Íremet

Guran
David N.MacKenzie

Etnik kimlik ve Türkiye
Ali Tayyar Önder

Etnik Olarak Kürt Dilinin Rolü
David N.MacKenzie

Etnik yapilanmada Kürt dilinin rolü
David N.MacKenzie

Daylam
V.Minorsky

Zaza ve Gorani dilleri
Joyce Blau

Dimlice'nin Grameri
Terry L.Todd

Hay Siyasal Düsünce Sayfalarindan
Garnik Astarian

Awromani
Åge Meyer Benedictsen

Awromani
Arthur Christensen

Dilimiz Zazaca
Faruk Íremet

Zazaca'nin Tarihsel gelisimi
Prof.Dr.Jost Gippert

Zazaca, Kürtçe ve Farsça Arasindaki Fark
Asmeno Bêwayir

Zazaca’da bükünlü haldeki ismin çoğul
ve de birinci tekil şahıs zamir son eki –AN

Asmeno Bêwayir

Zazalar
Íngvar Svanberg

Zazalar
Sevda

Kütlerin Ermenistan'da yayılması
Nicolai Adontz
çeviri: Sako Zulalyan, Dersim Forumdan aktarilmistir

Ben de Zazaca isterim
Mahsun Kırmızıgül


Japon Dilbilimci Kojima Goisi ile Laz Dili hakkında bir Söyleşi (Zazalarla ilgili)
 
Ropörtaj: Ismail Avci Bucaklisi


Zaza Yurtseverliği
Sait Çiya


Düzen Partileri Çözümü Savaşta Görüyorlar
 Farhat Pak









 

MİTRA – Faruk İremet

Yarın Yayınları

Necatibey Cad. 34/14
Sıhhıye – ANKARA

ISBN: 91–87840–28-6

Dizgi: Suteni Yayıncılık
Baskı: Ekin Matbaacılık
Kapak Resmi: Nuri Can

Ekim 1996




YAZARIN
ÖBÜR KİTAPLARI

1-"Çöl Yağmuru" (şiirler) Falköping 1989
2-"Katliamdan Kaçanlar" (şiirler) Falköping 1990
3-"Rondıkê Çavên Ti (Susuz gözyaşları)" (Zazaca-Kürtçe şiirler) Stockholm 1993
4-"Och i älskades hunger (Ve sevgilinin açlığında)" (İsveç'çe şiirler) Stockholm 1994
5-"Antolojiyê Ozan
ê Swêdi (İsveç Şairler Antolojisi)" (Zazaca, antoloji) Stockholm 1995
6-"Zeritenık (İnce Yürekli)" (Zazaca şiirler) Stockholm 1996
7-"Zonê Ma Zazaki (Dilimiz Zazaca)" (Zazaca-Türkçe-İsveç'çe) Stockholm 1996



*Mitra


Ben bir şairim
yüreğim mahsum çocuk
hiçbir değere satılmamış
ve işte o yüreğin çatal parmaklarıyla
Mitra'nın gözlerinin yuvasından
topladım güneşi
şiirin kalbinin derinliklerine
güneşli ormanın, yeşilliklerini süsledim
işte bu benim sana aşkımdı
ilân-ı aşkın bayraklarında
gülerken Mitra...

*Mitra (Mihtra): Mitolojide, Zerdüş ve Hind-Ari dinlerinin Güneş Tanrısı.


İlâhi dağları

Bu suskun, zehirli gecenin sessizliğinden,
bıçak kaydı usulca
parlayarak, ustaca,
kılıfından faili meçhul

Utanıyordu zaman,
dostların yaşlarını silen ellerde
ayyaş içki kokan gecenin, nane kokmaz nefesi
meyhane yalnızlıklarında...duman...izmarit
kalaylıydı yüreğimin potası
damarımın kan fışkıran rafinerlerinde
Fırat'a dökülen kanımızdı adak,
puşt itirafçı gecede.

Sevmen, Flinta sevmesi
el değmemiş ilahî dağlarıdır

Munzur'dur, Nemrud'tur, Cudi'dir
bu topraklarda muskalı yetimler emziren.

Güneşi de, ayı da,
okyanus görmedi buralarda
ondandır yüzme bilmez.... Boğulur
ay günde, güneş gecede,
değişirken ölüm vakitleri, ilahî dağlarında,
takvim yapraklarının hesabı esk
iyor
soyu-sopu belli değil çünkü
her ölüm faili meçhuldür.


* Sin

Haran'ın sulak ana rahmini
süzerek Dicle, Fırat'tan
gümüş renkli bir gecede
Sin'e adaklarla sundum
birde ustura görmemiş
bir gelin yüzü armağan
sızıların, engeli yolların
kurumayan çiçeklerin
-sevdan-
aşkın olacak, yitirilmeyen
seni belkide unutacaklar
tarih kitaplarından silinmeyen.

Rahminde döllensin diye
sana,
ölüm tarihli bir coğrafya
armağan etmeye utanırım
Sin, güzelliği sana bıraktım
ölümden armağan mı olur?
Varuna taşarken döl yatağında

*Sin: Haran'ın ve Keldanilerin ay tanrısı. (Sin/Sim/Sêm: Zazacada gümüş ve gümüş rengine verilen ad.
*Varuna: Deniz tanrısı. Zazacada, kelime olarak "Varuna"ya benzeyen şu kelime vardır. "Varan vareno" yağmur yağıyor.


Kaçak sevda

Neden içimi eze
r, bu yalnızlık
sarılır bana, kırgın durgunluğumda
bu durgunluk hayat-î bir olay
sevgisiz bir mahkumiyet.

Bulutların arasından süzüldüm
yağmurlarla ıslattım üşüyen ellerimi
derdimi sorma bana
onları kendi yalnızlığımda
bir içim su ile temizledim
ve öy
le teslim ettim sana, gönlümü...

Sen benden,
bir de,
sevda dolu bir resim çizmemi bekliyordun
unutmadım, biliyorum beklediğini
ama arzularımı sormadın
Onlar ki bir katliamın nefes borusunda
dolgun bir hayattı.
Yani çüzümsüz
yani köşe-bucaksız.

Hünerli
gözlerinde,
Gizli bir kaçak sevdaya tutuldum
usta ellerimdir saçlarını okşayan
bu ellerim kırıla
duvaksız bir zulümdür bana.

Koynumda oynattığım.
kaçak mahkumiyet,
bana ihanettedir,
Fırat'ın kanlı suyunda,
abdessizdir ölümü.


Koza

Kısrak.... kısır,
çam kozası.

Çakır-keyif zulmün
çakıl taşları
gül baharında yenik.

Düğüm
zincir zincir musallat
kalıplarında
döküm yarası yüreğim
bu hasret
zehir-zıkkım
cevapsız.

Ne yapar can pazarında
bu uyanış
ölüm,
karanlık
ziftli
görmedi şafağın gül yüzünü
sen dok
undukça bu vücut titrek
gel dokun...
yanı başıma.

Haykırışlar uykularımı bozar
Ne karanlıklar eskitti, bende ki bu yürek
henüz ayrılık çalmadan kapıyı
gel dokun
gözlerimden siliver
okşa...


Yenilmez yazgı


Göz bebeklerime terkedilen
ölüm korkusu titreti
r,
bir de, biryerlerde kaybolmanın korkusu
yitip gitmenin.

Bugün sizleri,
çocuk masallarında anımsadım dostlarım
kırgın değildi içinizdeki isyan
yenik değildiniz.

Sizleri anmakla,
yeni bir dünya’nın resmini
çizmeye çalıştım sınırsız, olmadı...
Herşey
çocuk masallarında
anlatılanlar gibi değildi
bu değil miydi yakılmasına sebep
*Giordano Bruno'nun.

Bu ne yenilmez yangındır
bu ne de yenilmez bir yazgı
bu ne yenilmez bir isyan
bu ne sevgidir güldürür
direndikçe direnen.

Burası sessizlikler ormanı
sess
izlerin,
yeniklerin ormanı
adları unutulan yeni masallarda
yabancılar diyarı.

*Giordano Bruno: Dünya'nın yuvarlaklığını ve güneş sistemi teorisini savunduğu için
Enginisizyon mahkemesi tarafından diri diri yakıldı



Ve sevgilinin açlığında...

-l-

Saba
hın,
sevinç dolu haykırışlarını arıyorum
aynadaki kendimde
veya inleyişlerini Van Gölünün.
Yine öyle kusursuz,
bir yaz sevinci taşıyorum gönlümde.
Duyumsuyorum gözlerimle,
gece bir felaket yaşıyor
ve ben koynunda duyumsamalarımın
çatlatarak yumurta zarımı

güneşsiz vakitten uçmaya hazırlanıyorum
tüysüz,
hazırlıksız kanatlarımla.

Yazım gençliğini yaşıyor gönlüm
yazın boyun eğmeden karanlıklara
olan isyanını yaşıyor gönlüm,
gönlüm seni yaşıyor,
sen rüyalarımda saklısın
ben, aynada kendimle seyirdeşim
seninl
e baş-başayız,
bakışmamızda,
öpüşmemizde,
sevişmemizde,
yalnızız.

Çocukluk hatıralarımdan,
Zara teyzeyi anımsıyorum
nedense?
Çocukluk hatıralarımı aralayarak
gelişiyorum koynunda zamanın bugün.

-ll-

Çaldılar benden,
çocukluk hatıralarımı,
gizli bir şey
i kalmadı artık
anlattığın masalların,
söylediğin yasak ninnilerin
her şey geride kaldı,
çalınan...hatıralarımda Zara teyze.

Günlerden,güneşli bir gün,damdan dama atlayarak
sana ulaşmışveavluda ki,üzüm asmalarının altında oturarak
suskun bakışmıştık.
Bugü
n nedense?
Masallarını özlüyorum,
o ahşap ekmek fırınınızı
çaldığım çörekleri,bir deseni düşünüyorum
Zara teyze...Senin hakında son bildiğim
Siverek´ten Izmir´e göçtüğündür.
Orada da koruyor musun asma ağaçlarını
yoksa benim gibi kendini yorgun mu hisediy
orsun?
Kimbilir belki de,masallarını dinleyecek torun sahibisindir
Babam kendi torunlarını göremedi,
annem belki de korkusundandır,
bizi zorluyor,
torunlarını okşamak için.
Seviştiğim kızların ismini,ve sayısını çoktan unuttum
ama ana olacak birini,hâlâ gö
zlerime doyuramadım
Zara teyze...

-lll-

Çiçeklerin ömrü -bir yazlıktır-
güzelliklerini esirgeyemezler ayazından
-Karacadağ´ın
korumak için gençlik aşkımı,
olmayan yavrularımı,
kendime küstürdüm,
ahhh...Ne de korkunç,
yorgun,
aynada ki sırdaşımın gözleri
.

Ne isim verelim sebepsiz ayrılığımıza?
yeni isimler mi bulalım,
yeni aşklarımıza?
Yoksa yeniden kaçalım mı,
sebepsiz felsefik korkularımızdan?

Ne medetler beklentisindeydik...
Oysa kara kısrak doğurana,
güvercin yumurtasına küsmüş.
Kuzu çekmiş dudaklarını kuru memeden
ve çiçekler süslemiyor artık
eskisi gibi,
vazolarımı.

Tüyleri çekilmiş,
kanatsız bir yüreğe sahibim artık
ahhh...Ne seviyorum seni,
felsefik korkularıma inat...

-lV-

Bu kadar sabahı olmayan sayfalardan
bu kadar çürümüşlükten,
bu kadar
kofluktan,
yinede umut yaşatmasını,
ve baba olmasını unutmadım.

Bir yaz sevinci saklı,
kuş ötüşmelerinde
nehir kenarında
ağaçların gölgelerinden
gemi seslerinden ürkerek,
dalgalandı mısralarımda
rüzgarda arkadaşımın ak saçları
öyle açık soyunmuş ki gökyüzü
atmış sütyenlerini
ve bir yaprakla gizliyor arını
oysa ki, bakmaya hiçte heveslenmemiştim.

O ar,
o utangaçlık beni de sardı
ama yine de taşıyorsun rahminde
benim utangaçlığımdan bir döl
ve nedense,
ölüme mahkum edilmiş
yasak,
hayali ilişkiler.

-V-

zbebeklerinde çıplak bir hayatı
arsızlığa börmeden
aşkların en güzeli olan
yasak aşkımı dudaklarından öpüyorum
dudaklarım,
kaldırdığın sarhoş bardaklarda tutuklu.

Ne sarhoş olmayı,
ne de hatıralarımda unutulmayı...
Ne gözlerinde ağlamayı,
ne de unutmayı a
rzuladım.
Ağlama,
ne olursun...
gözyaşların beni yakmasın
saniyeden çok az,
bir göçerlik kaldı
ayazına seher vaktinin.

-Vl-

Ben bir gencim Alah'ına kadar
vatanını seven
vatanı sevgisiz,
seheri sahipsiz,
kınalı keklikleri vurulan.

Bir daha utanmadan
söy
leyeyim mi?
Ahhh...Ne seviyorum seni,
vurgun yemiş vatansızlığım.

Birileri senden gizlice
beni saklı sorarsa!
alnımdan öp beni
ki,
unutmayayım
öpüşünün sebebini.

-Vll-

Zara teyze,
anam,
babam,
hatıralar,
sevilen her şey şimdi
acıda birer hayaldir.

Ama
yine de inadınayız
suyu çekilen ırmaklarda,
volkan patlamalarının.

Bu bir yeniliktir gözümün nuru
şimdi masallar yiğitlerle yazılıyor,
kaçaklar sınırsızdır artık,
kalemler yiğit birer antoloji...

Asmalar koruklandı,
hatıralar mayalandı,
gözyaşları yakmıy
or artık,
umut, yaşıyor güzelim.
Umut,
çaldığım çörekler,
aralanan çocukluk hatıralarımda,
o da bir vatandı
kanayannnn...
Yiğitlerin yarasında
ve sevgilinin açlığında...

(13-26). 5. 1992 Uppsala-Stockholm


Yoksun


Kapımı vurmuşlar
açan olmamış
beni sormuşlar
yoktum
burdayım
seninleyim
sen yoksun.


Ama eskitme...

Özlemlerimi sakla,
sende kalsın.
Uykuya dalmış yıldızlı bir günde
geçerken alırım.
Ama eskitme...

Ben çığlıklarında,
günü karanlık bir yolcuyum
ve terim,
demir kapıların,
mayınların eseridir.
Al sakla,
sende kalsın şafağı gönlümün,
ama eskitme...

Vahşi isteklerimde,
sıkılan sıcak mermileri kucaklamak,
avuçlarımla gediğini tıkadığım yaram
ölümcül değil, yaslanma
acılarımı değil
sevinçlerimi sakla sende kalsın,
yorgun ayaklarımla,
geçerken b
ir gün,
Alırım senden,
ama eskitme...

Bir gün,
bir kuşun,
sürgün kanatlarında
yaşı geçmiş
yorgun bir sonbahar görürsen,
sana bıraktığım,
gelipte alamadığım
sevinçlerimi salıver
sen bakışlarını sakla,
ama eskitme...

Ne kadar uzak,
ne kadar yakındır,
seviş
memiş çıplak
ıslak dudaklarımızda -fermanı-
gelenekler,
görenekler
ve ahlak dersleri zamanın,
bir de zincirlerle
tam tamına bağlı olduğumuz
utangaç yüzlü tebessümler
sakla sende kalsın,
kız utangaçlığı,
gizli isteklerimle süzülüp geçersem bir gün,
kadın ko
kulu saçlarına dokunup,
ter kokan yastığından ben alırım
ama eskitme...

Ellerimin dönüşü saçlarına,
yakındır.
Yakındır özlemleri patlayışlarımın
Mayın sırtında hasretim çıplak
kafeste yaralı...
Notalarını fısıldıyorum kulaklarına
ülkesizliğimin...
Sakla k
orkularımı,
sende kalsın,
ama eskitme...

Onlar unuttular veya vuramadılar sınırlarını,
sınırları kaçak, ivmesiz düşüncelerime
sevi heyecanlı, ürkek
mayının çıplak sırtına her bastıkça
telörgülerle, ölüm kaldı ödünç
ellerim titrek, tut ellerimi...
korkumu
saklıyor yüreğin, korkum ölümü
sevi, hasrette ülkesiz
sakla sende kalsın
bu ülkesiz Zaza yüreğim
ama eskitme...

18.02.1992 Stockholm


Her şey görecelidir.

Kobayların arasında
bir sen vardın
bir de caminin önünden
yaka-paça getirilen Azad
dünyadan habersiz lokantacının çırağı
peşkiri ile meşgul
oyun bozulmasın diye birinci şubede,
bir de ben vardım
yazılmıştı piyesler
bizlerle oynayanlar ne de ustaydı
-Everthing is relative-

Açık-saçık bir tablo önünde
savrulan fırçanın telleri arasından
Eyfel kulesi,
Di
yarbakır’dan görülecekmiş gibi
oysaki poz verenlerin kişiliği gizli
hani nerede ayakkabı boyacısı Azad’ın
lokantacı çırağının,
senin,
benim,
hani nerede ressamın gözyaşları
-Everthing is relative-

Kup-kuruydu
soğuk.
Güçsüzdü parmakları
haykırışları sesiz
di gecenin .
“Çek ellerini“ bile diyemedi çırak
ve bu kelime yoktu piyeste
timsah gözyaşları dökenler
ne de ustaydı oyunlarında
-Everthing is relative-

Gözlerinde yıldız,
gözlerinde ateş kadeh tokuşturuyor
aylı bir gecede,
karda izler kalıyor,
yürünen zem
in,
ne kadarda gizli,
saklı gecelerde.
Sabahın gelişiyle tılsımlayan yağmur
saniyenin binde biri,
bir filizlenme ile,
göz kapaklarında isyan ediyor
yorgunluğuna inat çekilen sancıların,
davetsiz sürüklenir ayaklar,
bedenden habersiz.
Bir ana yorgunluğu,
g
özlerinden belli
salar beşiğini
zindan kapılarının
-Everthing is relative-
-Her şey görecelidir.-


Aşkımın katilleri

Genişçe bir alana iniverdi -karanlık-
ve ışığı mahküm edildi
-gülen yüzlerin-
ne de, yalnızlık şarkıları ezberliyor
-notaların ustası-
ve elimdeki vazoda,
balık sırt üstü yüzüyor,
yalnızlık...
Odamda
ve odam akşamdan kalma dağınık
kanaryamın kanatları yolunmuş.

sesim mazi olur,
boşluğa karışır kimseler duymayınca.
Mezar taşlarının ne güzelligi var?
Nedir, yaşamı güzel yapan?
Acılar, haykı
rışlar mı...ahhhh?

Seni,
isteklerimin zıddına sevdim
-isteklerinin zıddına-
Yeter...
Yetmez mi, beyinlerde ki kölelik zinciri?
Belki, bir yerlerde birileri,
dertlerini yeniyor yalnızlığı ile,
ve belki de,
bir bardak şarapta
oynatıyor
muhteşem
erotik...

Kim tıkadı gözleri, kapakların ardına,
hangi usta yaptı da saldı -açık-saçık-
ve kimdir ağlatıyor usta icadı,
-karanlıklarda-
sazımın akordunu?.

Karanlık inmiş genişçe bir alana
-muhatapsız-
dünya’yı yerleştirmiştim sapanıma
ve fırlatıverdim
uçsuz-bucaksı
z diyarları dolaştı elden ele
ne yeni bir atlı,
Ne de yar gördü atımın yelesi -ardından-.
Ellerime bakma,
koynumda hâlâ başkasının sıcaklığı var
ve dudaklarım sünnetsiz,
öpüyor gülleri ardından.
Söyle bana ne olursun,
süvarilerin mezarda ne işi var?

Zamanın katillerini arıyorum
-yitik zamanın-
bir de yenik süvariler,
ve fosilleşmiş felsefenin katillerini...
Ama ben,
yolunu-yordamını arandıkça,
aranıyor...
Aşkımın katilleri.
Sapanımda ki dünya ile açık-saçık
gitarımın akordu
oynuyor muhteşem
bir erotik...

(5-9).01.1992



Yitik zaman


Çocuk sevinçli el sallayışlar
ne kadar temizdi
ve yalansızdı
her utangaç gülüşme.

Özleyişler,
bekleyişler ilticacı
hasrettik oysa
ve basit değildi
ateş çevresinde
sahil kutlamaları
* “ormanda çıplak“.

Simgesiz derinliklerde boğulur
üstadı katil
yarım yamalak
ezgisiz.
Bir ressam çizebilir mi kendini
-aynasız-
bir palyaço gülebilir mi kendine
oysa ki çığrını aşmış, geriye kalan
-güler bir yüz-
çıplaklığı koynumda gizlenen
susamış bir buket
sabırsız bir yürek
kaldı ortada üryan
...
Çıplak bardak ardından
kalemim utandı birden
kırıldı ucu.

Birileri sevincimi çaldı
yoksa ben mi yitirdim biryerlerde
zevki yok artık gülüşmelerin
birileri çalıverdi benden
yaşanmayan yıllarımı.

Yorgun memelerini
çocuklar emmiyor artık
ve analık sevgi
si tatmıyor -göğüslerin-
hani bu şiirin neresinde saklı
yaşanmayan yıllar
-ve-
yitik zamanı ömrümüzün.

*Picasso’nun tablosundan
“ormanda çıplak“



Mülteci sevgi


Mülteci bir sevgi ile sevebilmek seni
kurgubilim bir rüya
çıplak gözlerimde canlanan
kızgın bir fırtınaydı saçların
ve ben dudaklarında,
her öpücükte,
mülteci sevgisi ile
çocuk yüzlü bir bahardım.

Kuyruksuzdu uçurtmam
kanatları yolunmuş posta kuşlarının
ilk verilen çiçekler çoktan kurumuş
neydi baharı yaşamın?

Başlar önde,
eller cepte,
paltol
arın yakaları kalkık
ve sokaklardan sessizce süzülüyoruz
dostlarımın saçlarına çoktan aklar düştü
benimkiler dökülmekte.

Suların içinde gülleri yaktılar,
kanattılar toprağın anlını
ne vahşi isteklerim oldu -yine de-
sen uzanmış,
sevişiyorken kitaplarınla.


Bir darbeydi,
beyin hücrelerinin savaşı
bir darbeydi mülteci bir sevda ile -sevişmek-
toprağın kokusu yenik değildi patlamalara
sevişmemizden kirlenmemişti
kitapların sayfaları
zaman yitikti sevgilim,
sen emzirirken sütsüz memelerinle
v a t a n ı.....


Bahar...

Saklama, benim isteklerim onlar
ve ellerimi uzatıyorum sana,
kullan onları sicim gibi,
tırmanırsın belki,
gökyüzüne.
işine yaramaz acılarım,
toplama,
bırak yerde kalsın
yarım yatalak.
Karda üşümez gecem,
şafağı ağlamaz,
ufukta ürperişler, yarına kayıyor zamansız
sen, bahar özlemiyle, karda sıcak bir öpücük
sanat özlemli bir bahar
zaman özlemlerimin çeşmesi,
dört iklim
çöl ayazıdır boyanan
düşlere dalmış,
notasız ürpermeleri kollarımın.

yalnızlığımın düşüne geceleri dalarım
ve çok uzun sürer düşlerim İskandinavya’da
ama, yinede koyuvermedim kendimi,
çocuklarla şarkılar yazdım, dilimin üstüne
ve yalattım çiçeklere...
Bir onlar biliyor,
nasıl hüzünlenirim -baharda-
ve sevdalanırım gizlice.

Baharı, işkencede eriyen karlarla
karanfiller isyan ediyord
u
ve sen saklıyordun kitabının arasında
son bir öpücüğü duvaksız.

Dün gece loş salonların birinde,
iki bardak biradan,
sayısız yudum aldım,
yaşlı gitaristin eşliğinde
ve bu gece,
ölesiye seni düşünüyorum
ölesiye...

Bu gece, bu kent,
beni gözlüyor.
ben
,
bu gece,
bu kentle söyleşiyorum
yumulu gözkapaklarımda
acı biber tohumu, çiçek açıyor
sessizlik delikanlı,
deli-dolu bir bahar.

Ben bir arkeoloğum bu şehirde,
bir şair,
ve sen,
bir ressam,
zamanı saklamasını bilen
-baharda, hünerli bir el-
ahhhh...
Ne
seviyorum seni...


Üşümeden dokunabilseydim.

Kar yağdı gece boyu
süzülerek,
çıplaklığından gecenin....
Soğuk bir rüzgar esiyordu doğudan,
sabah güneşi, ışınlarına aldırmadan,
dışarda,
kartopacı oynuyor çocuklar,
-kayıyorlar-
mimiklerinde,
sevecen,
bahar yüzlü güneşler taşıyorlar.

Çocuklar karda oynuyor, anaaaa...
Bir çocuk gibi,
ben de oynamak isterdim
-oynayabilseydim-

Geçmişi uzak,
gelecegi yakın,
Dünyada her güzelligin bir anlamı var
ve herşeyin de bir güzelliği.

Karın altında canlı bir yaşam
martı
gülüşmelerinde,
gülüşmeleridir...
beyaz özlemlerle süzülen.
Ben de süzülebilseydim
sınır boylarına kaçak,
yüreğim sıcak
bir de oynayabilseydim çocuklar gibi
ve
üşümeden,
gülebilseydim mimiklerimle,
utangaç parmaklarımla,
rüzgar iniltilerine,
bir de dokun
abilseydim ana...

Mimiklerinde çocuklar,
güneş taşıyor -mutluluğuma-
Bak işte karlı bugün
ve her mutlulukta, tebessümde,
güzelliklerin bir anlamı var....

4.2.1992-Uppsala



Kızma bana...( Babamın anısına...)

Sevginin,
Ölümün suskunluğundan
tüneller yaptık aramızda,
ucu şafakla aydınlanan
-ölüm çukurları sessiz-
Çiçekler açınca -tomurcuklar-
gökkuşağının türküsünü
melodilendirdiler,
suskunluğunda,
karanlık gecenin.

Bir yanın zindan mahkümü karanlık
sevgi, kanatlanan maviliklerde
bir yürek davası,
zyaşlarının mateminden,
açtı tomurcuklar,
yenik düşer mi -sevgi-
ölümün suskunluğunda?

Sevmek,
kanlı dudak nemi
kuru dudaklarımda,
gözlerimden süzülen,
baygınlık dansıydı -dokunmamız-

Bir gül nasıl açar bilir misin?
Veya nasıl kurur sabah çiğiyle?
Ve nasıl yalnızlık sarar karanlık geceyi?
işte onların hüznüyle,
seni yarattım gönlümde, bir fırtına gibi.

Binlercesinden kopan,
seher yeli yükseklerden,
bir kar tanesi gibi beyaz
sonbaharın kuru dallarından
bir melankoliyle süzülen
sayfalardan siliniyormuş gib
i
hayal olan -bizden ne isteniliyor,
yabancılaşan bir tanrı mı-?
kasırgan değil mi ki,
diyardan, diyara, bana esip gelen,
bir fırtına, bir hüzün -yalnızlığın-.

Sana kuru yapraklardan,
bir de doğum günü hediyesi yaptım
Sana seher yeliyle esip gelsin
diye s
evgim,
sana torunlar gönderemedim diye,
kızma bana
seni özmesinler diye yalnızlığında,
ağlamasınlar, seni....
Bir efsane gibi hatırlasınlar diye
kasırgalaşan yağmur taneleri ile
kendimi ıslattım
gözyaşlarımla,
ahhh...Vakitsizdir,
zamanı yoktur ölümün...



Bir tutkudur...


Bir müzik sesi uzakta, senden
çoktandır bir yanık yazgı
-hayal-
tutuşturur sessiz alabildiğince
kokusu toprağının...

Senden,
öyle uzak küskün
utanırım arsızlığından
-acının-
nefret etmek yiğitlik mi?
her nefes alışımda,
senin,
toprağın kokusu
tutuşturur yalnız.
Derdim artar anlatamam
hasret ne acı....
Utanırım, sevgi yalnız karşı durur
-cephede-
tüm pisliklerine inat dünyanın.

Bir melodi rüzgarı
senden, bana esen -umut-
çoktandır öyle sessizliğe
boğar beni,
duyduğum hasret.

Bir küfü
r,
bin haykırış,
çatlak dudaklarımdan dökülen
-unutulmayan umut.-

Öyle alıngan ki,
küskünlük
hırçındı sevişmemiz
silahın namlusu bakire.

Sev beni, senden uzakta olsam.
Sev beni, hırçınca utanmaksızın.
Sev beni, insanların dillerinde
küfürde olsam.
Sev be
ni, seni sevdiğim kadar.

Bir tutkudur alıp başını gidiyor
bir tutkudur baş edemediğimiz
bir tutkudur, silahın bakire namlusu
bir tutkudur, müzik sesiyle uyanmamız
bir tutkudur -hayal-
rüzgar melodisi ile esip gelen
toprağın kokusu
Öyle çıplak ki sevgi,
ya
lnız karşı durur -cephede-

(20-27).07.1991 Falköping


Süzülen terimdir...


Günaydın nazlı yarim
gözümde buğusu toprağın
dalgalarında yeşilliği ormanın
duygular serin bir yaz gecesi
koynumda bir İsveç güzelinin kıvraklığı
hayal olur gözümde
yalnızlığı gecenin.

Tut ki köründe seherin,
kurtla kuzu ayırt edilemezken
kapılar çalınır usulsuz
-bir soran var elbet-

Ölüm sessizliği koynumda,
sıcak öpücüklerin,
ah...Sen değil misin
bulutların ardında gizlenen
veya gizleyen yaz güneşini
ve gözlerinde yağmur tılsı
mı.
Koynumda sen,
ve ben,
terimle süzülüyorum,
usulsuz kırılan kapımla.

Günaydın sana, nazlı yarim, yavuklum
ayırt edebiliyorsun artık gündüzü, geceden
Edsviken gölünün etrafında suskunlar
ve tokatlayanlar yalnızlığı -ki o da benim.
Oysa sen bir balıksın
Edsviken gölünde
veya savkın göl yüzeyinde süzülen
belki terimle süzülen Van Gölüdür ufkuna
ve sen,
tenimde yağmur tanesi sessizliğiyle süzülen.

Sessizdi notaları Tomaso Albinoni’nin
Corelli uykularımda cermonisiz deli adam
haykırıyor yalnızlığımın notal
arında
ve senin koynundan çıkıyorum usulca
terli, hastalıklı, bir adam ritmi
dizelerimde bana haykıran
gözlerimizde yağmur tılsımı -sessizlik-
geceye karışan ,
isyan haykırışları
ve her kelime patlamaya hazır bomba
ve şiirlerdir patlayan -alnında gecenin-
günaydın geceye,
ateş yakan sancılarla...


Tenimden...

Bir zamanlar hikaye misali,
saklıydı avuçlarımda alev.
Tükenmez yangını, suskunluğumun
olur olmaz yerde,
küskünlüğü hırçınlığının,
zamansız yadigar kaldı,
karanlığı gecenin.

Sanki sevgiden acı olur isyan,
girdabı tıkanmaz asırlık yaranın,
ninnilerle beslendi,
hikayelerle uyutuldu zaman, oysa ki,
karanlıklarda saklı olan ışığı açığa çıkardık
gizli zamanı...
Göz kapaklarımızın ardında,
saklı olan dünyayı, yaşamak için.

Aman, ne de sinsi kör olasıcası -korku-
ıslak tenimden süzülen.
Seni unutum mu sanıyorsun?
Sen hikayesiz gecelerin adamı,
her kemiğinden bir canlı oluştu
karanlık ay gecelerinde
her nefes alışında
bir tuzak, örümcek ağı.

Onur, ayaklar altında,
kalbimin son ateşinin alevlerinden
unutu
lmayacak bir tablo boyaladık
durmayan hırçınlığında gecenin...
Ve sen saklısın,
uykusuz gecelerin sabahlarında,
göz kapaklarının ardında aranan
yeni bir gündür
boyun eğmeyen...


Zeytin çiceği...


Ayrılıp gidersen,
bir gün, ben farkInda olmadan,
benden ayrı düşersen,
uzak diyarlara,
gül... Ağlama sakın.

Sakınırım seni,
soğuktan, sıcaktan,
kurumasın diye dalların,
denizleri taşırım sana avuçlarımla,
ve, gükyüzünde eksik olmasın diye -güneş-
sana şafakları taşırım yüreğimde.

Elbette hızlı bir yol -zaman-
v
e gelip geçmesi...
Farkında değiliz zamanın,
ilerleyen dakikaların, sana yüreğimde,
yaşanılası zamanı getirdim
kurumasın diye, çölde kaktüs.

Yeter gözyaşlarımız,
çekelim gidelim diyarımıza
ayrılıp gidersem zamanı geldiğinde
ay ışığını topla yüreğinle,
ben
im için...

Karanlık odama
bir günün sevincidir kendinle getirdiğin
taze nane kokusu.

Yeni bir yön verdik ırmaklara,
akışına gidişine,
varolmanın geleceğine
fidanlar diktik
rahmindekiyle.
Uzun yaşasın diye, acıda sevgi.

Yasaklamamışız birbirimizden,
se
vgi veya nefreti.
Kaburgalarımız arasında,
taşıdığımız
yüzü sevinçli bir bahardır.

Yüzünü güneşe çevirmiş,
hücremde tek canlı dostum
-yosun-
yakamda takılı zeytin çiçeği.


Çöl yağmuru

Sevdim, sevebildiğim kadar
bir kirpinin okundan,
bir kavganın acısına.
Bir yaslı anadan,
bir yetim çocuğa
yani neyi varsa ağlanacak
bu kokuşmuş dünyanın
korkusundan kaçmayana sevdalandım.

Hani bir yiğitte öyledir
korkmamış
tazedir bileği
tazedir sevda
ilkbaharda filizlenmiş dal.

Bir uzun yoldur
kan sinmiş ve gözyaşları p
atikalarına
hasretine ağlanmaz dersem
yalan olur sözüm
yalan olur sevda
yalan olur
yalan...
İlbaharda filizlenmiş dal.

Sevdim sevebildiğim kadar
evdeki kanaryadan
dağdaki yaban ayısına
filizlenmiş mezar taşından
hücreden görünen ay ışığına
yani neyi varsa
sevilecek
o sevgiden kaçmayana tutuldum.

Yani bir gülde öyledir
tazedir
kıvraktır tomurcuğu
kuraktır geçmiş
filizkıran fırtınasından
arta kalan
çöl yağmuru...


Cansız.


Parmaklarımda bir oyun,
gözlerimde saklı arayışlar
sanki çöl hortumu,
çöl kuyularında saklı,
cansız arayışlar.
Arkasından bakılmayan
bir sisli yolculuk
ve dermansız... Her yol ayrımı.


*Carpe diem (Kardeşim Gafur'a...)

Sanki dünmüş gibi
gözlerimin önünde çocukluğun
ellerinde büyüyen
savunmasız hayvanlarının ardından
tutun yasını, yaşamları katledilen
ellerinden alınan civcivlerinin.
Küçücük yüreğinle korurken onları,
ben farkına varmadan o kadar büyüdün mü
kalemlerimin hırsızı, kitaplarımın katili.
Zaman ne çabukta ömrümüzde göçere çıktı
sakalın, bıyıklarınla bir çocuk değilsin
gök
yüzü gibi sonsuz bir aşka sahipsin artık
tekrarlanmıyor hiçbir şey eskisi gibi
ve unutulmuyor yaşanılan.

Rüyalarını gönderiyorsun bana
bu, aramızda sanki gizli bir yazışma
darmadağınık rüyaların ürkütüyor beni
bağlı ellerimdeki, yağmur tanecikleri
gökkuş
ağından yapılmış, zincirsiz,
yıldızlı gecelerin, saç tokası
incecik sesin yıllarla değişiverdi
belki de ergenliğe bir destek
kırılırken gençlik dalları.
Horatius'un dediği gibi "Carpe diem"
Hala geçmemişken zaman,
yaşamın ölüm kıytısında
bırak nehirlerim
izin arası,
Ağrı Dağı ağıtlar yaksın uzak diyarlarda
Herakles'un ölüm kırallığında.

*Carpe diem: "Günü yakala". Horatius, İ.Ö 65-8, şairin şiirleri aşk ve erotik ağırlıklıdır.


Bu yaşımızda


Baba olamadım bacım
amca olamadım
Dayı oluyorum öyle mi?
Desene,
bizde ufak bir yüreğe
ufacık bir dünyaya sahip olacağız
bu yaşımızda
onu sevginle
hasretimizle büyüt.


Satılmadım

İnsan eseri hiç bir kahpeliğe
boyun eğmedim
satılmadım,
köle olmadım
Kim olduğumu bir ben bilirim
birde benden gururlu
kalemimdeki
isyanımın çocukları
-şiirlerim-


Cepçileri düzenin

Sevmeyi
umudu
hep bildim.
onları,
hep çaldılar benden
usta cepçileri düzenin.
Ama,
hasadı veren toprağı,
yüreğimi unuttular.


Hıdır...

Ondokuz şubat bin dokuzyüz doksanbir
bir dostumdayım.
Bin dokuzyüz yetmiş altı’da,
peşmergelerin en küçüğüymüş
şimdi bir ayağı yok
geride yetim bırakmış, Halabja’da.
Yani sakat anlayacağınız.
Otuzbeş gün sınır demeden,
yol arşınlamış
aç ve susuz
duman hatlarını hiçe sayarak
ve geride,
ailesinden,
yirmidokuz ölü can,
şehit bırakmış.
Hanımı Saddam’ın muhabârat hücrelerinde
-kayıp-
küçük kızından haber yok,
son duyduğu Dahok’ta hapismiş...

Burda halinden memnun mu diye
sormaya gerek yok bence
gözyaşlarından belli özlemi
anlatırken peşmergelik yıllarını...
Ne zor buluyo
rlarmış çiğnenecek
bir lokma ekmeği
ve ne dostça yiyorlarmış
kavgasız,
küsmeksizin...

Bana kızıyor Hıdır,
bana “Hain“ diyor
bana sinirli
kendisine gidip gelmediğim
ve kendisini yalnız bıraktığım için.
Belki de Hıdır haklı!

Değişiklik bir bende mi?
Bir d
e soralım aynı sırrın sırdaşlarına
Unuttular mı diye,
geçen o güzelim günleri...

Hıdır suskun,
bir de aciz yaşamdan,
hatırladıkça,
dağlarda açan kır çiçeklerini...

Evi bir odalı,
yani mutfaksız
sadece bir ocağı
bir de ufacık buzdolabı var.

Bugün günler
den cumartesi,
anlattı bizim Hıdır,
“Yezdi“ olduklarından dolayı
gördükleri baskıyı
bir anlam veremiyordu
kardeşin, kardeşi ezmesine
anlattı,
ben dinledim.
Dostum traktör sürermiş,
kardeşi biçerdöver,
avlusu büyük,
odaları zulalı olan evlerinden
bugünlere
kaçak kalmış
gözyaşları,
hasreti ile Hıdır.

Kızından,
karısından henüz bir haber yok
uzun bir yaşamı bırakmış geride,
hiç korkmamıştı savaştan
şimdi korkuyor yalnızlıktan

(19-25).02.1992 Falköping


Sürgün çiçeği...


Açtın, yalnızlığımda,
rüyalarımda
hayal etmediğim yolları
serdin önüme,
uzak düşerken oralara
yeniden açıverdi kendini
soğuklarla,
dalları kuruyan çiçekler.

Geçiyor farkında olmadan,
yaşanılası zaman.
Bir çiçek ömrü gibi
oysa,
yaşadığımız.

Ayrı dillerde sevdik,
ayrı güzelleri
ve ayrı ülke
lerde yaşadık
vatana duyulan hasreti
yanık bir yürek oysa,
bizimkisi.

Açıverdi,
yalnızlığımda
kurutulan çiçeklerim.
Sonu yok gidişin...
Her kaçışın
bir de sebebi var....
Açınca koynumda,
sürgün çiçeği.

Toprağa her bastıkça
ellerimdeki nasırlı sancı ile
terimi silerim.
Baharında,
ardıçlar
leylak çiçeği,
tomurcuklar açar
ve yalnızlığımda,
hasrete inat,
koynumda sürgün tomurcukları çiçeklenir.


Söyle...Söyle içindekileriutanma,ağırına gitmesinsevgide yenilgi.Seni öyle görmek,acı veriyor içime,beyaz karın,kanla kirletilmesi.Dışarda, bir kar fırtınasıve sis...Ötmüyor kanaryam,ne kadarda can düşmanıçakal gibi uluyan,
tank, palet sesleri.

Kirlenmesin gönlün,
kirlenmesin ellerin,
kirlenmesin sevgi
her tufandan geriye kalan
kirlenmemiş hasret,
duyulan kardeşe.

biz yaşadıkça
Yarın elbette güneşli
binlerin özleminden oluşan
güzel bir gün olacak,
umut...
Hep beraber,
sıcak sevgilerimizde el-ele.

Söyle,
biz duyarız ancak birbirimizi
biz dertleşebiliriz
ancak biz anlarız
anlaşabiliriz
ortak
ve yasaklı dilimizle.

Söyle,
sen söylersen,
ben dinlerim
kardeş sevgisini
senin aziz dilinden
ve sen utanmıyasın diye
sevgiyi anmaya
ve sevmeye yemin ettim
yasaklı dilimizle


Çocuklar...

Dünyayı avuçlarında,
umutla,
bağışlamak istiyor çocuklar
koparılan güllerin,
toprağa bağlı köklerinde,

İşçi elleri
ufacık,
kenar mahelle çocuklarının.
Arıyorlar
bir yenilik,
bir umut,
gelecek için.
Şimdiden yaşıyorlar
erginliğini zamanın
ülkemde çocuklar.

Bu ne iştir akıl almaz
sırlıdır gelecek...
Yolu yordamı bilinmez
hangi akla hizmetti
r bu
hedefini arayan bir sökücü gibi,
bir arayış içinde
nasırlı elleriyle,
ülkemde çocuklar.

Oyuncaklar,
kedi yumağı
panzerler, coplar,
süvari atlıları ile kovalar bizi
gözü dönmüş eli kanlı düşman...
Yinede korkmuyor,
namusun savunucusu , çocuklar.

Benz
emez gül güle,
rengi değişmiş sokak taşlarının
bir sessizlik, yutkunluk,
sarhoş eden çocukları
körpe yüreklerinde.

Umudu yaşatan,
cıvıl cıvıl gözleridir
hele yaşam sevinci,
içlerinden, minnacık yüreklerinden,
eksik olmayan sabit bir parça.
O ufacık eller
iyle, sunarlar,
kızıl gülleri, korkusuz çocuklar.

Ve çocuklardan oluştu,
kadınlar, erkekler.
Onlar bir umut peşinde
biz çözelim diye
ve onlar saklıyor, ufacık yüreklerinde,
savaşlara son verilmiş
koca bir dünya.
onlara biz verelim diye.


Yaman bir buluş...

Yaman bir kedi oyunudur,
saklı olan siperlerde.
Birde hain, ihanet oyunudur,
bekleyen pusularda.

Gariptir, ama suskundur yalnızlık.
Layık görülmeyen, kör kuyulara.
İşbirlikçi tuzağına, hedeftir,
beyaz nergiz çiçekleri.

Bir ateş, bir yangındır
sarmış hasta vücutları.
Ölene çare bulmak ne kadar yaşatır?
Neye yarar, Kime yarar?
Lo beni halimle anlayanlar.

“Suskun insandan çekin“ derler...
Dişini gösteren ısırmazmış.
Nede yaman bir buluştur, vuruştur,
düşündüren kelimeler.

Küfür bilmez, yeni doğan.
Hile
dolanı, kahpe yalanı
Yeniçeri ocağından kalma
yeni bir oyundur bu
uygulamaya konulan
Köy koruyuculuğu.


Nazê...


İçerde,
silen yok.
Dışarda,
don tutuyor gözyaşları
he Nazê.

Bir soğuk,
bir de sis sevdası sarmış
gecenin karanlığını.
Suskunuz oysa
bir suskunluk nöbeti
oysa bizimkisi
böyle mi olacaktı Nazê can.

Geride
bir türkülük şiir bıraktım
sazlar doysun diye
ve arşınlıyorum sokakları
loş sis lambalarının ışığında
ve bir kurşun sesi,
ve bir çığlık ardından,
yine, bir kanunsuz oyun,
kanunları ile ter
tiplenen
yine insan düsüncesinin düşmanları,
can alıyorlar
Nazê.

Havada bir soğukluk,
bir sesizlik sinmiş geceye
limandan kalkıyor son bir gemi
ve ben arkasından baka kalan
bir gurbetçi mülteci.

Geçmişi kıymetli
bir hediye gibi saklıyorum
sevgiliden sun
ulmuş olan zamanı
ve aldı beni senden, bu yol.
Sana bıraktığım,
papatya yapraklarından
tut niyetini.
Kırma,
yolma sana bıraktıklarımı
ve elindeki taze çiçekleri
Nazê...


Ölüm ve yaşam arası

Bir tutkudur içimde,
gecenin, güne dönüşmesi,
sonu var mı,
ölümün?

Sensiz, yollarda eskitiyorum ayakkabılarımı.
Sessiz ve suskunum.
Çiçek ömründe bir tazelik,
hatıralar bana gerek,
kuruyan dallar dökülüyor,
sebebi ne gelen ölümün?

Dün, yarı gece,
pencere kenarına
oturmuştum uyku sersemi
ve düşünüyordum,
insandan n
asıl,
bir ömrün gelip geçtiğini.
Ve nasıl,
kapıya gelipte dayandığını,
ölümün...

Saklama,
gizleme ne olursun
korkudan değil,
fedakâr insanların haykırması
veya içlerinde korkusu
ölümün...

Sınırlar çizilmiş
gecenin,
günle kesiştiği çizgiye...
Ve yaşamla,
arasında ölümün...

Düşünüyorum, yalnızım...
Ve ne kadarda ağrıma gidiyor
kapıyı yüzüme çalması
yaşamın...

İkircikli bir oyun benimkisi.
Yaşantım,
hala bir düğüm
çözülmemiş.
şimdi, neyime yarar
genç ömrüme ölüm...

Genç, bir oyundur hâlâ,
aşk...
gönülleri yaralayan,
karanfil çiçekleri ile
gelen...

Gizli değil,
saklama beni.
Baharın türküsüdür
akasya çiçekleri,
bizi birbirimize
müjdeleyen,
ölüme uzak sevgi


Ardından...

Nereden gelir,
suyu,
toprağın?
Nerede yetişir
bu
güzel çiçekler?
Boynu bükük,
baktılar...
Gidenlerin ardından,
hainler...


Zor

-l-

Böyle, yakın olmak,
doğaldır ki zor sevgili.
Havasını koklamak,
bir onur veriyor,
oysa ki,
bir o kadarda uzaktayız.

Elbette ki,
burukluk bırakıyor içime,
düşünmek seni...
Bir yeniliktir galip gelen,
herşeye rağmen seni düşünmek.

Saat on buçuk, onbir ağustos,
Atina’ya iniyoruz.
Karşılasacağım, hiç görmediğim
ve tanımadığım
halam çocukları ile
bu ne benim,
bu ne de onların hatası
dört parçada,
bir akraba sahibiyiz
yani yılların kan bağlısı.

-ll-

Tanışamıy
acağız korkusu içimde
ve düşünüyorum,
belki onlar tanımaz diye
ve nasıl yaratacağız sıcak
bir sevgi aramızda?

O kadar düşünmeme gerek kalmadı
tanıdık birbirimizi
anlaştığımız elbiselerden
önceden tanıdığım
ve tanımadığım halam çocukları ile.
Tanışmamız b
ir tören gerektirmedi,
hiç de zor olmadı.
Hele yaşamı aynı gözle görmemiz
bir sıcaklık bıraktı içimize,
hiçe saydık daha önce
görüşmemeyi,
tanışmamayı,
dört parçada da
akraba sahibiyiz,
yani yıllarca toprağın yavuklusuyuz.


Yangını sancısız sevgin


Hasr
etinden yangın düşürdüm
yükseğine,
fırtınalı karlı dağların.
Ellerimde,
soğuk,
bir sonbahar ayazı -sancısı-
yüreğimde,
yangını,
sancısız -sevgin-
sürülmemiş torağını sürdün
-gönlümün-
kanatırcasına...

Tırnaklarınla,
acıyı yaratan,
hasretimde,
yangın düş
ürdün yarama
bir bilsen neydi...
Fırtınalı karlı dağlarında
beni yangın yapan
uğruna,
vakitsiz yaşadığım
her saniye sensizdi.

Köşe başları tutulmuş
Hasret -yangın-
Fırtınalarla esip gelen
çarkantılı bir hastalık
ve ısıtma nöbeti
bedenimi titreten.


Sonsuza uçuyorum

Bugün öyle bir zevkliyim ki
Bilmem neden?
İçimden, coşmak gülmek geliyor.
Tozu, dumana,
taşı toprağa katasım geliyor.
Bilmem neden?
Çok zevkliyim bugün
kalbimde ne kin,
gözlerimde ne yaş,
zevkten uçuyorum,
sonsuz maviliklere doğru.
Tüm barışçıl
düşüncelerimle.


Köksüz hüzünlü

Gülerse ellerin
ağlarsa soğuktan parmak uçlarının
hissi tepeleri
cennet kapılarından geri çevrilirse
rüzgara bayrak tutmuş saçların
adım adım
yudum yudum
yağmurda tenimden ıslanır
beni gören gözlerin.

Kırılır pencerende yağmur taneleri
yansır gözlerinde sana tutkun gözlerim

Duymak istemiyorsun
anlamı eskitilmiş
rüzgarda sürgün
deniz dalgası kahkahalarımı...

Anılarımda, gülücüklerin ne sıcak.
Sürgün sevmelerimde
teninde sancak açmış,
parmak uçlarımın hissi tepeleri.

İntihar ederek gözyaşı döker bulutlar
canımı, terinle ıslatarak.

Ne öğrendi terin tenimde
katliama uğrayan,
çırılçıplak,
köksüz,
hüzünlü bir saltanat mı?


Ana yüreği

Gidiyorsam
gözünün yaşını dökme anam
kucak dolusu, özlem dolusu,
mektuplar göndereceğim
arasında belki;
yırtık,
yüzü görünmez bir resmim olacak
sakın gözyaşlarınla süsleme
resmimi içindeki özlem ateşiyle süsle.

Bil ki anam,
gidişte dönüş, dönüşte sevgin vardır.
Özlemlerde, sevgilerde, hasretliklerde,
büyük bir afediş,
anaların yüreklerin
de sevgi,
kayıp edişin efkarı vardır.

Ama sen anam,
oğlunu kayıbedişinin efkarını
oğlunun sevgi ateşiyle birleştir.
Her gidişin bir de dönüş var
toplumunda, aileninde,
direği analardır.
Bir oğlun anasına göndermiş olduğu
yüzü görünmez bir resim gibi.


Yitirmek...

Zamanın yenilmez şahanıyız
ya benden bir yenilik,
ya da bir fırtınadır geride
kasırgaya dönüşen.

Bir kovukta, sıcaklığı aramak,
evde bulduğunu, yarı yolda bırakmak
bir kayıptır geride
acıya dönüşen.

Elbette, kişiyi zamana bırakmak
olgunlaştırır,
zamanı bir kişilikte yitirmek
cefadır yaramıza sunulan,
ki biz, şahanıydık zamanın.

Heee Xalo, unutmak!
unutma, evladıyız bu toprağın,
ve topraktan bir parça.

Bir gizlilik,
bir kaçak tutkusudur içimizde,
hudutlarda,
tel örgülere,
mayınlara,
takılı k
alan
ve kanunudur hudutların
mazileştirmesi, olanı...
Heee Xalo...
Evladıyız toprağın,
oralardan silinmeyen bir parça
ve zamanın yenilmez şahanıyız.


Yarin unuttuğu

Hasretlik bir yandan
ve yanlızlık
ve sevda
ve sen gülüm
budur işte masamda ki
acıdan
sevgiden
ve şaraptan geriye kalan
özleme bıkmış
gözyaşlarım.

Anlatılar acıları
şarkıların dilinde
şarkıların dilinde anlatıldı şiirler
şiirlerki götürür arzuları
taşır sevdalılara.

Acıyı taşır hasret
iki yavuklu gibi
sevdadır hasret
yarin unuttuğu.

Küstü
yüzünü asarak
ne dedim ki ben ona?
Sevgiden yana çekilen çekilmiş
asıl acı buralarda
bilerek bilmeyerek çekilen.


Karlı bir günde yaşam.


Ne edelim ki,
bir de uzakta,
düşünmek var güzellikleri.
Uygunsuzdur elbet,
seven gönlün böyle enkaza dönüştürülmesi.

Ben onları andım
silik resimlerde.
Aşkı.... Anlat bana,
özlemimi anlat onlara
bir birinden ayrıt edilemeyen
yaralı yürekle sevmeyi.

Anlat bana sevgilim
ağaçları,
çiçekleri
anlat sevgiyi,
nasıl yıldırımlar çakar
günden güne,
yıldırımlar...
Binbir gürültü
yle
ve nasıl doğar içimde,
çocuk sevinçli,
bir bahar...

Baharını yaşarken
güzel ömrümüzün
ne yazık ki gelip geçmiş ömrümüzden
karlı bir günde yaşam.

 

 

GURAN

David N. MacKenzie


Günümüzde Guran, Kirmanşah'tan Kasr-ı Şirin sınırı yakınlarına kadar uzanan ana yolun kuzeyinde ve Dalahu dağının Kuh-i Şahan yamaçlarını da içine alan bölgede yerleşik olan 4.000 - 5.000 hane dolayına kadar düşmüş bir İran halkıdır. Başkenti Gahvara'dır. Gahvara, Güney Sirvan'daki Zimkan vadisi içinde bulunan Kirmanşah'ın 60 km kuzeyine düşmektedir. Kirmanşah'ın 40 km kuzeybatısında Dinavar kesimine yakın olan Kandula köyünde ayrı bir topluluk yaşamaktadır. Daha birçok diğer kol Hawraman aşiretiyle Badjalan'ı oluşturur.


Bu adın ilk biçimi herhalde Goran (L* Gawran-) olmalı. Çünkü bu ad Kürt diyalektlerinde çokça geçer. Gurani'nin kendisi de zaten o 'dan u 'ya, giderek u 'dan ü 'ye doğru bir ses değişimine uğramıştır. Bu yüzden bu ad ile, Straba XI, 14, 14'te sözü geçen Medlerin komşusu arasında benzerlik kurmak oldukça güçtür. Adın kökeni büyük bir olasılıkla gaw bara-kan "öküzüyle yol sürme" (bkz. Minorsky, age.) sözcüğünün içinde aranabilir. Bu adın Hazar bölgeleriyle bağlantısı kurulmaktadır. Çünkü aynı zamanda yer adı olarak "Gilan", Gurnalar arasında çok yaygındır. Bunların anavatanlarının Hazar olduğu saptanmasının kanıtı gene kendi dilleridir. Bunlarla yakın bağları olan Zaza ya da Dımıli halkının batıya, eski Ermenistan içlerine geçmesi sonucu preto Guranlar güneye göçetmiş ve tüm Güney Zagros bölgesine yerleşmiş gibi görünüyor. Daha sonra bunlar, bir Kürt yayılmasına bağlı olarak kuzayden de çevrilmişlerdir. Dilleri, Kürt işgalcilerinin "merkezi" dilleri üzerinde izler bırakmıştır.


İbn Khurnadadhbih, 14, bu adın ilk biçimini "Cabaraka" olarak veriyor. Benzer biçimler, her zaman Kürtlerle yakın ilişki içine alınarak, İbn Fakih ve el-Mes'udi tarafından da kullanılmıştır. İbn el-Athir, IX, Kuzey Luristan'dan Şahrazur'a kadar uzanan Hasanoyid Hükümdarlığını anlatırken (350-420 / 960-1030) Cavrakan'ın yağmalanmasına sık sık değinmektedir. Mudimal Altawarikh'in yazarı bu adın yerine düzenli olarak "Guranan" adını kullanmaktadır. Şibab el-Din el-Umari, Masalik el-abşar (744 / 1343), Hamadan ve Şahrazur dağlarında yaşayan "el-Kuraniye" diye bilinen Kürtlerden sözediyor. Şerefhan, Şerefname'de (1005 / 1596) sanki tüm Ardalan ve Kirmanşah ahalisinden bahsediyormuş gibi "Guran" deyimini ısrarla kullanmış, ancak onların çeşitli yöneticilerini birbirinden farklı olarak ele almıştır. Böylece, ayakta kalan Guran nüfusunun dışındaki tüm diğerlerinin Kürt kabilelerince eritilmesinin giderek geliştiği, ve şu anda varılan benzeşmeye, bir yüzyıldan daha uzun bir süre önce ulaşıldığı gözlenmektedir.


Guranlar, temelde toprak işleyici olmakla birlikte, uzun süre kaliteli asker olmalarıyla da tanınmışlardır. Geçen yüzyıl içinde İran ordusu için 1.000 ile 2.000 kişi arasında değişen düzenli bir birlik sağlamışlardır. Kürt aşiret liderliği altına girenler kimliklerini tamamen yitirdiler. Misken ile eşdeğer anılan Goran adı bugün Şahrasur Kürtlerinde serf-benzeri Kürtçe konuşan köylülük için kullanılıyor.


Ayrıca "Goran" adı, Büyük Zap Suyunun kuzeyinde Khazir kolunun Zap Suyuna katıldığı yerin üstünde kalan kısımda yerleşik küçük bir Kürt grubu için de kullanılıyor. Bu yedi kabile, ki bunlara da "Goran" deniyor, diğer komşularının tersine güney grubu Kürt diyalektlerini kullanmaktadırlar. Bunlar çok belirgin olarak Kirmanşah-Khanakin yöresinden gelerek buraya yerleşmişlerdir.


Dil

Gurani diyalektleri, Kuzey-batı İran grubu içindedir. Bunlardan Hawrami, özelliklerini koruyan en eski diyalektir. Fonolojik özellikleri şunlardır:


a) y ve w ön seslerinin korunması:
H(awrami) yawa, B(adjalani) yaw , K(andulai) yaya "arpa"
H, B wa K va "rüzgar"
H, K wini "kan"
b) Ön w -<hw -:
Tümünde ward "yemek"
H, K war "güneş", warm "uyku"
c) Ön h -<x -: H, K har "eşek", hana "ilkbahar"
d) -rd ->-l -, hatasız olarak Kuzey Batı İran sözcüklerinde; H wili "çiçek"; K zil "yürek"


H ve B genelde meçhul ünlüler e ve o 'yu korurken, bu sesler öteki Gurani diyalektlerinde kaybolmuşlardır. H hela , K hila "yumurta"; H, B, goş , K guş "kulak". Burada u genellikle u:: olur. K dur "uzak", zu "çabuk".


Nominal sistemde eril veya dişil cins ile doğrudan ve dolaylı anlatın normal olarak birbirinden ayrılmıştır. Birçok diyalektte belirli sonek -aka vardır, F -ake (-aki ). Belirtisiz sonek genellikle î , Hawrami'de ew 'dir, F'de -ewa . H, ayrıca ulama i 'nin yanısıra (yanew -i kon "eski bir ew") genitiv izafa şekil û:: 'yu da korumaktadır (das-û wem "kendi elim").


Kopula (özne fiil bağlantısı, çn.) -n- ile karekterize edilmektedir. Böylece tekil 1) ana(n) , 2) ani , 3) -an , vb. gibi olur. Geniş zamanda süreklilik veren önek genellikle m(a)- 'dır. B makaro , K makaru , ancak H karo "o yapar". B macan , H maca "onlar söyler (wac ). Buna ek olarak H'de imperfe (tamamlanmamış, çn.) zaman kökü vardır: Karene "ben yapıyordum", wace "o söylüyordu". Diyalektlerin büyük çoğunluğu geçişli fiillerin içe dönük geçmiş zaman oluşturma özelliklerini korumuşlardır. H, B ceş-it wat "ne dedin?", K awirdan-iş "o onu getirdi". Edilgen kökler -ya- ile yapılmaktadır. H wacyo "denir", K kiryan "yapıldı".


Gurani, dil olarak yazınsal statü kazandı. Bir dizi Ehl-i Hakk yazarının kullandığı dil olmanın yanısıra Ardalan valilerinin yönetim dili olarak da kullanılmıştır. Bu yazın dilinin kısa grameri Rieu tarafından verilmiştir. Ozanlar, Yusuf Yaska (1010 / 1600)'dan Mevlevi (1300 / 1882)'ye kadar uzanır. Epik, lirik ve dinsel yazın olarak tüm Gurani nazmı, aynı şekilde, basit bir dekasilabik (on hecelik mısra, çn.) ölçü içindedir. Gurani'nin geçmişteki ünü, onun komşusu olan Kürtçe'de "şarkı" için ortak sözcük olmasından kaynaklanıyor.



Kaynaklar:

V. Minorsky, The Guran, BSOAS'ta, xi (1943), 75-103;
Benedicstsen / Christensen, Les dialectes d'Awroman et de Pawä, Copenhagen 1921;
K. Hadank, Mundarten der Guran, (Oskar Mann) ortak çalışma..., Berlin 1930;
M. Mokri, Cinquante-deux versets ... dialecte Gurani, JA'da, 1956, 391-422.

 

 

Etnik kimlik ve Türkiye

Ali Tayyar Önder
Radikal, 25 Aralik 2000

Etnik grup nüfusunun belirlenmesinde sosyoloji biliminin ve uygar anlayisin benimsedigi tek ölçüt, kisinin özgür iradesine bagli kimlik tanimidir. Kisinin kendi kabulü öncelik tasimaktadir

Etniklik bir çok farkli ölçütle tanimlanabilen esnek bir kavramdir. Genel olarak benimsedikleri dil, din ve sahip olduklari kültür itibariyla diger gruplardan 'farkli' olan gruplar etnik olarak nitelenir. Dil ve din etnikligin disa dönük en önemli göstergeleri olmakla beraber, özellikle bugünkü iletisim çaginda kültür etnik kimligi belirleyen önemli etmenlerden biridir.

Etnik grup kimligi farkli iki temel 'bakis'la tanimlanmaktadir. Birincisi, grubun kendisini 'kim', 'ne' olarak gördügünü esas alan 'emik' bakistir. Bu tanimda önemli olan grubun kendi kabulüdür. Bu kabulde grubun soyu, dili her zaman belirleyici degildir. Örnegin, aslen Türkmen olan Karakeçililerin Urfa kolu yakin zamana kadar kendilerini Kürt olarak tanimlamislardir. Almanya'daki bir arastirmada Türk asilli çocuklarin 250 bini kendilerini Alman olarak gördüklerini ifade etmislerdir.

Ikinci 'bakis' (tanimlama) bir grubun kendi disindaki diger bir grubu 'kim', 'ne' olarak görmesine dayali 'etik' bakistir. Bu genellikle çogunluk, egemen unsurun bakisidir ve bir çok durumda sosyolojik, bilimsel verilerle ve tanimlanan grubun kendi kabulleriyle bagdasmaz. Örnegin, ülkemizde her Karadenizliyi Laz olarak tanimlamak yaygindir. Oysa 'yerli' anlaminda Laz gerçekte (Bennighaus, Meeker'in de tespit ettigi üzere) sadece Rize'nin Pazar, Arhavi, Hopa yöresi halkidir. Rize'ye yakin olan Trabzon, Giresun, Ordu illerindeki yerli halk dahi Laz tanimlamasini kabul etmez ve gerçekte Laz degildir.

Zazalar Kürt degil

Etik bakis genellikle çogunlugun ve zaman zaman devletin bakisi olarak etniklik politikalarinin belirlenmesinde oldugu kadar, disaridaki grubun kendini tanimlamasinda ve kimlik degisiminde etkilidir. Bunun somut örnegi Zazalardir. Yerli unsur olarak Zazalarin toplandigi merkezler Tunceli, Bingöl, Diyarbakir, Palu (Elazig), Siverek (Urfa) ve merkezler arasindaki bölgelerdir. Türkiye genelindeki nüfuslari 1-1.5 milyon tahmin edilmektedir. Anadolu disinda dünyada hiçbir Kürt bölgesinde bulunmayan Zazalar, 20. yüzyilin baslarina kadar Kürt tanimlamasini kabul etmemislerdir. Bu döneme kadar topluluk kendisini Zaza olarak dahi degil, genelde 'dimili' kimligiyle tanimlamistir.

Konunun uluslararasi otoriteleri kabul edilen Prof. V. Minorski, Prof. Goichie Kojima, O. Mann, David Mc Kenzie, Haddank'in arastirmalari Zazalarin Kürt ve Zazacanin Kürtçenin bir lehçesi olmadigini ortaya koymustur. Bütün tarihi gerçeklere ve bilimsel tespitlere ragmen Zazalarin büyük çogunlugu bugün Kürt kimligini benimsemislerdir. Kimlik tanimindaki bu degisimin en güçlü etmeni 'etik' bakis olmustur. Çevre toplum asirlarca tavizsiz bir sekilde Zazalari Kürt olarak görmüs ve kimlik baskisi yapmistir. Devlet Zazalari Kürt olarak tanimlamistir. 1960'li yillardan 70'li yillara kadar devrimci sol 'halklara özgürlük' söylemi içinde Zazalara Kürt kimligini benimsetmeyi ilkesel bir hedef olarak benimsemis ve Zaza kimliginde direnen aydinlari, M. Serif Firat örneginde oldugu gibi katletmistir. PKK, Zazalari Kürt cephesine kazandirmak için yogun etkinlik göstermistir.

Kaldi ki bugün hâlâ sadece özel degil, devlet TV'sinde bile Zazalarin Kürt oldugu anlatilmaktadir. Böylesine uzun süreli ve yogun dis baski sonucu Zazalar dil ve kültür farkliligina ragmen Kürt kimligini benimsemislerdir. Bu degisim etik bakisin 'emik' bakisi etkilemesindeki önemi kanitlayan somut bir örnektir. Bir baska örnek, Abbasiler tarafindan Hatay bölgesine yerlestirilmis Horasan Türkmenleri olduklari tarihi belgelerle kanitlanmis
olan Nusayrilerin toplumsal çevre baskisi ve devlet yaklasimi sonucu bugün kendilerini Arap kimligiyle tanimlamalaridir. (1)

Çagdas dünyada, çagdas uygarlik anlayisinin ve sosyoloji biliminin geçerli sayildigi kimlik, grubun kendi kabulünü temel alan 'emik' bakisa dayali kimlik tanimidir. Kisinin kendi kimligini kendisinin tanimlamasi özgürlügü temel bir insan haklari ilkesi olarak benimsenmistir. Günümüz insani, iletisim, ulasim, egitim imkânlariyla evrensel, ulusal, yerel kültürlerin sentezini yaparak, kendi kimligini tanimlamada dünden çok daha bilinçlidir. Bu bilinçle 'toplumsal aidiyet' 'kültürel aidiyet'e yönelmektedir. Kafatasi
ölçümlerine, deri renklerine, soy kütüklerine dayali anadil verilerine bagimli irkçi, Jakoben etnik kimlik dayatmalari uygar dünya toplumlarinda geçerliligini yitirmistir.

Çagdas sosyoloji bilimi bu gerçegi tespitle kisinin kabulüne bagli kimlik tanimini temel ilke olarak benimsemistir. Ne var ki ülkemizde pek çok aydin, bilim adami, siyasetçi, hâlâ irkçi, soven nitelikli kimlik dayatmalarini sürdürmekte, konuyu bu yanlis temelde degerlendirmektedir. Bu konuda toplum kendilerinden çok daha ileride ve çagdastir.

Arastirmalar ne diyor?

1993'te Türkiye'nin genelini temsil eden Istanbul'da Tarhan Erdem yönetiminde KONDA ve 1999'da Prof. Dr. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarikoglu tarafindan TESEV adina yapilan çok önemli bilimsel anket ve arastirmalar bu gerçegi çok açik olarak belirlemistir. TESEV arastirmasinda etnik kimlik seçeneginin yani sira 'T.C. vatandasi' seçenegi de verilmis, ancak 'tek bir öncelik' sarti konulmustur. Bu sarta bagli kimlik taniminda 'Türkiye Cumhuriyeti vatandasiyim' diyenlerin orani; 'Türk'üm' diyen yüzde 20.2, 'Müslüman Türküm' diyen yüzde 4.3, 'Kürdüm' diyen yüzde 1.4, 'Alevi'yim' diyen yüzde 1.2'lik oranlardan çok daha büyük olarak yüzde 33.9'a çikmistir. Açikça görülmektedir ki, halkimizin üçte biri gibi büyük bir bölümünün 'vatandaslik bilinci' etnik aidiyetle belirlenmemektedir. Ancak söz konusu verilerin, etnik gruplarin nüfus dagilimini açiklamadiklari unutulmamalidir.

KONDA arastirmasi ise kimlik tanimlamasinda 'kültürel etmenin belirleyiciligini' kanitlamasi ve etnik gruplarin nüfus oranlarini tespit bakimindan önemlidir. Arastirmada hem ana, hem de baba tarafindan Laz, Arap, Çerkez, Arnavut vs. olanlarin oranlari belirlenmistir. Belirlenen gruplara, kendi kimlik kabullerini saptamak için, 'Siz kendinizi ne hissediyorsunuz?' sorusu sorulmustur. 'Hem anam, hem babam Kürt' diyen yüzde 7.6'lik grubun yarisina yakini, yüzde 3.9'ü Türk cevabini vermistir. Diger gruplarin yaklasik yüzde 100'ü kendilerini Türk hissettiklerini söylemistir. Dogrudan Türk olduklarini söyleyenlerin orani yüzde 86'dir. Digerlerinin eklenmesiyle bu oran yüzde 89.7 olmaktadir. Sadece 'Müslüman'im' diyenler yüzde 4'tür. Türklük disinda etnik kimlik benimseyenlerin toplami yüzde 5'tir. Arastirma sonuçlari, ülkemizde etnik kimlik taniminda kültür etmeninin, milli aidiyet bilincinin soy, irk, anadil ölçütlerinden çok daha büyük öncelik tasidiginin açik kanitidir. 1994'teki TÜSES arastirmasinda, Kürt oldugunu ifade eden seçmen orani yüzde 9.8'dir. Ancak bu ifadenin 'köken' mi, 'kimlik önceligi' mi ifade ettigi
belirlenmemistir. Bir varsayima göre, kimlik tanimi olarak kabul edilse bile Kürt'üm diyen nüfus yüzde 9.8 oraniyla 6.3 milyonu asmamaktadir. (2)

Yansiz belirlemelerle, Kürt kökenli nüfusun 10 milyon dolayinda oldugu düsünüldügünde, sadece 6.3 milyonun Kürt'üm demesi, etnik kimlik taniminda soy ve anadil etmeninin mutlak belirleyiciler olmadigi, kisinin kendi kabulünün öncelik tasidigi görülmektedir.

Oy oranlarinin anlami

Etnik nüfus belirlemelerinde bir alt veri olarak, belirli bir grup kimligini temsil ettigine inanilan siyasi partilerin oy oranlari da aydinlaticidir. Kürt kimligini temsil ettigi düsünülen HADEP'in genel seçimlerdeki oyu 1995'te yüzde 4.2, 1999'da yüzde 4.7'dir. Türkiye'deki etnik grup nüfuslarinin belirlenmesinde çok yanlis olarak genellikle tek
ölçüt olarak anadil esas alinmistir.

Anadil 'kökeni' açiklamak yönünden geçerli olmakla beraber, grubun kendini ne olarak tanimladigini açiklama bakimindan yetersiz veridir. Türkiye'deki Kürt nüfusu anadil, dolayisiyla kimlik degil köken esasina göre belirleyen 1927-1965 nüfus sayimlarindaki anadil tespitleri, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri projeksiyonu. Der Weltmanach 95 yayininin degerlendirmeleri, Javed Ensari, M. Fany'nin arastirmalarina göre Kürt kökenli grubun nüfusu 6-8 milyon arasinda degismektedir. (3)

Anadil ölçütüne dayali en yeni arastirma Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafindan 1998 yilinda Prof. Dr. Aykut Toros yönetiminde yapilmis olandir. Genis kapsamli bu arastirmada o yil için belirlenen nüfus 9.2 milyondur.

Sorun nicelik degil

Ancak, bastan beri belirtildigi üzere, etnik grup nüfusunun belirlenmesinde sosyoloji biliminin ve uygar anlayisin benimsedigi tek ölçüt, kisinin özgür iradesine bagli kimlik tanimidir. TESEV, KONDA, TÜSES arastirmalari ve diger veriler bu ölçütün Türk toplumu için de geçerli oldugunu kanitlamistir. Bu ölçütle Türkiye'de Türklük disinda öncelikli baskaca kimlik benimseyenlerin nüfusunun Kürt olarak 4 milyonu, Çerkez, Laz, Arap vs. olarak toplam 1-2 milyonu asmadigi bilimsel verilerle desteklenen bir tespittir.

Sonuç olarak; etniklik konusunu tartisanlarin, bu konuda politikalar belirleme konumunda olanlarin her seyden önce sosyoloji biliminin tespitlerini ve halkinin gerçegini kavramalari gerekir. Etnik kimligi sübjektif, irkçi, soven dayatmaci bir temelde algilayan zihniyetle sorunlari dogru teshis etmek, gerçekçi olmak ve kalici çözüm üretmek mümkün degildir. Etnik topluluklarin kültürel haklarini evrensel insan haklari temelinde saglamak için yapay dayanaklara ihtiyaç yoktur. Sorun bir nicelik meselesi degildir. Bu, uygar bir devlet ve millet olmanin geregidir.

  1. Türkiye'nin Etnik Yapisi, A. Tayyar Önder, Bilim Sanat Yayinevi
  2. Nüfus 65 milyon kabul edilmistir.
  3. Her Yönüyle Kürt Dosyasi, Prof.Dr. Abdülhaluk Çay, Turan Kültür Vakfi.
    Ali Tayyar Önder: Arastirmaci yazar

 

 

Etnik Olarak Kürt Dilinin Rolü


David N. MacKenzie


Hem Kürtlerin hem de Doğu Anadolu'nun Zaza diye bilinen halkının dilleri İran alt grubunda, giderek büyük Hint-Avrupa dil ailesi içindedir. Bugün yerleşik oldukları yöreye atalarının ne zaman geldiği bilinmemektedir. Ancak bu geliş M.S. ilk bin yıldan sonra değil, mutlaka daha öncedir. Kürtlerin M.Ö. 4. yüzyılda Cizre dağları dolaylarında (Gazirat İbn Umar) yerleşik olan ve Xenophon'un ordularına saldıran Carduchi'ler olduğuna ilişkin inanç tutarlı değildir. Çağdaş söyleyişteki yumuşak benzerliğe karşın Carduchi'deki (-rd-) ile Kurd, o zamanki deyişiyle Kürt (-rt-) veya buna yakın bir söylenişi arasında bir bağlantı olamaz.


Kürt adına ilk değinme olan (Polybius, Livy, Strabo) ve M.Ö.'den başlayarak İran'da Zagros dağları yakınlarında yerleşik paralı savaşçılar olarak adlarından sözedilen Cyrtii'lere bakmak gerekir. Bunları, bir bakıma, Medlere komşu olan ve o zamanlar Kuzey-batı İran'da yaşayan bir kabile olarak düşünebiliriz. Bu karşılaştırmalı filolojinin dile, teorik bir "Eski Kürtçe"ye1 getirdiği yorumla uyumlu görünmektedir.


Ancak Kürtçe hiçbir zaman tekil olmadığı gibi bugün de üç ana gruba ayrılmış durumdadır. Bu diyalektlerin kuzey ve merkez grupları en birleşik görüntü veren ve en önemli olanlarıdır. Türkiye'deki tüm Kürt diyalektleri Kırmanci (Türkçe söylenişte Kürmanci) -bir olasılıkla "Medya Kürtçesi" anlamına gelebilecek bir ad olarak bilinen kuzey grubu içine girmektedir. Bunlar, Irak'ta Büyük Zap suyunun güneyinde konuşulan (konuşanlarca Sorani ya da "Kurdi pati" yani "saf Kürtce" diye nitelendirilen orta Kürdistan diyalektlerinden birçok ses, dilbilgisi ve leksikon (sözcük) özellikleri bakımından farklılık gösterirler.


Bu farklılıklar, Kürtlerin yaşadıkları orta bölgede zamanla şimdi Gorani olarak bilinen diğer bir İran dili konuşanlarını kuşatıp bir ölçüde asimile ettiği varsayımına bağlı olarak daha iyi açıklanabilir. Gorani, bir bakıma Kürtçe denizi diyebileceğimiz orta dağlık alanlarda, adasal olarak bazı yerlerin hala geçerli konuşma dilidir, ve merkezi Kürtçe'nin onu Kürmanci'den ayıran bu özellikleri Gorani etkisinde kalmış olmasıyla açıklanabilir. Bir olasılıkla bu varsayım, genelikle misken olarak bilinen ve kabile olmayan serf-türü orta Kürdistan köylüsünün kabile kürtlerce de Goran olarak bilenen bazı kesimlerde olmaları gerçeğinden destek almaktadır. Oysa ki bu ad birçok değişik biçimde geçmektedir.2


Goran dili Zazaca'yla en yakın ilişkili olanıdır. Bu ad aslında bir yakıştırmadır, ve konuşmalarındaki z sesinin çokluğuna bağlı olarak Kürt komşularınca kendilerine takılmıştır. Onlar kendileri ve dilleri için Dımli adını kullanırlar. Yeterince açıklandığı gibi3 Dımli, Daylami'den, yani Hazar Denizi'nin Güney-batısının üst kesimlerindeki Gilan'nın Daylam yöresinden gelmektedir. Bu giderek, Zazaları köken olarak gene aynı bölgeden gelen Goran'a bağlıyor.4


Zaza-Dımli'lerin Hazar'dan gelerek o sıralar Kürtlerin yerleşik olduğu bölgenin batısına yani şimdi yerleşik oldukları bölgeye risksiz geçmiş olamaları olasılığı zayıƒ olduğuna göre başka bir varsayımı ele almak gerekmektedir. Bu, Zazaların bugün Kürdistan'ın kalbi olarak kabul edilen yerde, yani Van gölünün güney ve batısındaki topraklarda yaşadıkları ve kendilerinin ilerleyen Kürtlerce batıya ilerlemeye zorlandıkları varsayımıdır. Yerli Goran nüfusunun büyük ölçüde serfleştirilidiği Merkezi Kürdistan gözden geçirildiğinde Kürtlerin yerleşik Zazaları tümüyle yerlerinden sürmedikleri görülmektedir. Her ne kadar güçler dengesi bölgedeki diğer halklar, özellikle Hıristiyan Ermeniler ve Asurların varlığına bağlı olarak karmaşık olagelmişse de, Kürdistan'ın Türkiye parçasındaki kabile olmayan köylülüğün büyük bir kısmının Dımli konuşan Kürt-öncesi bir İran nüfusundan gelmiş olması olasılık olmaktan ötedir (=artık kesin olarak bilnen bir gerçektir, çn.). (Türk boylarının daha sonraki yerinden etmeleri bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmayacaktır). Zaten durum böyle olsaydı, boyun eğmiş bu halk, üzerinde belirgin bir etki yapmadığı Kürmanci lehine kendi dilini terketmiş olacaktı.



Kaynakça:

Christensen, A.: Les dialectes d'Awroman et de Pawä, Copenhagen 1921.
Edmonds, C. J.: Kurds, Turks and Arabs, London 1957.
MacKenzie, D. N.: "The Origins of Kurdish", Transactions of the Philological Society, 68-86, 1961.
Minorsky, V.: "The Guran", BSOAS XI, 1: 75-103, (Universty of London), 1943.

1) V. MacKenzie, 1961. Orada bir belirlemein (s.74) "Medyana yorumlanabilecek bir özellik, yani hw'nin f'ye dönüşümü..." o günden bu yana yanıltıcı olduğu kanitlanmıştır. Oysa, özellikle Medyan'dan bilnen (ne yazık ki çok az biliniyor) şeylerle uyumlu olan hiçbir özelliği yok Kürtçe'nin, fakat onu oradan ayıran bazı şeylere bakarak Kürtçe'nin doğrudan Medyan'dan geldiğine ilişkin varsayımın hiçbir geçerli nedeni yoktur.
2) Edmonts, 1957: 12-42. V. Minorsky, 1943, 77 ff.
3) A. Christensen, 1921: 8, quoting F. C. Andreas.
4) V. Minorsky, 1943: 86.

 

 

Etnik yapılanmada Kürt dilinin rolü


David N.MacKenzie


Kürtlerin ve Zaza adıyla anılan halkın ikisinin de dili büyük Hint-Avrupa dil ailesinin İran kolunun alt grubuna dahildir. Bugün işgal etmekte oldukları bölgeye onların atalarının ne zaman geldikleri bilinmemektedir. Fakat İ.S. I. bin yılın ilk yarısının sonlarında, ya da bir olasılıkla bu tarihten de daha sonra gelmiş olabilirler. Kürtlerin İ.ğ. IV. yüzyıldan beri Cizre (Gazirat ibn-i Umar) çevresindeki dağlarda yaşadıkları ve Xenophon'un askerlerine saldıran Karduklar oldukları görüşü artık müdafaa edilemez. Modern yazımda aralarında bazı benzerlikler olmasına rağmen Karduk (-rd- ile) ve Kürd, -o zamanki haliyle doğal olarak *Kurt- veya benzeri- (-rt ile) arasında maalesef herhangi bir ilişki yoktur.


Onun yerine, İ.ğ. II. yüzyılda ve daha ileri bir tarihte (Polybius, Livy, Strabo), Kürtleri, İran'da Zagros dağları yakınlarında saldırgan bir halk olarak gösteren Cyrtii teorisine bakabiliriz. O zaman Kürtleri Perslerin kuzey batısına yerleşmiş Medlere komşu bir halk olarak görürüz. Bu durum karşılaştırmalı dilbilimindeki dildeki sıfatlarına uygun olabilir, teorik olarak "eski Kürtce".1


Kürtçe, bütünlüğünü koruyamayarak, kuzey ve merkez grupları en önemlileri olmak üzere üç büyük dialek grubuna ayrılmıştır. Bugün Türkiye'de konuşulan bütün dialekler, Kirmangi (Türkçe'de Kurmanci olarak yazılır) diye anılan ve olasılıkla "Med Kürtçesi" anlamına gelen kuzey grubuna dahildirler. Bu dialekler, dilbilimsel, dilbilgisel ve sözcük anlamları itibariyle diğer Merkezi Kürtçe'den (dialeği konuşanlar tarafından Sorani ya da Kurdi Pati olarak adlandırılıp öz-Kürtçe olarak bilinen) ve büyük Zap nehrinin güneyinde konuşulan dialeklerden büyük farklılıklar göstermektedir. Bu farklılık, Merkezi Kürtçe'nin, muhtemelen Kürtlerin, oturdukları bölgenin merkezindeki fetihleri sırasında İran dillerinden olan ve şimdi Gorani olarak bilinen dili dir derece asimile etmesinden kaynaklanmaktadır. Fiil çekimleri konusunda Merkezi Kürtçe ile Kurmanci arasındaki bazı çelişmelerin, yine halen merkezi bir Kürt denizindeki dağlık bölgelerde bazı adacıklarda konuşulan Gorani'nin etksinden kaynaklanmaktadırlar. Bu hipotez desteğini aslında Kürt olmayan ve merkez Kürdistan'da bir kabileye mensup olmayıp misken diye anılan topraksız köylü sınıfının, bazı bölgelerde, sözcük anlamı bakımından birbirinden değişik bir sürü anlam taşımasına rağmen, bazı Kürtler tarafından Goran olarak adlandırıldıkları gerçeğinden alır.


Gorani diline en yakın akraba dili Zazaca'dır. Bu takma adı onlara, dillerinde çok z sesi kulllanıldığından dolayı Kürt komşuları tarafından verilmiştir. Onlar ise kendi dillerine Dımli demektedirler. Bu isim, daha önce de açıklandığı gibi3 Dailami, yani Hazar denizinin güneybatısında birer bölge adı olan Dailam ya da Gilan'dan gelmektedir. Bu açıklama, Zazaları, kökenleri büyük bir olasılıkla yine aynı bölge olan Goranlara daha da yaklaştırmaktadır.4


Madem ki Zaza-Dımli halkının Hazar denizinden bugünkü yerleşim bölgesine göç ederken, Kürtler tarafından daha o zamandan beri nüfuslandırılmış olan batı Kürt bğlgesinden geçmiş olmaları ihtimali artık bulunmuyor, bu durumda yeni bir hipoteze başvurmak gerekmektedir. Bu açıklama da, Zaza halkının daha o zamanlardan beri, şu anda Kürdistan'ın kalbi olarak bilinen Van gölünün güney ve batısında yerleşik durumda oldukları ve gelişmiş olan komşuları Kürtler tarafından kendi bğlgelerinden uzaklaştırılıp batıya doğru sürülmüş oldukları şeklinde olabilir. Merkez Kürdistan'daki duruma bakılırsa, oradaki yerli halkın yani Goranların serf durumuna getirilmiş olmaları gözönünde bulundurulursa, aynı şekilde Zazaların bir kısmının da kendi memleketlerinde kaldığı, yani tamamının batıya sürülmemiş olduğu görüşü de doğru gibi görülüyor. Yani bölgedeki güç dengesi her ne kadar o zaman da bölgede varolan diğer halkalra, yani hıristiyan Ermenilere ve Asurlara gğre değişse de büyük bir olasılıkla Türkiye Kürdistani'ndaki Kürt olmayan ve toprağı işleyen halkın büyük bir kısmının Kürtler-öncesi İran halklarından olan Dimli konuşan halk olduğu teorisi daha inanılır gibi görülmaktadir. (Oraya daha sonra gelen Türk kabileleri bu durumu değiştirmek için bir şey yapmış olamazlar.) Durum böyle olunca, başeğdirilmiş bu halk, Kirmangi yararına olarak kendi dillerini ğnemsememiş olabilirler, ki bu dikkate değer bir etki değildir.


Bibliyografya

Christensen, A., Les dialectes d'Awroman et de Pawä, Copenhagen 1921
Edmonds, C. J., Kurds, Turks and Arabs, London 1957
MacKenzie, D. N., "The Origins of Kurdish", Transactions of the Philological Society, 68-86, 1961
Minorsky, V., "The Guran", BSOAS, XI, 1: 75-103, (Universty of London), 1943

1) V. Mackenzie, 1961. Orada vurgulanmak istenen şey (s. 74) "Orta Kürtçe'yi yani Kürmanci'yi belirleyen ğzellik yani hv - f-'ye kadar" olan gelişmenin daha sonraları bir yanlışlık olduğu ortaya çıkmıştır. Kürtçe'deki hiçbir çekim, Orta Kürtçe'deki yani Kürmanci diye tanınan dildeki çekime (malesef çok az) uymaz. Ve bu arada Sorani'den (Merkez Kürtçe'den ayrılır. Bunun için de Kürtçe'nin Kürmanci'den geldiğini gösterebilecek hiçbir delil yoktur.
2) V.EDmonds, 1957: 12, 42, V. Minorsky, 1943, 77 ff.
3) V. Christensen, 1921: 8, quoting F. C. Andreas
4) V. Minorsky, 1943: 86.

 

 

Daylam

V. Minorsky

Daylam, coğrafi bölge olarak, Gilan'ın dağlık kesimidir. Gilan düzlükleri güneyde Elbruz sıra dağlarına dayanmaktadır. Burada yarım-ay şeklini alan bu ikinci kesimin doğudaki boynuzu Hazar Denizi'ne yaklaşır (Lahican ile Kalus arası). Orta İran platolarında oluşan Safid-rûd, bu yarım-ayın orta yerindeki bir yarıktan geçerek Hazar Denizi'ne yönelir. Batıdan doğuya doğru akmakta olan nehir vadiye girmeden, Mencil'de önemli bir kol, Şah-rûd, Katılır ve çoğalan nehir Talakan bölgesinde doğudan batıya doğru akarak Elbruz dağlarının güney eteklerini dolanır. Güney kesiminde Şah-rûd havzası, Kazvin ovasından bir dizi tepe ile ayrılırken sağ tarafında Elbruzların güney eteklerinden aşağılara dökülen birçok çay ile beslenir. Bu kaynakların başlıcası, Alamut vadisini sulayanıdır. Şah-rûd vadisiyle ona kaynak oluşturan vadiler Daylamit soyunun beşiği gibi görünmektedir. Büyük Gilan nehri, Safid-rûd havzasında olmasına rağmen "asıl Daylam" (el-Daylam el mahd) ondan Elbruz duvarıyla ayrılmaktadır. Daylamitler, dağın kuzey eğimlerine ve onların denize olan uzantılarına da yerleştiler (bkz. Hudud el-Alem). Burası Daylam ile Tabaristan arasına sıkışmış bir bölgedir.

Gilan, bataklık ve sağlıksız olmasına karşın oldukça verimlidir. Daylam'ın yüksek yerleri ise doğa tarafından daha az kayırılmıştır. Ancak buralarda her zaman göçetmeye ve çalışmaya hazır, girişimci ve güçlü bir insan ırkı yaşamaktadır. Coğrafi terim olarak "Daylam" 4./10. yüzyıllardaki Daylamid yayılmacılığıyla ortaya çıkmış ve giderek birçok komşu yerleşim alanını kapsamına almıştır.

İlk dönem

Daylamitlerin ilk kökenleri belli değildir. Bir eski İran halkı olmaları olasılığı vardır. Sâgid-rûd vadisinin sağ yakası üstünde Mencil'in kuzey doğusunda yeralan Dulfak (ya da Dalfak) tepesinin adı eski soyunun adını çağrıştırıyor. Daylamit adı birçok eski yazarca bilinmektedir. M.Ö. II. yüzyılda, Polbius, cilt 44'te Medya'nın kuzey komşularından sözetmektedir: (Arî olmayanlar),. M.S. II. yüzyılda Ptelemi VI, 2'deChromithrene'nin kuzeyine (Khuxru Waramin'i, Ray'ın güney doğusuna) ve Tapuri\nin (Tabaristan) batısına yerleştirniştir. İran yönünden bilgi, yalnızca Sasaniler döneminden başlayarak ortaya çıkmıştır. Sasani Ardaşir'in Ardavanlı Arsasidé karşı kazandığı kesin zafer öncesi Arsasid'in "Rey, Demewend, Daylamân ve Patihkwargar askerlerini harekete geçirdiği" söylenmektedir.1 Bu olay, Elbruz dağlarının güney yüzünde yaşayan halk üzerinde Arsasid nüfuzunun yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Önceleri Sasaniler, Daylamitlere karşı ihtiyatlı davrandılar.2 Ancak, giderek Daylamitler hem askerlik hem de hukuk alanında ön plana çıkmaya başladılar. Kawadh İberya'ya (Gürcistan'a) karşı, adı Boes (Boya) ve ünvanı (*Wahriz) olan bir "İranlı"nın komutasında sefer düzenledi. Bu ad ve ünvan, onun Daylamit olduğunu gösteriyor.3 Lazica'daki Archeopolis'in (şimdiki Tsikhe Godji) Husrev Anuşirevan komutasında kuşatılması sırasında (M.S. 552) Türk sabirler ileri hücumları yönetirken, usta dağcı olarak Daylamit bağlantısına değinilmektedir.4 Birkaç yıl sonra Daylamitler, Bizanslılar tarafından korunan diğer bir Sabir birliğine başarısız bir gece baskını düzenlediler.5 Procopios'a göre Dolomit'ler, erişilmez dağlarda yaşıyorlardı; hiçbir zaman İran hükümdarlarına boyun eğmemiş, yalnızca paralı asker olarak hizmet etmişlerdir. Yaya savaşıyorlardı. Her adam, bir kılıç ve kalkan kuşanıyor ve üç tane mızrak (acontia) tasıyordu. Bu bilgiler, daha sonraki İslamî kaynaklarla benzerlik göstermektedir.

Hüsrev I.'in ünlü Yemen seferinde (M.S. 570), ordusu içinde Daylam ve çevresinden 800 mahkum vardı ve bu mahkumlara gene mahkum olan Vahriz namında biri komuta ediyordu. Kâwâdh ve Hüsrev hakimiyeti altında Kafkasya geçitleri tahkim edilip yakınlarında askeri koloniler kurulunca Hüsrev'in hakimiyetinde kökeni Daylam ve çevresine ait ismler ortaya çıktı (bkz, aşağıda "Toponomy"). Hüsrev'in ardılı Hurmizd IV.'e karşı yapılan ve onun tahttan indirilmesiyle sonuçlanan suikast M.S. 590 yılında "Dilimitik" halkının lideri Zoanap tarafından yönetilmiştir.6

Daylam ve Araplar

Arap istilası sırasında, Kazvin halkı kendilerinden yardım istediği zaman, Daylamitler kararsız bir tavır takındılar, ancak Rey halkı tarfından destek görünce, Halife Ömer tarafından gönderilen Nu'man b. Mukarrin'e karşı koydular. Kralları (lider) Mutâ (ya da Murthâ) önderliğinde Daylamitler, Dastabay'daki (*Dest-pey, yani "avuç ardı", Rey ve Hamadan arası) Vac ırmağı boyunda yenilgiye uğradılar.7 Belâdhun, 317-25, ve diğer tarihçiler Halife Ömer I. zamanından al-Me'mun'a kadar Daylam üzerinde on yedi islam seferi düzenlendiğinden sözetmektedirler. Bu seferler, Arap şiirine de yansımıştır. Ozan Asa Hamdan'ın verdiği yer adları (K. Lism, Kayûl, Hâmin Lahzamin) Dewâmend bölgesini (wima?) çağrıştırmaktadır. Oysa kendisi aslında Daylamitler tarafından mahkum edilmiştir. Her şeye rağmen, Daylam, bağımsızlığını korumuştur. Onlara karşı müslüman tahakküm bölgeleri güneyde Kazwin ve kuzey doğuda Tabaristan sınırında Kalâr ve Câlûs nehirleri üzerindeki kalelerdir.

Dil ve Din

Kral Mûthâ'nın adı pek alışılmadık bir ad, ancak M.S. 9. ve 10. yüzyıllarda Daylamit liderleri çoğalmaya başladıktan sonra ortaya çıkan adlar açık bir şekilde putperest İran adlarıdır, güney batı İran adları degil. Kuzey batı ağzında, bundan hareketle Gorangec (ilk başlarda Kürankic diye bilinmekle birlikte, değil) Farsça'daki görgengez 'i "vahşi sıpaları kovalayan" çağrıştırmaktadır. Sher-zil ise sher-dil'i "aslan yüreği" andırmaktadır, vb. gibi. İstakhari, Parslarla Daylamitleri birbirinden ayırır ve Daylam'ın yüksek yerlerinde Gilan Daylamlarından farklı bir dil konuşan bir boyun varlığından sözeder.

Daylam'da bir kısım Zarduşt ve Hristiyanlar olabilir, ancak özellikle putperst Daylamitlerin varlığına ilişkin hiçbir şey bilinmemektedir. Biruni'ye (al-Athâr, 224) göre bunlar efsanevi Afridûn tarafından konan, ve erkeklere, ailelerinin reisi "kethûda" olmalarını emreden yasaya uydular. Oldukça karmaşık bir biçimde, Birûni bu yasanın Alid el- Nâşur el-Utruş tarafından ilga edildiğini, bu yüzden de onların, insanların, zalim Dahhak Biwarsp döneminde yaşadıkları koşullara benzer koşullarda yaşadıklarını ve "şeytanlarla cinler" (al-şaytan' wa'l-merada) bunların evlerine yerleştiğinde, bunlara karşı güçsüz kaldıklarını söyler.

Kethudalar pater aileler haklarını kullandıklarının ötesinde Daylamitlerin yerel yöneticileri -ki biz bunların varlığını Vardan-Şah, Vahriz9: Vahric-i Vahricay "Vahriz'in Vahriz'i" gibi ünvanlardan anlıyoruz- ve hatta kralları (yukarıda, Mûtâ) olmuştur. Kralların rolü M.S. 9. ve 10. yüzyıllarda Alidlerle olan işbirliklerine bağlı olarak daha belirgin hale gelmiştir.

Alidler

İlk başlarda Daylamitler denetimindeki güvenli dağlar, Abbasiler'den kaçmak zorunda kalan Alidlere bir göç yeri olarak hizmet vermiştir. Bilinen ilk mülteci Yahya bin Abd Allah'tır. Bunun iki kardeşi idam edilmiş, kendisi de Harun el Reşid'in direnişçi kardeşine katılmıştır. Daha sonra, 175/91'de Daylam'a gelmiş, çok geçmeden de Barmakid Fadl bin Yahya'ya teslin olmuştur.

Bu durum, o sıralarda, halifenin, gerek zora dayalı olarak, gerekse para önererek Daylam kralı üzerine baskı uyguladığını göstermektedir.10

Custanidler

189/805'te, Harun, Rey'e uğradığı zaman Hazar bölgesindeki bütün hükümdarları topladı. Fakat Daylam yöneticisi Marzuban bin Custan'a para hediyesi verip onur kisvesi giydirerek gitmesine izin verdi. Öteki krallar vergiye bağlandığı halde o bundan bağışık tutuldu. Custan ailesini ilk kez burada duyuyoruz. Harun'un ona karşı yumuşaklığı, 175/791 olaylarına bağlanabilir. O sırada, yine kendisi (ya da babası?) yönetimdeydi. Buna bağlı olarak Marzuban'ı, Banû Custan'ın yönetim listesinin ilki olarak görebiliriz.

Custan: Marzuban (189/805)'te adından sözedilmektedir. Ve Vahsuda (259/872)'de daha hayattadır,11 aradaki boşluk, bu ikisini kardeş düşünemeyecek kadar büyüktür. Şimdi varılan ortak kanı (Justi, Vasmar, Kasrevi, Kazvini) Custan I.'i (No: 2), örneğin, No: 1 Mazubân'ın oğlu ve No: 3 Vahsudân'ın babası olarak ikisinin arasına alma doğrultusundadır. (201/816)'nın altında Tabari Abd Allah b. Khurdadhbih'in Daylam'a yaptığı zaferle sonuçlanan seferi ertesinde Abu Laylî adında bir kralı tutsak aldığını yazıyor. Laylî (ya da Lili), Daylam'da bir erkek adı olarak biliniyor. (Maceraperst Layli b. Nu'man). Bilinmeyen, onun Custan mı (No: 2), bir gaspçi mi, yoksa (Lahican'ın) bir yerel yönetisi mi olduğudur.

Daylam'da durum, Hasanid Seyyitleri silsilesinin Daylam sırasındaki maceralarıyla açıklık kazanır. Bunlar, akıllı politikacı ve yetenekli savaşçılar olup amaçlarında ve mücadelelerinde Daylamitleri başarıya götürmüşlerdir. O sıralar, bunlar henüz İslamlığı kabule zorlanmamıştır.

Seyyid Hasan b. Zayd al-da'i at Kabir (No: 1) Calus ve Kalârda (250/864)'te bir direnişin başını çekti, ve halkı, onların yakacak odun alanı ve otlak olarak kullandıkları meralarını ellerinden almak isteyen Tahîrid valisine karşı ayaklandırdı.12 İştakhari, 205'e göre Hasan b. Zeyd'in döneminden önce Daylam "imansız bölge" olarak (Dar-el Küfr) bilinmiş ve köle kaynağı olmuştur. Fakat Alidler Daylamitlerin yerini aldılar. Vahsudan b. Custan (No: 3) Hasan b. Zeyd'e bağlılık yemini etmişse de çok geçmeden arayı bozmuş, sonra da ölmüştür.

Tarih-i Gil wa Daylam13 (246/860)'da bir Custanid'in Alamut dağında, bir binanın yapımına başladığı söylenmektedir. Olasıdır ki bu girişim, Vahsudan'ın uzun süren hükümdarlığının sonunu değil, enerjik oğlu Custan II.'nin (No: 4) hükümdarlığının başlangıcını belirlemektedir. Custan II. da'i'nin, temsilcisini Daylam'a göndermesini istedi ve Alidlerin himayesinde Tahiridlerden Rey'i alarak Kazvin ve Zancan'ı işgal etti. (253/867)'de halife al- Mu'tazz Mûsa b. Bughâ komutasında bir ordu göndererek Custen'in başarılarını silip süpürdü. (259/883)'te Hasan b. Zayd öldü ve yerine al-da'i al Şaghir diye çağrılan kardeşi Muhammed b. Zayd geçti. Custen buna da bağlılık yemini etti (No: II).

Daylam\ın başına gelen bu kötü şey, Samadiler adına hareket eden Horasanlı maceracı asker Raf'i b. Harthama'nın (276/889)'da Muhammed b. Zeyd'i Curcan'dan atması oldu. Dailer, Daylam'a sığınma olanakları aradılar. Rafi'nin birlikleri Calûs'u işgal etti. Ancak Custen'den yardım alan Seyit onları kuşattı. Sonra, Raf'i'nin kendisi ileriye doğru harekete geçti. Rafi, Custen etekleri boyunca Calustan Talakan'a geçerken Muhammed b. Zayd, Gilan'a geri çekildi, ve bu bölge işgalcilerce üç ay boyunca (278/891 yazı) yağmalandı. Custen, Seyit'e yardım etmeyeceğine dair söz verdi ve Rafi, Kazvin ve Rey'i işgal etmeye yöneldi.14 (279/892)'de Rafi kendisini birçok yönden tehdit altında görünce, hemen da'i'ye bağlılık yemini etti ve onun kendisine 4000 güçlü kuvvetli Daylamit göndereceği düşüncesiyle Curcan'ı ona geri verdi. Kimi kez tehdit, kimi kez ikna ederek, Layth, da'i'nin Rafi'ye yardım etmesini engelledi. Bunun üzerine, Rafi Kharizm'e kaçmak zorunda kaldı ve (283/ Kasım 896'da) orada öldürüldü. Dört yıl sonra (287/Ekim 900) Muhammed b. Zeyd, bir Sâmânid komutanıyla savaşa tutuştu.

Kısa bir aradan sonra, Alid yönetimini Juseyin Hasan b. Ali devraldı.15 Hükümdarlığı kısa sürmesine rağmen (301-4/904-7) Alid hükümdarlarının en büyüğü olarak kabul edilmektedir. Taberi'ye (III. 2296) göre, dünya hiçbir dönemde al-Utruş'unki kadar adalete tanık olmamıştır. Daylamitler arasında on üç yıl yaşadı ve Safid-rûd ile Amul'un en uzak doğu kıyısı arasındaki insanların önemli bir bölümünü Zeyd inanışına çevirmeyi başardı. Bu başarıyı doğrulamak için, al-Utruş, Calus kalesini yerle bir ettirdi. Custen tarafından tanındı ve her ne kadar Samanidler üzerine yaptığı ilk sefer başarısızlıkla sonuçlandıysa da, bir yıl sonra yapılan ve kırk gün süren bir meydan savaşı sonrası, Samaidler, Hazar eyaletlerinden atılmışlardır.

Naşir'in, kethudaların eski otoritelerini bozmasıyla ilgili Biruni'nin yukarıda geçen kapalı tümcesi, ayrı yerleşimler üzerinde kurulmuş İslam kurumlarının kontrolünü hedef almış olabilir. Olayların bu yönde gelişimi Daylamitleri gücendirmiş olabilir. Bazı tarihçiler16 , Custan'la Nâşir arasında geçen bir mücadele döneminden söz etmektedirler. Bu mücadele, Nâşir'in ortaya çıkışından önce olmuştur. (301/913. 5 Şaban 304/31 Ocak 917'de) yerine kayınbiraderi Hasanid Hasan b. al-Kâsım'ı (No: IV) tayin ettikten sonra ölmüştür.

Hemen hemen o sıralarda kırk yıllık bir hükümdarlıktan sonra, Custan suikaste uğradı. Bu suikastı yapan kişi, kardeşi Ali b. Vasudan'dı (No: 5). Bu kişiyi daha önce (300/912)'de Abbasiler İsfahan'a mülkiye amiri (ıst-a mala) olarak atamışlardı. 304'te görevinden alındı. Fakat 307/919'da, Abbasi komutanı Mûnis daha önceden Yusuf b. Abi'l Sâdi'yi alıp hapsettiği için Ali'yi onun yerine Rey, Kazwin ve Zencan valiliğine atadı. İki yıl sonra, Custan b. Wahsudan'ın zeki kızı Kharasuya ile evli olan Muhammed b. Musafir (No: 4) (Taram'un ikinci Daylamit hanedanının Kangarisiya'da Sallarisi) tarafından Kazwin'de öldürüldü. O kayınpederinden öç almak istiyordu. (İbn al Athir, VIII., 76'da belirtildiği gibi yeğeninden değil.) Politik yönüyle tanınmıyordu. Oysa öğreniyoruz ki, Hasanid Hasan b. al-Kâsım (da'i no: IV) Tabaristan'da yakalanıp Bağdat'a gönderilmesi için Ali'ye teslim edildiğinde, Ali onu "ata yadigarı" Alamut kalesine hapsettirmiştir.17 Ali\nin ölümünden hemen sonra ise diğer kardeşi Husrev Firuzan (No: 6) Sayid'i serbest bırakmıştır. Husrev Firuzan Ali'nin "locum tenens"i (onun yerine geçecek olan, çn.) gibi hareket ediyordu. Husrev Firuzan İbn Musafir'in üzerine yürüdü, ancak onun tarafından öldürüldü. Hüsrev'in oğlu Mehdi (No: 7) de Kangarid'lere başkaldırdı fakat yenilgiye uğrayarak Daylam'ın belirmeye başlayan yeni ismi Asfar b. Şiraya ya da Şirawa'yla birlikte sürgüne gönderildi.

Epigonlar:

Bu olayla (315/927) Custanidlerle ilgili doğrudan bilgimiz son bulmaktadır, ancak hanedanın arttıkları, özellikle dominyonlarında varlıklarını korumuş olabilirler. İbn Musafir Custanid muhalifleriyle (No: 5, 6, 7) uğraşırken, Alid ve Custanidlerin ilk emirleri İran platosuna yayılmış durumdaydı, ve asıl Daylam, İbn Musafir'in merhametine kalmıştır.

Buyid veziri İbn Abbad18 için bir memurun yazdığı "Samiran (Tarom) Tarihi"nde (379/989)'den önce Musafiridlerin tüm dağlık Ustaniya bölgesini denetim altında tuttuklarını (böylece ?) Daylam'ın bir kısmını ilhak ettiklerini ve buna bağlı olarak Wahsudan (No: 3) b. Custan soyunun kendisini Laiciya bölgesine mahkum etmek zorunda kaldıklarını belirtmektedir. Aynı durum, Tuğrul Bey'in veziri al-Kunduri'nin yardımcısının kendisine sunduğu pro-Türk anti-Daylamit adlı kitapçıkta da açıklanmaktadır (450/1058). İbn Hassut, Ostan'ın, Daylam'ın düzlüklerini, La'idi'nin ise (burada yanlışlıkla Lanc diye basılmış) yükseltilerini oluşturduğunu söylüyor. Ostan, Wahsudanid (burada Kangarid) valilerinin mülkiyeti altında, La'idi ise Custanid krallarının elindedir. Bu iki bağımsız rapordan anlaşıldığı kadarıyla Custan b. Wahsudan (No: 4) Ölümünden hemen sonra mülkiyeti parçalanmış ve Wahsudanidler (Taromlu Kangarid Wahsudan b. Muhammed'in çocukları) Daylam yüksekliklerini mülk edinmişlerdir.(Bir olasılıkla "Oste" yani Custanidlerin ana yurdu) Sonrakiler Lahican komşu bölgelerine göçmüş olabilirler (Daylam'ın kıyı bölgesi... Hudûd'da bunlar on bölge olarak ele alınmıştır.

Tersine, Sultan Tuğrul, Kazwin yakınlarında operasyonlarını sürdürürken19 , Daylam kralı yüklü bir sunuyla önüne çıktı. Gene bundan ayrı olarak İbn al-Athir Tarmlı (Tarom) Salar'ın teslim olduğundan sözetmektedir. Sonuç olarak şunu belirtmemiz gerekir: Ya Custanidler, dominyonlerını yeniden almayı başardılar, ya da haraç Lahican kolu tarafından verilmiştir. İkinci olasılık daha makul görünüyor. Çünkü Naşir-i Hüsrew, Şerefname'sinde, Daylaman krallarından olan Emir-i Eminan adına Şah-rûd kesitinde (Safid-rûd'la birleştiği yere yakın) (438/1046)'da zorla para (baç) topladığından sözetmektedir. Sonra, Nasir, kendisinin Marzuban al-Daylam Gil-i Gilan "Abu Salih" diye anılan birinin hükümranlığındaki Samiran'ı ziyaret ettiğinden bahsetmektedir. Bunun adı "Custan İbrahim" olup Daylam'da pek çok kalesi vardı. Bu adam, Taronlu Wahsudan'ın torununun torunu olabilir.21 Şah-rûd üzerindeki bacın, onun adına toplandığı anlaşılıyor.

Da'ilerin hikayesi, al-Utrus'un damadı (khatn) yukarıda adı geçen Hasanid Hasan b. Kasım'ın (No: 4) yönetimiyle son bulmaktadır. Her ne kadar kendisi Naşir tarafından önerilmişse de, onun yerine tahta geçmek için Naşir'in oğullarıyla aralarında mücadele başlamıştır. Onların ölümünden sonra ise Daylamit emirleri karmaşık kavgalar içine girmiş ve salt kendi üstünlükleri için mücadele etmişlerdir. Hasan b. Kasım, o zaman Asfar b. Şıroya'nın müttefiki olan Mardawic b. Ziya tarafından (316/928)'de öldürüldü.

Daylamit Yayılması

Alid eylemlerinin sonucu olarak Daylamitler kısmen Zeydi tarikatına girdiler, halifeye karşı güçlü bir muhalefet geliştirdiler ve Alidler için yaptıkları yoğun mücadeleler sonucu askeri yeteneklerini büyük ölçüde geliştirerek güçlerinin bilincine vardılar. Sacid Yusuf b. Diwdâd'ın başkaldırıları (295/907 ve 304-7/916-9'da) ve ölümünden (315/928) önceki son azledilişi Samanid valilerinin Rey'de ardıllanma sürecinde, Türk köleler arasında ve Daylam Alidleri arasında kaoslu bir dönemin yolunu açtı. Târom Musafiridlerinin büyük bir kolu Azerbaycan ve Transkafkasya'ya doğru yayılırken,22 İran merkez platolarında yeni unsurlar belirmeye başladı: Önce, (315/927)'de kendini kral ilan eden Asfar b. Şiroyâ; sonra kısa bir süre için İsfahan Rey'de (316-434/928-1042) ve daha sonra da Hazar Denizi'nin güneydoğu kıraçlarında ortaya çıkan, ancak daha önemli olan Buyidilerin baskısı altında geri çekilmek zorunda kalan Ziyaridler...23

İran platosunun büyük bir kısmını (Samanidlerin elinde bulunan Horasan dışında) işgal ettikten sonra (320/932)'de ortaya çıkan Buyidiler, (334/946)'da Bağdat'ı alarak halifeliği 109 yıl boyunca Alid vesayeti altına soktular. Onların gölgesinde İran kökenli bir dizi hanedan (Daylamit ve Kürt) çevre bölgelerde ortaya çıktı: Musafiridler; Ganca Şaddadileri (340-409/951-1018) ve onların Ani kolu (451-559/1059-1163); Humadan ve İsfahan Kakuyidleri (398-443/1007-51); Kirmanşah bölgesinde Hasanuyid Kürtleri24 (348-406/959-1015); Zagros dağlarının batı etekleriyle Huluwân'da Annazid Kürtleri (381-511.991-1117); Mayafarkin ve Diyarbakır'da Merwan Kürtleri (380-478/990-1085) vs... Daylamit rejiminin zayıflığı birçok unsurun geniş bir alana yayılmasında değil, hanedanın birçok rakip kanada bölünmesinde ve son olarak oradaki Türk-Daylamit çelişkisinde yatmaktaydı. Buyidi gücüne ilk darbe, Gazneli Mahmud'un (420/1029)'da Rey şehrini almasıyla indirilmiş oldu. Kesin sona, son Bağdat Buyidi al-Malik al-Rahim'in, Tuğrul Bey tarafından esir alınmasıyla birlikte gelen baskıya bağlı olarak vurulmuş oldu (447/1055). Fars'ta Buyidilerin son çocukları birkaç yıl daha Selçukluların vasalları olarak yaşamlarını sürdürdüler.25 Daylamitler, ülkelerinin dışında paralı asker olarak hizmet gördüler. Nizamül Mülk, Siyasetname XIX'de Selçuk sarayının koruması olarak 100 Daylamit ve 100 Horasanlı'dan sözeder. Daylamitlerin izole olmuş kolonileri yerel nüfus tarafından yutulmadan önce daha bir süre birçok yerde ayakta kalabildiler.

Yer Adları

Çağlar boyunca Daylamit boylarının yerleştiği alanlar, oldukça geniş bir alanı kapsar. Bu nedenle, kronolojik güçlükleri gözönünde bulundurarak referansları tek bir başlık altında toplamak daha uygun olacaktır. Bir Babil adı olan Dilmun adası (Bahreyn), bugün bile güncel bir adken Fars'ın güney kıyısındaki Bender-i Daylam adı gerilere, Buyid dönemine kadar dayanan bir ad görüntüsü vermektedir. Aşağı Kafkasya bölgesinde, Sasaniler devrinden kalma askeri yer isimleri Lahican'la bağlantılı gibi görünen (şimdiki Lahic) Layzân ya da Lâizan adlarını çağrıştırıyor. Şirvan adı, muhtemelen Talakan ve Alamut nehirlerinin birleştiği yerde bulunan Şir (Arapça, Şirriz) ile benzerlik gösteriyor.26 Hatta Baladhuri'de Wahrazan-Şah olarak geçen Sarır (Avaria) kralının ünvanı bile Wahriz ünvanı ile ilintili görünüyor.27 Diyarbakır'ın kuzeyinden Palu ve Dersim'e kadar uzanan bölgede yaşayan ve bugün hala İran kökenli bir dil konuşan "Zaza"lar kendilerine Dımli demektedirler. F. C. Andreas, bu durumu, Daylam benzerliğine yoruyor. Bugün Türkleşmiş olan ve 19. yy. başlarından beri Hoy bölgesinde aktif olarak yerleşik bulunan Dümbüliler de Dımli ile bağlantılı gibi görunmektedir. Özellikle belirtmekte yarar var; Agathias III, 17'de Lasica'da savaşan Dilimnitai askerlerinden bahsederken onların yurtlarının (belki de özellikle bu grubun?) Orta Dicle havzasında Fars topraklarına komşu topraklarda olduğunu söylemektedir. Yani (eğer Dicle, Safid-rûd yerine yanlışlıkla kullanılmıyorsa) Zazaların bugün yaşadıkları bölgedir bu. Gezgin Abu Dulaf,28 Şahrazur'un yedi fersah doğusunda Daylamistan diye bir yerden bahsetmektedir. Bu yer, "Eski Pers kralları döneminde" Daylamitlerin oradan Mezopotamya ovalarına akınlar düzenledikleri yerdir. Lahican'ın batısındaki Daylaman kazası, Daylamand merkezinin Ostân'dan Lahican bölgesine aktarılmış olduğunun kanıtı olabilir. Urmiye gölünün kuzeybatısı, yani Salmas'ın merkezi çok yakın zamanlara kadar Dilmakan diye adlandırılmaktaydı. Urmiye gölünün güney batısında önemli bir Zagros geçidi üzerinde Lahican diye bir bölge vardır.29 Gene Lahican adını taşıyan birkaç köy daha vardır, bunlar Urmiye gölü havzasında, Savalan dağının kuzeyindedir, (Lahi) vb. gibi.

Ülke ve Halklar

Khuradadhbih, Yakubi, İbn Rusta, İbn Fakih gibi ilk müslüman coğrafyacıların, Daylam ülkesi ve halkı üstüne söyledikleri çok az şey vardır. Ancak ayrıntılı bilgi 4./10. yüzyılda Daylam hanedanının yükselmesinden sonraki tarihçi ve coğrafyacılardan elde edilmiştir. İştakhri, Hazar Denizi'nin tüm güney kıyısını ve (Rey ve Kazwin dahil) Elbruz sıradağlarının güneyini bir kuşak gibi saran toprakların tümünü Daylam diye tanımlıyor. (Daylamid dominyonunun en parlak günlerinde yaşamış olan) Mukaddesi, bunlara Volga ağzındaki Hazar Hanlığı'nı da içine alacak şekilde tüm Hazar kıyılarını katar.

İştakhri (Balkhi'den sonra olma olasılığı var), Custan hanedanının merkezini Rûdhbâr olarak verir. Cuvayni'nin yazarı M. Kazwini (III, 434), bunun Alamut'daki Rûdhbar olduğuna ilişkin yoğun tartışma açmıştır. Bu da Alamut valisinin Daylam hanedanının yurdu (Ostân) olduğunu göstemektedir. Başlıca İştakhri üzerine kurulmuş olan İbn Hawkal'ın kitabında Daylam'ın başkenti al-Tarm'a yerleştirilmiştir. Ancak bu yazan ya da yazdırandan da kaynaklanan bir sürçme olabilir, çünkü al-Tarm (Tarom) gerçekte Custanidlerin değil, Musafiridlerin merkezidir. Daha anlaşılmaz olanı, Mukaddesi, 360'a göre bir Daylam (kasaba) merkezi olan B'rwan'dır. Burası, yazara göre merkez olmak için daha uygun olan (Şad-rud vadisindeki) verimli Talakan'a bakarak daha elverişsiz ve yoksun bir yerdi. B'rwan'daki hükümet konutuna (mustakarr-al-sultan) Şehristan deniyordu. Hazine, burada derin bir kuyuda korunuyordu. (Zahir al-Din Shehristan'ın Şehr-Ostan, yani "Ostan'ın Şehri" olabileceğini söyler.) Mukaddesi, birbirinden ayrı olarak, Samirum'u Taron bölgesinin (Musafiridler) Salâarwand yöneticilerinin merkezi, Keşm'i ise Alid-da'ilerin bir köprünün yanına kurulmuş doğu Gilan'daki bir kenti olarak verir.

İştakhri, 205, Daylamitleri zayıf, kumral (bir olasılıkla kabarık tüylü) kaba ve gözüpek diye tanımlar. Tarımla uğraşıp sürü beslemişler, ancak atla ilgilenmemişlerdir. Mukaddesi'ye göre, 368-9, Daylamitler, yakışıklı olup sakal bırakıyorlardı. Bazı değerli bilgiler "Daylam Anayurdu" ve Gilan'a ilişkin olarak Hudud al-Alam, XXXII, s. 24-5'te verilmektedir. Daylam'ın, Hazar ovalarında on bölgesi vardır. Diğer üç bölge Wustan, Şir (Arap kaynaklarındaki Şiriz olduğu açık) ve Pazhm dağlık bölgelerdeydi.

Gelenekler

Daylamitlerin birçok alışkanlık ve gelenekleri çağdaş yazarları etkilemiştir. Erkekleri oldukça güçlü olup yokluklara son derece dayanıklıydı.30 En önemli silahları mızraklar (zhopin) ve yardımcı adamlar tarafından taşınan çarpıcı renklerle boyanmış yüksek kalkanlardı. Bu kalkanlar yan yana konduğunda saldırgana karşı bir duvar oluşturuyordu. Ordularında, yanan neftli mızraklar atan (mazari al-neft) özel adamlar vardı.31 Daylamit savaşçılığının şiirsel anlatımı Gurgani'nin Wis wa Ramin, Mihoul, bl.XCIX'de vardır. Daylamitlerin en büyük dezavantajları süvari birliklerinin olmayışıydı. Bu yüzden, (daha iyi silahlanmış olan) Türk paralı askerleriyle savaşa çıkmak zorunda kalıyorlardı. Aralarındaki bu temel farklılık ve rekabet, daha sonra ordunun parçalanmasına sebebolmuştur.

Daylamitlerin, ölülerinin ardından ve hatta işleri ters gittiğinde aşırı derecede yas tutup etkilendikleri görülmektedir.32 Mu'ziz al-Dewle, İmam Hüseyin için Bağdat'ta genel yas ilan etmiştir.33 Ve durum daha sonra İranlıların Muharrem ayında yaptıkları taziyelerin temelini oluşturuyor olabilir.34

Suriyeli bilge Bardesanes, M.S. 200'de Gilan kadınlarının tarlalarda çalıştığını belirtmektedir.35 Sekiz yüzyıl sonra Hudud'un yazarı, Daylam kadınlarının erkekleri gibi tarla işlerinde çalıştıklarını aktarır. Rudhrawari, Edipse II, 313'e göre, onlar, "beyin gücü, karakter özellikleri, işlerin düzenlenmesi gibi konularda erkeklerle eşit idiler". Daylamitler kabile içi evlilikler yapmışlardır. Evlilklerde her zaman tarafların doğrudan uzlaşması sözkonusudur.36

İsmailîler

Fatimi İsmaililerin Rey dolaylarındaki propagandaları daha 3./9. yy. başlarında yaygınlaşmaya başlamıştır. Daylamlı Asfar ile Gilanlı Mardawic, yeni öğretiyi kabul ettiler, Son Buyidilerin yönetiminde Fars'taki Daylamitler yedi imam doktrinine bağlandılar ve sondan bir önceki Buyid Marzuban Abu Kalicar (ölümü 440/1408) vaiz al-Mu'ayyad'ın sözünden dışarı çıkmaz oldu. Bu vaiz, sonradan Fars'tan sürülmüştür.39 Daylam'ın güçlü durumu ve nüfusunun karşı koymacılığı doğal olarak Hasan-i Şabah'ın ilgisini çekmiştir. Hasan-i Şabah, ilkin propagandistlerini Daylam içine göndermiş, daha sonra (483/1090)'da Mehdi adlı bir Alid'in Melikşah'ın tımarı olarak elinde bulundurduğu bir Alamut kasabasını almıştır.40 Böylece, sonraki 166 yıl boyunca güçlü Daylam, Selçuk topraklarının hemen bitişiğinde büyük bir tehlike odağına dönüşmüş ve tüm sunni dünyası için bir korku unsuru oluşturmuştur. Selçukluların Alamut'u yoketme çabaları boşa çıktı, ancak, yerleşik nüfusa pek çok zarar verdiler: Aslantaş'ın (485/1092), Nizam-ül Mülk'ün oğlunun (503/1109) ve Şirgir'in (511/1117)'den önce yaptıkları seferler, Buyidilerin Daylam'daki en son kalıntısı Cuvayni'nin raporu III, 239'da veriliyor. Bu, kayınbiraderi olduğu halde, propagandalardan hoşlanmadığı için İsmaililerin efendisini hançerleyen Buyid oğullarından Hasan b. Nâmâwar'dır, (561/1166).

Moğollar ve Sonrası

Haşaşilerin (Alamut, Lamassar, Maymun-diz) kalesinin Hulagu orduları tarafından 654/1256'da yerle bir edilmesi ve Haşaşilerin son liderlerinin izleyicilerinin ortadan kaldırılması, Daylam dağlarında bir fırtına gibi esti. şah-rud, Kazwin'den kolayca koparılabilir duruma geldi. (706/1307)'de Gilan'ı istila edip Lahican'a ulaşan Olcaytuhan'ın seferlerini de hesaba katmak gerekir.41

Daha sonraki bir dönemde Daylam'ın dağlık bölgeleri, Doğu Gilan'ın (Biyapış) Karkiya hanedanınca yönetilmiştir denebilir. Bunların merkezi Lahican'daydı. Bunlar, giderek, Alamut İsmaililerinin son çocukları olan Aşkawarlı Hazaraspi prenslerini ve Daylaman ile Rudhbar'ın Kuşidi Han'ını ortadan kaldıdılar. (819/1416)'da Lahicanlı Seyid Radi, Daylamitleri Safis-rûd kıyısına davet etti ve bunların iki ya da üç binini liderleriyle birlikte katletti.42

Daylam tarihindeki en yakın hareket, Ehl-i Hak lideri Seyid Muhammed'in Kalar-Deşt'te Ekim 1891'deki başkaldırısıdır.43

Daylam anayurdu üzerine tam bir soruşturma yapılmış değildir, ancak, H. Robino, Le Guilan, 280'de, asıl Daylamitlerin yalnızca (kışın) Kalavdeh ve Cawsal, (yazın) Kalac'khani'de bulunduklarını söylemektedir. Daylaman sakinleri (Lahican'ın güney batısı) topraklarını satmış, şimdi Berfcan'da yaşamlarını sürdürmektedirler. (Hudud'da, Befcan, Daylam ovalarında bir kanton olarak verilmektedir.)


KAYNAKLAR

1) Kârnâmak'i Artakşir, çeviri Nöldeke, 47
2) Marquart, İranşar, 126
3) Procopius, De bello persico I, 14
4) Procopius, De bello gothico, IV, 14. basım, Dindorff, s. 529-30
5) Agathias, III, 17
6) The ophylactus Simocatta, 1V, 3, 1
7) Tabari, I, 265 (ve 22/642)
8) Kasrawi, 4-20
9) Hubschemann, Ermenice Grammeri, 78
10) Tabari, 176: yakub II, 462
11) Tabari , III, 188
12) Tabari, III, 1524
13) Cuwayni, III, 271
14) İbn al-Athir, VII, 303 ve İbn İsfendiyar, Eghbal, 252-4
15) Naşir al-Din, al-Tha'ir, al-Utrûsh "Sağır" (No: III)
16) Evliya Amuli, Tarikh-i Rûyan (750/1349). Tahran 77. İbn Vaşil, al-Tarikh al-Şalihi, Dorn'da, Muhamm. Quellen 2. Gesch, d. Kasp. Meres, IV, 474
17) İbn İsfendiyar, ed. Eghbal, 281
18) Yakut, III, 149-50, Kasrawi, I, 130-4'te açıklandığı gibi
19) Fada il al Atrak, Osm'A al Azzawi, Belleten,IV.14-5. 1940
20) İbn al Athir, alıntı 439/1042)
21) Bkz. Musafirids
22) Minorsky, BSOAS, XV/3. 1953. 514-29
23) Bu dönemle ilgili bilgiyi şu kaynaklardan alıyoruz: Ma'sudi, Muruc, IX, 4-15; Miskawayh, Eclips'te; İbn İsfendiyar, bsm Eghbal, 224-301, çv. Browne, 162-223; ve Samanid tarihçileri Gardizi, Zayn al-akhbar; İbn Fadlan'ın Rihlası vs. gibi yan kaynaklardan.
24) Bkz. Hasanawayhidzer
25) Bowen, JRAS, 1929, 229-45
26) Bkz. Hudud bl XXXII, 24 ve Cuveyni, III, 425 (Kazwini'nin notu)
27) Minorsky, Sarvin arihi, 1958, 23-5
28) Bsm. Minorsky, Kahire 1955, s. 25
29) Bkz. Sawdi-Bulak, El'
30) Miskawayh, Eclipse, I
31) İbid., s. 282
32) Mukaddesi, 369 ve op. cit., II, s.162; III, s. 260
33) İbn-al Athir, VIII, 406; Tanukhi, Nişwar, ç. Marqoliouth, 219; Uygulamanın çağdaş karakteri için bkz. Hilal b. Muhassin, Edipse, III, 458 altyazı 393
34) A. E. Krimsky, Persky Teatr, Kiev, 1921 (bkz.)
35) Lages regionum, Patrologia Syriaca, II/I, 1907, bsm 586
36) Mukaddesi, 368-9
37) Bkz. M. Stern, BSOAS, XXIII, 1960, 56-90
38) Baghdadi, Fark, ç. A. Halkin, Tel Aviv 1935, 113; Raşid-el Din, İsmailiyan, bsm. Danispazhuh, Tahran 1338/1959, 12
39) Sirat el Mu'ayyad fi'ldin, Kahire 1949, 43-64; Bkz. Farsname 115
40) Curyani III, 174
41) Tarih-i Olcaytu, Bibl. Ulus. Ek 4197, 42 v
42) Zahir-el Din, Tarikhi Gilan, bsm Robino, Raşt 1330, 57, 118, 122-6
43) Bkz. Minorsky, Ehli-Hak Tarikatı Üzerine Notlar, Paris, 1920-1, 51

 

 

Zaza ve Gorani dilleri

Joyce Blau

Genellikle Zaza ve Gurani veya Gorani dillerin kuzeybati İran dilleri arasında sınıflandırıyoruz. Dilsel komşuluğa ve bu dilleri konuşanların soyut kürt ulusal yapılanmasına duydukları yakınlığa rağmen, bu iki dili kürtçeye bağlıyamayız. Öyle ki, özne’nin -ken dişini, Kürtçenin geçirmiş olduğu karekteristik biçimlenmeye uymamıştır.*

Zaza dili

1. Yayılma alanları

Zaza dili, kuzey batıdan Sivas’ın Zara ilçesi, kuzey doğudan Erzincan, güney batıdan Adıyaman’ın Gerger ilçesi, güney doğudan Bitlis’ın Mutki ilçesi olarak tespit edebildigimiz coğrafi noktaların çevreledigi dörtken içinde yaşıyan toplulukların konuştuğu lehçelerin bütünüdür. Türkiye sınırlari içindeki "Kürt" toplumunun yaklasık 6'da1'rini (istastiklerden yoksunuz) Zazalar *olusturmaktadırlar. Aynı zamanda Türkiye’nın tüm büyük kentlerinde cemiyet halinde yaşıyan iç diyasporadan söz edilebilir. Sovyetler birliği’nın Batum (Gürcistan) sehrinde de zaza toplumu bulunmaktadır. 1960 -70 yılları arasında, Türkiye'den Avrupaya yönelik işçi gücünün önemli bir kesimini de Zazalar teskil eder. Zaza ismi, Türkiye’nın şehirlerinde yerleşik yaşayan zazalara verilmiştir.

Tunceli’nın (eski Dersim) ilçelerinde kendilerini kırmanc olarak bilirler. Ve kırmanc iki lehçesini konuşurlar. Diyarbakır’ın Dicle (Piran) ilçesinde yaşyanlar ise kendilerini "kırd", konuştuklari dili kırdki olarak adlandırırlar. Suni bir Zaza için alevi Zazalar kızılbaş olarak kabuledilir. Alevi Zazalar içinse Zaza ismi suni zaza'ya takılmış ve onu temsil etmektdir. Yakın komşulari kürtlerce Zaza olarak anisalarda dimli (Daylamlig) adı sık sık kullanılır. Tunceli’nın ilçelerinde so-bê ya da şo-bê (allez-venez) gidiniz-geliniz ismi bu toplulugun üyeleri için kullanılır. Kırmanci lehçesini konuşan kürtlere gelince, Zazalar "Kırdas"olup, Kırdaski dilini konuşurlar.* Sorunun nedenli karışık oldugunü anliya bilmek için İran ve Irak kürtlerinin Türkiye kürtlerini Zaza olarak andıklarınıda eklemeliyiz.

Zaza dilinde yazılmış iki el yazmasi bugüne dek yayinlana bilmistir. Malâ Axmedé Xâsi (kökeni Bingöllü olup Diyarbakirin Hezan ilçesinde dogmustur.)’nın mevlüdü 11 hece üzerinden 756 misra 16 bölümdür. 1903'de 400 örnek olarak gün oşoğına kavuşmuştur. Siverek muftüsü Osman Efendi’nın 1903'de yazmis oldugu mevlut ise ancak 1933'de Sam'da Celadaet Bedirxan’ın düzeltmesi ile gün ışığına kavusa bilmistir. Günümüzde seçkin arastirmacıların ve aydinların merakli çalismalri sayesinde bir kac zazaca derlemeyi Siverek, Kor, Bucak, Koza, Çebaxçur, Kigi gibi ağızların çözülmesini suna biliyoruz.

2. Dildeki Temel Özellikler

Zaza dilinin fonolojik sistemi Kürtçe’nın fonolojik sistemine oldukça yakın olup, tumturaklı islemelere ve zengin sessiz vokallere sahiptir. Zaza dilinin tüm lehçelerinde zamirlerin cinslere göre Dağılımı rahatlıkla ayırtedebilinir. Sesli harse biten (özellikle belirgin-i) kelimeler Dişi olarak kabul edilir. İsimlerin iki halde çekimleri yapılır; (Doğrudan dolayı) erkek-i/-,Dişi,é/-i/-o çoğul her iki cinstede ân,

Örneğin: az so-n-â zarâ-y bân-i (erkek)
*Ez sino zerey ban-i
"je (feu) vais a 1’ınterieur de la masion"
"eve gidiyorum"
mang-â davij-i *mongey dewic-i
"la vache de la paysane"
"köylünün inegi"
Mâng-ey dawij-ân *mong-ey devic-on
"les vaches des paysan (nes)"
köylünün (yada) köylülerin inekleri
kayn-ak-ân bi-yâr-i*keyn-ek–on]bên-keyn-o ber
"emmene les filles"
"kızlari götür"

Ezafa’nın yapısinda bir farklilik gözlemlenir, erkek tekil şahısların tamamliyanlari-0/-w olarak belirlemektedirler.

ºxancar-rind *xincer-a rind
"un bon poignard"
-iyi bir hançer
ºyaw har-o harên *yew her-u hérin
"un âne d'argile
-kilden bie merkep
ºkaya-w kayan *kiye-w keyen
"un vielle maison"
-eski bir ev

Diğer tüm bileşkenlerdeki ezasar genellikle assağidaki biçimlerde görünür.

Erkek tekil; -é/-y'/-dé
Dişi tekil ; -â/-yâ/-dâ
Erkek çoğul ;-ê/-yê/-dê
Dişi çoğul ;-ê/-y

Örneğin; bân-ê (erkek) Maham-I
"la maison de Muhammed"
-Muhammet’ın evi
ºbra-y sânik-i vâ *Rey-na bra von.
"le jeune frére dit"
-gene kardeş söyler-*(küçük kardeş söyledi)
ºkan-ak-a ciwân-i*Keyn-ak-a rind-i
"une/la belle fille"
-güzel (bir) kız
ºmâ-r-dâ mi
"ma mére"
-annem
ºbrâ-yân-dê xemi*bra-yi
"ses frésens"
-kardeşleri
ºkayn-ak-ê civân-i
"les jolies filles"
-alimli kızlar
Örnekler Piran lehçesinden alınmıştır.

Şahıs zamirleri üçüncü tekil ve çoğul Şahıslarada ayriliklar göstermektedir. direct- oblique-tekil

1 az*ez mi/min
2 ti-*ti tü/to
3 erkek o/ây/ayo*-yi ay/ây/âdi

Dişi â/yâ/yâ*-ya â/âyâ/yâ/âdâ/âdây

Çoğul:
1 mâ mâ
2 ´simâ ´simâ
3 ê/yê-yin ini/yini

Fiiler çift köke sahiptir, yalin halin belirgin özelligi Geçmiş zamanın köküne -is/yis/-tis sonekleri almasidir.

Örneğin; *ker-is ] kardış:kard/k="faire"-yapmak
*sinag ] sinayis:sinasin="pouvoir"-yapabilmek
*vâtisg ] vâlis:va/v-vaj="dire"-söylemek

bi-/b-önek kipleri heman hemen tüm lehçelerde bulunur. Şimdiki zamanın köküne =an-/-n-gibi balamlarizler ve bunlara da şimdiki zamanınyalin haliyle Şahıs kipleri eklenir.Tek farklilik, birinci tekil Şahıslarda ortaya çikar.

Örneğin: az-barm-an-o (erkek) = je pleure-ağlıyorum
*ez-bermen-o
barm-an-â (Dişi) = je pleure-ağlıyorum, buna karsilik *-bermen-a
mâ k-an-i "nous faisons" yapıyoruz, şimdiki zamanın köküne -âyni/Aynı/-ini (Şahıs çekim kipleri olmaksizin) eklenerek dili geçmiş zaman şekillenirlenir.

Örneğin; ti á-gayr-Aynı*ti geryr-Aynı
"tu te promenais"
sen geziniyordun,
mâ hâm-Aynı*ma om-eyni
"nous venions"
-biz geliyorduk,
Şıma kawt-ini* şıma kewt-ibi
"vous tombiez"
-siz düstünüz. (Siz düsecektiniz)

Diğer Geçmiş zaman halleri, normal olarak Geçmiş zaman kökünden başlıyarak çekimlenir. Şimdiki zaman halinde olduğu gibi burda da cinslere bağlı olarak bir farklilik meydana çikar.

Örneğin: ây kawt-q "il tombaş" = o düstü (erkek)
kayn-ak-i wa-nist-i "la jeune fille monta á califourchon" -genç kız ata biner gibi çıktı, /eçisli fiilerin Geçmiş zaman hallerindeki "ergatif" biçim tüm lehçelerde konuşulmuştur.

Örneğin; mi di-"j'ai vu"=gördüm
mi né va "je n'ai pas dit"=söylemedim
tı az ayst-â *To ez est-a
"tı m'as jetée"
-sen beni attin
pi-y mi az dâ yâ tü*Pi mi ez da ya to.
"mon pére m'a donnée a toi"
-babam senden bana verdi
*babam beni sana verdi
kayn-aki kard*keyn-a kerd
"la fille fit (un travail)
-kız yapti (iş, çalisma)
ºini aslân-ân in-i mordim-i kist-i
*in aslan-o in merdum o kist-i
"ces lions ont tué ces hommes"
-bu aslanlar bu adamlari öldürdü,

Ikinci pasif çekim halleri, şimdiki zamanın kökünden başlıyarak şekillenir, Geçmiş zaman için -iya, şimdiki zaman için -ên eklenir. gu hallerde fiil geçsiz fiiler gibi çekilir.

Örneğin; ºsâ-war-iyâ-y*sa-ywer-iya-y
"les pommes ont été mangees"
-elmalar yenilmiş
vil-i-ç-ên-â*vil-i çin-en-a
-çiçekler toplanmış olarak
*çiçekleri topluyorum.

Fillerle ilgili söyleyişler hayli fazladır. Bunlar (â,da,dar,râ,vir,wa) gibi ön-fiiler olup fiilerle tamamen ilşkilidirler.Önceden keştirilmeyen anlamları bütünüyle değışıkliğe uğratarak fiilerle bağlanırlar.

Örneğin; ºâ kardış
"ouvrir"
-açmak
ºda-kardış-*-de-kerdış
mettre dans.., rentrer (un animal ou un objet)
-içeri sokmak, (bir cismi veya hayvani)
ºwar-kardış*-

"etaler"
-segilemek/yaymak*(sermek)
ºwar-kardış
"arracher de 1'herbe"

otlari yolmak, yada başıt bir fiille ve direk bir zamirle ilşkilenip anlamlanır.

Gurani Dili

1. Yayılma alanları

Gurani dili birkaç yüzbinlik (bugüne dek ne sayım yapılmış ne de istatistik veri olmuştur), Cogunun İran’nın batısında, Kirmanşah şehrinin kuzeyindeki Kuhe Şahan- Dalalü dağlarının yamaçlarından Irak sınırına dek uzanan bölgede yasayan toplulukar tarafından konuşulur. En önömli yerleşim birimi Gawhâra şehiridir. Sirwan nehrinin kollarından Zimkan’nın geçtiği vadıde kurulmuştur. Bir diğer grubu oluşturan Gurâniler daha doğuya yerleşmişlerdir, Dinavar'a yakın Kırmanşah şehrinin kuzey doğusunda, 40 km uzaklıktaki Kandula bölgesidir. Dil açısından gurânilere yakın olan Hawrâmaniler (bu lehçeyi konuşanlar 20.000 dolayındadır) Sanandaj/Sine şehrinin batısında kalan orta Zagros'ta yerleşiktirler. Kartalların gerçek bir yuvası olan Awraman Dağı (2.626m) Şahan dağ silselesinin yedincisidir. Hawrâmaniler iki kola ayrilir.. Luhon Hawrâmanileri, zincirinin güney batısında (en önemli köy merkezi Nawsudadır) ve Taaxt Haw- râmanileri dağların kuzeyinde ve batısında yerleşmişlerdir. En önemli köyleri Pâwa, Şaho, Hajij'dir. Diğer yakın diyalekleri konuşan gruplar, konuşanların saayisina göre en önemli olanları, Bâjalânilerdir (veya Boyaran yada Béjwân, Arapçadaki haliyle Bâjwân) İran'nın Kasr-i Şirin, Zohab, Bin Küdra ve Kratü bölgelerinde yerleşiktirler. Bu grubun önderleri Irak’ın kuzeyindeki Hanakan sehrine bağlı köylerde yaşarlar. Küçük bir grup ise Musul'a bağlı, Murat nehrinin doğu seridindeki köylere Dağılmislardir. Bu gurup yine yakın lehçeleri konuşan ve kakai aşiretlerinin oluşturduğu konfederasyona bağlı Şabak, Sali veya Sarliyya aşiretleriyle iç-içe yaşarlar. Şabaklar (10 ile 20 bin arası hesaplanir ) Ali Ras, Yangica, Hazna, Talâra gibi Musul'un kuzeyindeki Jabal Maklüb'a Doğru uzanan köylerde, Sarliler ise Aynı bölgede büyük Zab suyunun sağlı-sollu köylerinde ikâmet ederler. * Aynı derlemede bulunan bir önceki makalenin 2.bölüm 4. paragrafında bu sorun ele alınmıştır. Çv. Bâjalâniler, Sarlilar ve Şabaklar müslümanlığın Şii kökenli, içine kapalı Tarikatların, Geçmişte Ali ras (Kara Ali) olarak adlandirdiklari Iman Ali'ye özel bir bağlılık sunan gurupları günümüzdeki temsilcileridir. Bu tarikatların doktorinlerindeki ayriliklar olduk- ça karışık ve sorunsaldir. Yezidiler gibi bu aşiretlerin üyeleri açikça Kürtlerin giyisilerinden farkli olan araplara özgü giyisiler giyer, Arap-Müslüman İsimleri kullanırlar. Gurânilerin, Bajânilerin, Şabakların ve Sarililerin çoğunluğu - en iyi kaliteden -çifçi olup (tasarlama sistemleri gözle görülmeye deger ), isportacılik mesleğindeki yeteneklerinden dolayı diğerlerinden ayrilirlar.

2. İsim

Gurân/ Gorân ismi Hazar denizi eyaletleriyle ilişkilidir. (Gilân’nın toponoisi herşeyden önce Gurâni bölgesiyle ilişkilenmektedir.) Uzmanlar, Gurânilerin ve Zazaların anayurtları ve akrabalarını Hazar denizi kıyılarında bulmaktadır. Zazalar batıya, Ermenistan platosuna Doğru göç ederken Gurâniler güneye, Zagros dağlarının orta kısımlarına yerleşeceklerdir, göçün hemen ardindan Kürtçe konuşan topluluklar tarafından istilaya ve asimilasyona uğruyacaklardır. Bitlisi Şerif han Şerefnamesinde (16 yy sonu 17 yy başı) Gurân adıni Ardalan (günümüzde Kordestan’ın ilçesidir) ve Kırmanşah bölgeleri halklarıni belirlemek için kullanır.

3. Dildeki Temel Özellikler

Gurâni dili Ardalanli yönetici soyluların konaklarında, sairlerin kullandigi edebi bir dildi. Öylesine ki Süleymaniye'deki ünlü Baban sarayının sairleriyle başlayip geçtiğimiz yüzyilin başlarına dek sürmüstür. Yine bu dilde, bölgede etkinligi olan Ehli-hak ta- rikatina ait kutsal talimat ve yönergeler yazılmıştir. Edebi Gurâni dilinin fonetik açidan temel özellikleri sözcüklerin köklerinde bulunan y-,w-,h-, ses birimleriyle sürmektedir.

Örneğin: Hawrâmâni lehçesinde, yawa - orge - arpa - *cew - *ceh
wâ - uent - rüzgar - *wa - *heva-*ba
wini - seng - kan - *gun - *xwin
héla - oeuf - yumrta- *hak - *hek
hw-temel gurubunun dönüşümü; w biçimindedir:

Örneğin: Hawrâmani lehçesinde. ward-manger-yemek-*wer-*xarin
war -soleil - günes-*roc -*ro
X temel ses biriminin dönüşümü x-=h-biçimindedir.

Örneğin : Hawrâmâni lehçesinde; har - âne - essek -* her - *ker
Rd gurubu ise -rd=e biçimindedir. Örneğin Kandulai lehçesinde;
zil - coeur - yürek -* zer - *dil

Gurani dili’nın bazı lehçlerinde korunan majhul é, o sesleri Diğer lehçelerde kaybolmuş, yerleri genellikle i ve u seslilerince doldurulmuştur.

Örneğin: Hawrâmâni, Kandulai, Fransisca, Türkçe, Zazaca, Kürtce;
Héla - Hilâ - oeuf -yumurta-hak - hek
gos- gus- oreille -kulak -gos-goh

Fonolojik sistemi Kürtçe’nın, özellikle merkezi Kürtçe’nın fonolojisiyle benzesmektedir. Vokalik sistemde, uzun vokaller oldukça zengindir. Ses tonu yani vurgular, haraketlilik (degiskenler) temel rolü oynar, belirleyi bir işlev yüklenir. Dilde zamirlerin yapısi,

cinsler (erkek-Dişi) ve hallerde (Doğrudan egilimli) normal olarak farkedilebilmektedirler. Lehçelerin Çogunlugunda belirlyi son ek kullanilmaktadır.

Erkek -aká
Dişi -aké
Ve geniş olarak adıllarla bağlıdırlar.
Erkek tekil-harakâ-1'ane-essek-herik-kerek*
Erkek çoğul-haraké *monkerik-kerami
Dişi tekil ve çoğul-mahara-ké-1/les anesse (s)- esekler
(obl.)Erkek tekil - har-akây
Erkek çoğul - har- akâ
Dişi tekil - mâhara-ké
Dişi çoğul - mâhara-kâ
Doğrudan durumlarda belirsizlik soneki
Erkek tekil; ew çoğul: -é dir.
Örneğin: hár-ew *her
hár-é *heri
Dişi tekil- a çoğul-é'dir.
Örneğin: mâhár-a , mahár-é
(obl.) Erkek tekil, éw çoğul -â
Örneğin: har-êw, har-â-*her-*heri
Dişi tekil -a êwa çoğul -a

Ezasarin yapısinda bir farklilik gözlemekteyiz. Belirtici sıfatların bileşkenleriyle, si- fata bağlı ezâfa -i /-y olarak görünmektedir.

Örneğin: Kıteb-ew-isiâw -un livre noir- bir siyah kitap. Aynıyet gösteren İsimlerin bileşkenleri zamire bağlı ezafa da- u/-w olarak belirmektediktedir:

Örneğin: kârda-w kur -aka -y =le coeteau du garçaon= oğlanın bıçağı Kinâé- ewa -w sân -i=la fille du roi =kıralın kızı das- u wéw = ma propre main =temiz elim.

Belirleyici İsimlerin sıfatla birleşkeni halinde ayrıca "özgür çekim" biçimi de vardır. Bu halde İsim belgeçe "a" ile bağlıdır, tek heceli sözcüklerin kökleşmesi ile dogal sıfatsal elemanların üzerine kurulmuştur.

Örneğin: Hawrâmi lehçesinde Kıteb-a- siâw- aká =lelivre noir =siyah kitap *Kıtabu siaw
adâ - pir - aké =lá veille mére =yaşlı ana *nena piriki
â yan - â- gawr-é= ces veille maisons=bu eski evler = *boni verini.

Şahıs zamirlerinde birinci ve ikinci tekil şahıslar min, to ve çoğul ema, sima çekimsiz olup , üçüncü tekil ve çoğul şahısların cinsiyeti ve çekimleri vardır. Şahıs zamirleri ‘ın son ekleri, -m ,-t,-s, -mâ- tâ-zilyetlik (Iyesi kenDişi olsun olmasın bir malı kulanmakta olan kimse, elde tutan, eldeci) ve dolayli, dolaysiz tamamlayıcılar işlevini doldurmaktadır.Fiiller iki kipe, sahiptirler. Geçmiş zaman kipi a seslisi haricinde Geçmiş zaman halinin köküne bağlı olarak gelişir.

Örneğin: gelây gelâ /gel =gezinmek- *geyrayış
Fârây fârâ /fâr =degistirmek - *virnayis (bedelnayis)
Şimdiki zamanın ekleri genellikle.
ma - / mi - m - dir.

Örneğin: Bajalani lehçesinde: ma- kar-o=o uyuyor.
Kandulâi lehçesinde:ma-kar-o=o uyuyor.
Hawrâmâni lehçesinde:m-us-o=o uyuyor.
Buna karsilik kar-o =o yapıyor.

Bi-/b-örnek kipleri bütün lehçelerde bulunmaktadır. Dili, mis-di'li Diğer Geçmiş zaman belirten hallerde, Şahıs son eklerini tümü fiks olmayan fiiller sistemi ile ilşkilidir. Bir çok lehçede "ergative"hali;

Örneğin: âkinâc -e -m -â di-en â =*Ena keyna mi diyaje voyais cette fille (literemanent-étant vue par moi) Bu kızı görmüsüm.(tarafından görülmüştür.) Garmâ kar- ake-s tâw-na-wa la chaleur a fondu le beurre (litteralement:-la chaleur, le beure par lui a été fondu-) Sıcak yağı eritti, 'yağ, Sıcaktan dolayı eridi.' Pasif olan ikincil bir çekim biçimi, temel hece’nın şimdiki zaman köküne katılımı ile biçimlenir.

- iâ=Geçmiş zaman
- ia=şimdiki zaman için kullanılır. Öyleki, bu fiiller geçişli fiiller gibi çekilir. Neden gösteren fiillerde şimdiki zamanın kökünden başlıyarak eklemlenirler. Geçmiş zaman için-(i) nâ, şimdiki zaman için -(i) n ekini alarak çekilirler.

Örneğin: esây/es="avoir mal"=acı vermek.
esna/ esn ="faire mal"= acı vermek (ağrıtmak)

 

 

A Grammar of Dimili
Dimilice'nin Grameri


Terry L.Todd


Iremet Förlag/2001
Box 4014
128 04 Stockholm/Sweden


Dimilice
, Hint -Avrupa dil ailesinin Hint-Iran dil grubuna dahil Iranî bir dildir.Bu dil, Türkiye'nin orta dogusunda, tahminnen bir milyon kisi tarafindan konusulmaktadir. Türkler ve Kürmanci konusan kürtler, kendi aralarinda bu dile "Zazaca" demektedirler ki, bu da bayagilayici ve asagilayici bir anlam tasimaktadir (Mann-Hadank, 1932:1).

Bu dil üzerine yapilan en önemli analizler, Otto Mann'in ölümünden sonra, Karl Hadank'in, onun, bu yüzyilin baslarinda yerinde yaptigi inceleme ve arastirmalara dayanarak kaleme aldigi ve yayinladigi kitaba dayanmaktadir (Mann-Hadank, 1932)

Hadank'tan önce Peter Lerch (1857:49-87) içinde 40 sayfa kadari da Dimilice olan Kürmanci metinler yayinlamisti. Ancak bu metinlerde Dimilice dilbilgisine egilinmemisti. Onun çevirilerinin iyi olmadigi da söylenmektedir. Ondan birkaç yil sonra Friedrich Müller, Lerch'in metinlerini temel alarak Dimili dilinin analizini yapma girisiminde bulundu, ve bazi Dimilice sözcüklerin ayni kökenden gelen yeni Farsça sözcüklerle karsilastirarak bu alanda daha basarili oldu. 1862'de W.Strecker ve O.Blau, Türkiye'nin orta dogusunda daglik bir bölge olan Dersim yakinlarindaki Quzulyan'dan derledikleri 100 tane kadar sözcük yayinladilar. Blau, bu dilin, Lerch'in daha önce iddia ettigi gibi, Kürtçe'ye, çok benzer bir diyalekt oldugu kanisina vardi. Albert Von Le Coq (1903), Siverek bölgesine yakin Çermik dolaylarindan derledigi 2 ciltlik metinler yayinladi. Fakat na yazik ki su anda güncel olan buçalisma için sözkonusu citler bulunamadi. Ama o da herhangi bir dilbilgisi çalismasina girmemisti.

Mann'in yerinde çalismalari ve onun notlari üzerinde Hadank'in yaptigi dikkatli analizler uzun zaman son derece degerli ve bilimsel çalismalar olma degerini korudular. Bunun özel önemi, tarihsel, kültürel ve folklorik yöndençalismalara olan katkisi; Iranî ve Iranî olmayan dillerle Dimilice arasinda yapilan ayrintili karsilastirmalar; ve Dimilice'nin söz dizimine iliskin analizleriyle çagimizda yapilan en üstün gramer çalismasi olma özelliginden gelmektedir. Onlarin çalismasi, Dimilice'yi dikkatli bir sekilde diyalektlere ayirmalariyla da dikkati çeker. Kitapta en önemli yer, Siverek'te konusulan diyalekte ayrilmis ki, bu bölüm 35 sayfa tutarinda metin, bagimsiz tümceler veçevirilerinden olusmaktadir. Kitapta bundan baska Kor diyalektine iliskin çalismanin yanisira Bucak diyalektinden derlenmis 10 sayfalik bir sözcük listesi, 25 sayfa tutarinda Çapakçur (Bingöl) diyalektinden dilbilgisi tahlilleri ve sözcükler, ve 10 sayfa da Kigi diyalektinden dilbilgisi tahlilleri ve sözcükler vardir.

Günümüzde yapilan modern çalismalar ve analizler, Mann'la Hadank'a olan güvenin dogru oldugunu ve onlarin yaptigi çalismalarin son derece dikkate deger ve güvenilir oldugunu göstermektedir. Onlarin çalismalari, su anda varolan Dimilice sözcük yapilarini inceledigi gibi, sözcügün artik ortadan kalkmis eski yapisini da incelemektedir. Sözcük incelemeleri ve açiklamalar yer yer yetersiz kalmakla beraber zamanin diger arastirmacilarinin çalismalarini gölgede birakacak kadar dikkate degerdir.

Onlarin çalismasi, modern dilbiliminin gelistirildigi ilk yillarda yapildi. O zamandan beri bu arastirmalara devam etme cesaretini kimse gösteremedi. Bizim simdiye kadar yapilmis olan arastirmalara dayanarak edindigimiz deneyimlere göre bu konuda daha dikkatli olmak ve yazilan her seye inanmamak, öncelikle yazilanlara elestirel bir gözle bakmak gerekiyor. Her halukarda yeni dilbilimciler, yeni dilbilimsel çalismalarin yerinde yapilmasini ve eski dilbilgisi ile yeni dilbilgisinin karsilastirilip en dogru olanin yazilmasini önermektedirler. Dilleri daha iyi anlamak için onlarin geçmisteki halleriyle simdiki durumlarini birlikte incelemek gerekiyor.

Dimili bölgesi sürekli olarak sikiyönetim altinda oldugundan böyle bir girisim devamli engellenmistir. 1920'lerden beri böyle bir arastirma için izin verilmemistir (MacKenzie, 1960:xvii). Windfuhr (1976) Mann'in yazilarindan önemli bir kismini esas alarak bir "Minni-Grammar of Zaza" (Zazaca Küçük Dilbilgisi) taslak halinde tamamlayip hazirladi. Bu kitapta Dimilice'nin kisa bir dilbilimsel ve tarihsel incelemesiyle 16 sayfalik bir dil-yapi özeti yeralmaktadir. Bu güncel çalismada, sözkonusu minik dilbilgisinden yararlandik ama dilbilgisinin kendisi ne yazik ki halen basilmamis olarak duruyor.

Mann, (Mann-Hadank, 1932:19)'da Dimilice'nin bir Kürt diyalekti olmadigi, Hadank da (1932:4)'de "Dimili" sözcügünün "Daylamî"den geldigi sonucuna vardi. Bu dil, Daylamitlerin bir yansimasi olarak görülüyordu, ki Daylamitler de Hazar Denizinin güney kiyisinda bulunan Daylam bölgesinde yasiyorlardi. Daylamitler daha ortaçag iliskilerinde bile Kürtlerden ayriliyorlardi. Bugün Dimilice konusanlar kendilerini Kürt saniyorlar.Ve onlarin dilinin Kürtçe olmadigini gösteren yeni arastirma sonuçlarina içerleniyorlar. Dimililer kendilerini psikolojik, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik açidan Kürt olarak görüyorlar."Kürt" sözcügünün ne kadar kötü tanitildigi gözönünde bulundurulursa Dimililerin baskalarinca Kürt sayilmalari daha kolay anlasilir. Oysa Dimilice, Kürt diyalektlerinden tamamen ayrilmaktadir.

MacKenzie (1961b) Kürtçe'nin bütün degisik diyalektlerini inceledi ve bu diyalektleri Iranî diyalektlerle karsilastirdi. Kürtçe'nin bütün diyalektlerini Iranî diyalektlerden ayiran bütün unsurlari buldu. Gerçekler ele alinirsa, Kürtçe'deki /-sm/, /-xm/ ve /-v/, /-w/ halini aldilar. Sözcügün içindeki /.-/ ekini "getirmek" fiilinde ele alirsak, kisaca bundan ayri /.-/ ve /-sm/ ve de /-xm/'nin incelenmesi gibi. O "Ben Kürt diyalektleri arasinda hepsi tarafindan paylasilan özellikler bulamadigim gibi hepsinin disinda kalan bir özellik de bulamadim." diyor (1961b:72). Fakat bu özellikler Dimilice tarafindan paylasilmiyor. Tedesco (1921:199) kitabinda Lerch'in arastirmalarina dayanarak Dimilice'yi ortada kalan bir dil olarak siniflandirdi. Kürtçe'yi (1921:198)'deki bölümde bir kuzey-bati dili olarak olarak belirledi. Bkz Windfuhr'un Yorumlar (Azami and Windfuhr, 1972:13) ve onun basilan haritasina (Azami and Windfuhr, 1972:198-99). /hr-/'nin içindeki /*fr-/'deki gelismeye bakilirsa ve simdiki zaman ve de basit zaman bildirme kipi Dimilice'nin öteki Kürt diyalektleriyle bölüstügü sadece iki özelik olarak olarak görülür.

 

 

Hay Siyasal Düşünce Sayfalarından

Garnik ASATRİAN

Nigoğayos Adonz'un "Hay Sorununun Çözümü Çerçevesinde" başlıklı, 1920 yılında Londra'da yayınlanmış kitapçığının Hayca baskısı geçtiğimiz günlerde Erivan'da gün ışığına kavuştu. N.Adonz'un bu çalışması, birkaç yıl önce rahmetli Con Giragosyan'ın çabaları sonucu Rusça'ya çevrilmiş, Sovyet Sosyalist Hayasdan Cumhuriyeti (S.S.H.C.) Bilimler Akademisi Bilgilendirme Bölümünce basılmıştır. Bu kitapçık bilim çevrelerinde ilgi uyandırmasına rağmen, Rusça baskısının az sayıda olmasından dolayı ancak dar bir çevrenin tartışmasına sunulabilmiştir. Hayca baskısının bu boşluğu dolduracağını biliyoruz. Üzerinde durmak istediğim, yazarın 1920 yılında İngilizce yayımlanan, "Kürtlerin Hayasdan'a Yayılması" başlıklı makalesidir. Bu kısa değerlendirme metnini Hay okuyucularının dikkatine sunarken, sormadan edemiyoruz: Onca zaman içinde bu dergiyi kaç kişi okuma olanağı bulabilmiş, adını andığımız makaleyi inceleyebilmiştir? Özellikle son günlerde yayımlanan incelemelerde, N.Adonz'un çalışmasından doğrudan yapılan alıntıların ayrıdına varıp, önemini kavrayabiliyor muyuz? Saydığımız gerekçelerden dolayı N.Adonz'un küçük boyutlu çalışmasının, burdan geniş okuyucu kesimlerine ulaştırılmasında ısrarlı olduk. Yurtsever bilim adamının bilimsel mirasında büyük bir yer teşkil eden bu makalenin konuyla ilgili tarih çalışmalarınin ilk örneği olduğunu ayrıca belirtmeliyiz.

Makale, söylev üslubunda kaleme alınmış. Sağlam ve mantıksal yapılanmayla bilimsel kanıtlara dayanmaktadır. Bilindiği gibi N.Adonz Kürtlerle özel olarak ilgilenmemiştir. Ne var ki, eski Hay tarihçisi, eski diller uzmanı (Philologue), Hayasdan'ın tarihsel coğrafyası ve de oriantalizm alanında donanmış bir bilim adamı olarak, kısa bir makalenin sınırları içinde bu soruna ışık tutabilecek bilgileri özetleyebilen, zamanının belki de tek araştırmacısıydı. Yazar, birkaç sayfada Kürt-Hay ilişkileinin şekillenip gelişmesi gibi zor bir konuyu aydınlatabilmiştir. İncelemede konyla ilgili çeşitli araştırma alanlarındaki süzülmüş bilgiler toplu olarak özetlenmiştir. N.Adonz'un bu kısa çalışmasının, Hay Bilimsel Söylev Yazını'nın en parlak örneklerinden olduğunu söylersek, abartmış olmayız. Günümüzde bile, bu makalenin bilim çevrelerinde yarattığı yankı duyulmaktadır.

N.Adonz'un bu çalışması, halkımızın tarihsel yazgısını değerlendiren, Hayasdan'da Kürtlerin yayılmasıyla ilgili sorunlara ışık tutan önemli bir belgedir. XVI. yüzyılın ilk yarısı, Kürtlerin kütle halinde Hayasdan'da yayılmaya başlamalarının tarihidir. Bu dönem yine halkımızın çileli yoksulluklarla dolu yeni bir yıkım döneminin başlangıcıdır ve yurdumuzun önemli kesiminin yitirilmesiyle sonuçlanmıştır.

Hay Siyasi Bilimi'nin değerli düşünürü, "Tarihimizin bu sayfasını yurtdaşlarımızdan gizlemeye hakkımız yoktur!" der. Biz de onun izleyicisi olarak, yürek acısıyla da olsa, Hay tarih yazınında sözünü ettiğimiz döneme ve sorunlara gereken önemin verilmediğini belirtmeliyiz. Kürtlerin tarih sahnesine çıkışı ve Hayasdan'da yayılmalarını işleyen, konuyla ilgili tarihsel verilere dayanan bilimsel çalışmaların yürütülmesi yerine, genellikle basit ve romantik düşünüş tarzı eğemen olmuştur. Konulardan habersizlik ya da çeşitli bilimsel alanlardaki verileri ilişkilendirme eksikliği, karşılaştırma yeteneğinden yoksunluk, Kürtler ve Haylar arasındaki ilişkilerin başlangıç noktasını Büyük Dikran Dönemi'ne kadar uzatılmasına ve uzun dönemde sarılamayacak hatalara neden olmuştur. -Eski Marlar Kürtlerin atalarıdır. Bu saptamadan yola çıkarsak, eski Hay tarihi yapıtlarında sözü edilen Marlar incelenirken Kürtler dikkate alınmalıdır. Sorun o ki, bu temelsiz görüş İnciciyan ve Leo'yla başlayıp, bizlerin üretim döneminde yaygınlaşmıştır. Fakat tarihi dilbilimsel çalışmalarınverileri hiçbir şekilde bu savı doğrulamıyor, hatta uzaktan bile olsa Kürtler ve Marlar arasında ilişki kurulmasına izin vermiyor. Ne var ki, ortaçağ sonlarına ait Hay kaynaklarında (anıtlar) Kürtlerin MARLAR'a, Mart Ulusu'na bağlanmasını nasıl açıklayabiliriz? (Zaten Kürtlerin Marların devamı olduğunu savunanlar da bu olguya dayanabilmektedirler.)

Bu durum yalnızca yazınsal adlandırma geleneğinin basit bir vergisi olup, diğer toplumların edebî eserlerinde de yaygın olarak görülebilen bakış biçimidir. Asli Marlar M.Ö. VI.-V. yüzyıllarda tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Hay toplumunun hafızası bu süreç içinde Marlara özgün ulusal özelliklerini Marlara aitmiş gibi kabullenip onların devamı olarak koruyamazdı. Aynı dönemdeki Hay yazarlar, Tatarları ve Çağatayları PERSLER (İranlılar), Türkmenleri ise SGYUTLAR (Sgintotsvots ulusu) olarak adlandırmış olmalarının altı çizilmalidir. "Zamanın Pers (İran) hükümdarı Tamur Han (Timur Han) güneyden amansızca saldırıyordu." Doğal olarak eski etnik adlandırmalarının güncelleşmesini gösterir örnekleri işlememiz gerekiyor. Bu tür yanılsamaların rastlantısal olmadığı ve okuyucuya tamamlayıcı bilgileri vermesi açısından şu örnekler önemlidir: (Ve bu felaket başı-bozuk Pers milletinin başına geldi, ki Çağataylı adlandırılırlar.) Aynı örneği Kürtlerle ilgili olarak da görebiliriz. (Peşi sıra barbarlıkla geldiler Mar milleti, ki Kurt adlandırılırlar.) Böylece, Marlar (Mar milleti) terimi Hay ortaçağ-sonu yazınında Kürtlerin adlandırılmasıyla ilgili olarak kullanılmış olması yanılsamadan ibaret olup daha fazla değer taşımadığını anlayabiliyoruz. M.Ö. V.-IV. yüzyıllarda tarihçi Xenophon'un sözünü ettiği Gartukhlar da (Hayca Gartukhner; Grekçe Kardiokhoi ) Kürtlere ilişkili değildirler.

Sorun gittikçe karmaşıklaşıyor. Genel olarak Kürtlerin kökleri nereye dayanıyor ve nerden belirdiler? N.Adonz makalesinde bu konuya yeniden dönmüyor. Zaten, bir dergi makalesinin sınırları içinde bu konuyu işlemek de güçtür. Yeni bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu verilerin ışığında, Kürtlerin anayurdu, İran'ın Fars eyaletinin kuzeyindeki (Orta İran) topraklar olarak belirlendiğini burda belirtmeliyiz. Arap halifeliklerinin kurulmasıyla birlikte Kürt boyları İslamiyeti kabullenip, Kuzey Mezopotamya'ya yayılma olanağı elde etmişlerdir. İran'da Selçuklu Türklerinin eğemenliği döneminde (XI. ve XII. yüzyıllar) Hayasdan'ın güney eyaletlerine (Hay Mezopotamyası, Ağtsing, Gorcayk), kırsal alandaki belirli köylere yerleşmişlerdir. Batı Hayasdan'daki diğer hay şehirlerine Kürtlerin yayılması ise Osmanlı Sultanlığı'nın eğemenliği dönemine rastlar.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, N.Adonz XVI. yüzyılın ilk yarısını başlangıç olarak saptamıştır. Bu tarihsel saptama, dilbilimsel araştırmaların bizlere sunduğu verilerle de doğrulanıyor. Kürtçe'nin kuzey lehçelerindeki, Hayca ve Kürtce arasındaki sözcük alışverişini gösterir örnekler yakın döneme rastlıyor. Eski sözcük değiş-tokuşu, -tabii ki bunların varlıkları, ilk karşılaşma dönemi gözönüne alınarak incelenmeli-, saptanamamıştır. yalnızca Gurmançi'nin güney lehçeler grubundaki (Hakkari, Bahtiyar ve Mogsa) bir iki sözcük bu tespitin dışındadır. Bu sözcükler de ilk Kürt-Hay ilişkilerinin başladığı alanlarda tespit edilmiştir. Ne ortaçağ Hayca'sında ne de Krapar'da KÜRTÇE'DEN GELEN TEK BİR SÖZC⁄E RASTLANMAMIŞTIR. Yurt dışında yaşayan Kürt yazarlarının savunduğu, Kürtlerin başlangıçtan bugüne Batı Hayasdan'da yerleşik olarak yaşadıklarına dair savlar temelsiz ve bilimsel dayanaktan yoksundur.

N.Adonz doğrudan ve gerçekçi biçimde Kürtlerin Hayasdan'a girişinin ülkenin toplumsal panaromasını değiştirmediğini belirtmektedir. "Yerleşik çalışan toplumun temel çekirdeğini -her zaman olduğu gibi- Haylar oluşturmaktaydılar." Bununla birlikte hemen belirtmeliyiz ki, Hayların Kürtler arasında erime süreci daha sonraki yüzyıllarda hız kazanarak sürmüştür. Abartmadan diyebiliriz ki, Batı Hayasdan'daki (Kürt yazarlarının terminilojisinde "Türkiye Kürdistanı"), Kürt halkının oluşum ve biçimlenme sürecinde Hay ögesi önemli rol oynamıştır. Haylar sözünü ettiğimiz yaşama alanlarında, Kürtler için etnik alt dilimlenme olarak varolmuşlardır, nasıl ki dillerinde açıkca görülen özümlemeler (gerek telaffuz gerekse sözcük hazinesi), maddi ve manevi kültürel değerlerin yeniden biçimlenmesini sağlamıştır.

Bu bağlamda N.Adonz, Kürt Rojgi aşiret birliğinin doğuşunda Hayların belirleyici rol oynamasını derin bir öngörüyle sezinleyip, bu aşiret birliğine bağlı Kürt tarihçi Şerafettin Bitlisli'yle ilgili şu tespiti yazmaktadır: "Tarihçi Şerafettin geçmişi araştırırken, atalarının damarlarındaki kanı Araplara ya da Kürtlere değil, Haylara bağlayabilecek daha fazla dayanağa sahipti." Ve ne ilginçtir ki, yeni bulunan kanıtlar da benzer sonuçlara ulaşmak için ciddi dayanaklar sunmaktadır. XVII. yüzyıl Türk seyyahı Evliya Çelebi'nin elyazmalarından yapılan son çözümlemeler bu öngörüyü destekleyen ilginç kanıtlar barındırmaktadır. Bilindiği gibi Çelebi uzun zaman Rojgilerin merkezi Bitlis'te bulunmuştur. O dönemde şehrin yöneticisi konumunda bulunan Abdal-Han ile sıcak ilişkiler geliştirmiştir. Evliya Çelebi., Rojgilere özgü dille söylenen bir halk şiirini yazıya geçirmeyi başarmıştır. Bu şiir, kitabı Seyyahatname'nin ilk örneğinde aynen bulnmasına rağmen daha sonraki çoğaltmalarda bulunmamaktadır. Bu eserin dilini çözümleyen inceleme, sözcük dağarcığı bakımından şiirin dilinde Hayca'nın temel olup, dilin gramer yapısının daTürkçe olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerinde çalışan Hollandalı bilim adamı Martin van Bruinessen, sözü edilen ilginç olgu karşısında şöyle yazmaktadır: "Şaşırmamak elde değil, böylesine bir dil olacak ve kendini Kürt diye adlandıran bir halk tarafından konuşulacak." Aynı yerde Rojgi aşiretinin oluşum ve biçimlenme sürecinde Hayların önemli rolü olduğuna dair kişisel kanısını da belirtmektedir. (Rojgilere özgü andığımız dilin ayrıntılı incelenmesiyle ilgili örnekleri ve Çelebi'nin elyazmasındaki Bitlis'e dair bölümün incelenmesini içeren, henüz yayınlanmamış eserin sahibi, Amerikalı Türkoloğ Robert Tangoffe çalışmasının bir örneğini bizlere yollamıştır.) Bu eserde Çelebi'nin Rojgilerle ilgili ilginç belirlemesinin altı çizilmiştir. "Rojgiler diğer Kürtlerle Gurmançi(ce) konuşuyor, kendi aralarında ise Rojgilere özgü dili konuşuyorlardı."

***

N.Adonz'un makalesinde andığı ZAZALAR hakkında da bir iki söz etmeliyiz. Bu halkın temel çekirdeği Dersim'de olup, yaşadıkları bölge Yüksek Hayasdan'ın en kuzey kesimlerinden, Fırat'ın iki kolu arasındaki kuzeyden Erzincan, güneyden ise Murat arasındaki alanlardır. Zazaların toplam nüfusunun bir milyon cıvarında olduğu tahmin ediliyor. Bu halk kendini DIMLİ ya da DIMLA olarak adlandırmaktadır. Hay kaynaklarına göre DLMİG'dir (Arisdages Lasdiverdtsi). Bu adlandırma DELMİG biçimiyle benzeşmektedir, ki Delmig DEYLAMLI ya da Deylam'da yaşayanlar anlamına gelir. Zazaların Hayasdan'da belirmesi X.-XII. yüzyıllarda Deylamlıların (Eski Tabaristan'da yaşayanlar) İran'ın Hazar denizini çevreleyen bölgelerden birkaç dalga halinde göçe zorlandıkları tarihle çakışmaktadır. Zaza terimi, bu halkın konuştuğu dilde çok sayıda kullanılan (ts, ds, tso, s, z) gibi sessizlerin yoğunluğundan dolayı komşuları tarafından takılmış aşağılayıcı bir adlandırmadır. Daron Duruperan'ın Hayca sözlüğünde ZAZA'nın anlamı; sağır-dilsiz"dir.

Zazalar ve Haylar arasındaki karşılıklı ilişkiler (Yezidi ve Haylar arasında olduğu gibi) her zaman sıcak ve dostane olmuştur. Kürt ulusal bilinçlenmesinin doğuş döneminde ve önderlerin izlediği yöntemlerde, doğal olarak belirli abartmalarla, Kürtlere komşu diğer halkların etnik farklılıkları görmemezlikten gelindi ve kültürel değerlerinin gelişmesi engellendi. Örneğin İran halklarından Lorlar, Bahtiyarlar, Guranlar, yeni oluşan Kürt "intelligentsia"sı tarafından kürt olarak sayılmaktadır. Bu yanılgıdan Kürtlerle sıkı bağlarla yaşayan Zazaların da kurtulamamış olması anlaşılabilir bir olgudur ve onlar için belirlenmiş kazançtır. Zazaların dini, dili, ulusal bilinci ve etnik kökenlerini belirleyen birçok değerin Kürtlere göre yerden göğe farklı olmasının ne gibi önemi olabilir ki?! N.Adonz makalesinde bu gerçekliğin altını yeniden çizmiştir. "Dersimli Kürt" olarak adlandırılan Dujiglerin köklerini belirlemeye yönelik sorular aynı şekilde incelenmesi gerekir. Çünkü Dujigleri Kürt olarak niteleyenler bile onları "temiz Kürt" olarak kabullenemiyorlar."9

Günümüzde Zazaların ulusal kimlik arayışı yeni bilinçlenme dönemini yaşıyor. Batı Avrupa'da Zazaların kalabalık allıturnası (Diaspora)10 oluşmuş durumda ve bunların bir kısmı özünü bilmeden Kürt ulusal hareketlerine vergi vermekte. Bununla birlikte Zazaların ulusal bilinçlenmesini yönlendirecek ilk adımların sesi duyulmaktadır. Zaza diliyle basılan edebi eserler ve yayın organları gün ışığına kavuşmaktadır.

Zazaların dinsel inançları ve etnik kökenleriyle ilgili satırlarımı makalesinde kullanan yazardan yola çıkarak, Federal Almanya'da yaşayan Berlin Üniversitesi öğretim üyesi, aslen Zaza, Zılfi Selcan kişisel bir mektup yollamıştır (4 Eylül 1989). Zazaların ulusal kimliği ve de halkımızla olan ilişkilerde onların bizlere yönelik davranışlarını açıklayan bu mektubun belgesel önemini bir Zaza'nın ağzından bu toplumun aydınlarında egemen olan düşünce tarzının açıklamasıdır. Artık yeni atrtışmalara ya da karşı söylevlere girişmek anlamsız ve de fazlalık olacaktır. Bakınız ne yazıyor Zılfi Selcan:

"Belirtiğiniz gibi Zaza dili Kürtçe'nin lehçesi değildir. Buna rağmen Kürt yazarlar kimi siyasi gerekçelerden yola çıkarak karşıt görüşler yazıyorlar. Türk yazarlarına göre ise Zazaca Türkçe'nin lehçesiymiş (Zaza Türkçesi). Bir yandan Türkler, diğer taraftan Zazaca'nın Kürtçe'nin dalı olduğununa dair Kürtlerin yaklaşımı; bu çok sayıdaki "dostlarımız" unutulmamıza izin vermiyorlar.

"Dış göçten dolayı Batı Avrupa'da hayli miktarda Zazalar bulunmakta ve önemli kesimi Tuncelili olup Alevidirler. Bu toplumun ulusal ve kültürel kimlikleri, Kürtlerin karşı propagandalarına rağmen günbegün kökleşip sağlamlaşıyor. Dilimizde yayımlanan dergilere ve kitaplara ilgileri gittikçe artıyor.

"Günümüz Türkiyesinde Zazalar ve kültürleri planlı olarak yokediliyor.

"Nasıl ilişkilendirebiliriz Zazaların dinsel inançlarıyla Aleviliği? Benim görüşümle Aleviliği İslami sapmaların yanısıra sınıflandıramayız. daha çok yerel inançların ve İslami kimi belirsiz dış özelliklerin bileşimiyle gelişmiş dinsel bir doğrultu olarak tanımlayabiliriz. Zazalarla ilgili Kevork Halalyan'ın (Eski Dersimli, S.S. Hayastan Cumhuriyeti Eski Eserler ve Etnografya Enstitüsü'nde korunan sözü edilen makaleyi yazarken yararlandığımız belgelerin yazarıdır. K.A.) belgelediği ve incelemenizde sunduğunuz konular beni oldukca duygulandırdı. Uzun zamandan beri biliyorum ki, Dersim'i çeviren Türklerin yaratmış olduğu karanlığı tarihin derinliklerinden gelen Hayların bilimsel çalışmalarıyla dağıtabileceğiz..."

Bu satırların yeniden yorumlanması söylendiği gibi fazlalık olacaktır.

***

Belirtmek gerekir ki, genelde olduğu gibi, Hay Tarih Yazını'nın sözünü ettiğimiz Kürt-Hay ilişkilerinin biçimlenmesi sorunuyla ve bu sürecin incelenmesinde sessizliğe gömülmüş olması bir yana, daha sonra da bu ilişkilerin geleceğe yönelik yanları hiçbir zaman ele alınmamıştır. Bu konu sanki tabu olmuş, dokunulmamıştır. Öyle ki, Kürtlerin tarihimizde oynamış olduğu birçok acı olayların gerçekliğini asla unutmamalıyız. Zamanıdır artık söylenmesi gereken seylerin, eğer olmuşsa iyiliklerin ve de tüm kötülüklerin. Kürtlerle bundan sonraki ilişkilerimizi DOSTÇA geliştirmeyi istiyorsak, hiçbir seyden asla çekinmemeli ve genel tarihimizdeki tek bir karanlık noktanın kalmasına izin vermemeliyiz.

Sovyetik dönemde Kürt-Hay ilişkileri yalnızca bilinen bazı genel sınırlar çerçevesinde yürütülmüştür. Sağlıklı çalışmalar istenilen temelden çok uzak ve az sayıda yapılabilmiştir. Bu ilişkiler arzu edilirken yalnızca iyi yönleri göstermek, -kimi yazarların Yezidi-Hay ilişkilerini örneklendirerek bu toplumun Haylara yönelik davranışları hiçbir zaman dostluk ve insanî sınırların dışına çıkmamıştır. Güvenle diyebiliriz ki, Yezidiler, Haylarla birlikte yaşayan diğer toplumlar içinde, birlikte ürettiklerimizi eşitçe paylaşan tek toplumdurlar ve halkımız onları her zaman saygıyla anar. Şimdilik onların ulusal köklerine değinmeden (zaten Yezidi halkının vicdanı ve ulusal bilinçlenmesiyle ilgilidir) kısaca altını çizmek gerekir: Hay-Kürt karşılıklı ilişkiler tarihini Yezidilerin tarihi üzerine yapılandıramayız! Böylesi düşünmek, metodolojik ve bilimsel yanlıştır ve izin verilemez...

***

Hay ulusu insancıl geleneklerine bağlı olarak her zaman, gücünün elverdiği ölçüde Kürt halkına yardımcı olmuş ve ulusal niteliklerini belirleyebilmeleri için desteklemiştir. Hay entellektüellerinin, Kürt kültürünün zenginleşmesi çabalarında ve bu yükün sırtlanmasında önemli bir yeri vardır. İranlılar, Gürcüler, Türkler gibi Kürtler de bizlerin başlıca komşusudur. Günümüz Sovyet Hayasdan'ında, Ruslar, Yezidiler, Asurlar ve diger ulusal azınlıklar gibi Kürtler de yaşamaktadırlar. Bugüne kadar tüm ulusal haklardan yararlanarak yaşadıkları gibi, bugünden sonra da, aynı duyguyla yaşamlarını sürdürebilmeleri için elimizden geleni yapmalıyız. Halkımız, Kürt halkının ulusal bağımsızlık ve bilinçlenme sürecine sevgiyle yaklaşmaktadır.

 

 

Awromani

Åge Meyer Benedictsen

1900-1902 yıllarında İran'a yaptığım bir keşif gezisi sırasında bu ülkenin batısında (yaz ve sonbahar 1901) birkaç ay geçirdim. Asıl amacım Kürt aşiretleinin durumunu incelemek ve onların diyalektleri üzerine metin derlemekti. İran Kürdistanı ve Azam eyaletinin merkezi Sanna kentinde kaldığım sıralarda Sanna'dan iki günlük mesafede bulunan kuzeybatıdaki dağlık Awroman halkının ne Farsça'ya ne de Kürtçe'ye benzeyen özgün bir diyalekt konuştuklarını ve bu diyalektin bir zamanlar çok yaygın olduğunu öğrendim. Bana denildiğine göre, Sanna'da hala "Maçu"yu bilen ve konuşan varmış. Bu Awromani'de "maçu" "söylüyorum" sözcüğüdür, ve bu diyalektin en açık belirtisiydi.

Daha sonra beni bu dilin gizemleriyle tanıştıran genç bir mollaya rastladım. Adı Abd-ul Gaffur'du. Kendisi de Awroman'dı ve Ruwar (Rudabar) köyündendi. Sanna'da geçirdiğim beş hafta boyunca onunla birkaç gün gezdim; bana bir dizi Awromani metin yazdırdı, zor olan parçaları Farsça'ya çevirip açıkladı. Awromani gramerine dikkat ettim, tümüyle fiil çekimi üzerineydi. Abdulgaffur oldukca uysal, sıradan bir çalışma arkadaşıydı, ancak bir ara tedirgin oldu ve yeni şeyler söylemekten vazgeçti.

Ağustos ayı başlarında Awromani bölgesine bir geziye başladım, ve genelde Sultan-ı Lohu'un idaresi altında bulunan Han-ı Lohun mülkiyetindeki Naw-e Suta köyünde birkaç gün kaldım. Kuşkucu hanın gözetimi altında birkaç halk hikayesi derledim. Halk bunların tümünü olduğu gibi biliyordu. Ancak Awromani halk şarkılarına rastlayamadım, çünkü tüm şarkıları Kürtçe'ydi.

Awroman'daki çalışmam çok elverişsiz koşullardaydı. Benim dilbilimsel çalışmalarımdaki ilgimi bilmeyen "Sultan" beni büyük bir kuşkuyla karşıladı. Her yeni çalışmam hep engellendi. Bunlar kısmen korkutmaydı ve sonuçta açık bir düşmanlığa dönüştü, ve tümüyle yöreyi terketmem istendi. "Ne öğrenmek istiyorsun?" dedi Sultan. "Öküze ne denir, tüfeğe, ata ne denir?. Bu hep böyle not almakla olmaz. Umarım ülkene dönersin artık." Şefin kuşkuculuğu, insanların bazan ürkek bazen de kaba davranmalarına neden oldu. İstenmediğim bildirilerek oradan ayrılmaya zorlandım. Bir köyde, ayrılayım diye bana ateş ve su vermek istemediler.

Awromani diyalektinin asıl yurdu 300-400 km2 olan, az nüfuslu, küçük, dağlık bir bölgedir. Bölge tahıl üretmediğinden tahıl temel ürünlerini, özellikle beyaz dut değiş tokuş ederek sağlıyordu. Burası yolları ürküntü vermeyen bir bölgeydi. Kısmen taş veya agaçla kaplı, kısmen çıplak olan dik yamaçlarla, ve neredeyse kuyu gibi, yöre dilinde "hawz" (çanak) denen derinliklerle özellik kazanan bir bölgeydi. Tüm arazi şöyle bölünmüştü:

1- Yüksek alanlar: İçinde (başkent) merkez Bawramawa'nın da (Bahramabad) bulunduğu 25 yerleşimli Awroman-ı Taxt, ya da Haw-e Barani.

2- Vadiler: 16 yerleşimli Awroman-e Lohun. Bu son bölge Türk sınırına dayanmaktadır. Bu parçalardan her birinin ayrı yönetimi vardır ve yerli bir han tarafından yönetilmektedir.

Ülkeyi ziyaret ettiğim sırada Awromani konuşan insanların sayısını veremiyorum. Herhalde birkaç biden fazla değildir. Doğuda nüfus sayısını istemek uygun düşmüyor.

Kürtçe'nin, Fars, Yahudi ve Asuri topluluklarının dışında hala yaygın bir dil olarak kullanıldığı ve kentte okutulan tüm (?!) eski yapıtların bu dilde yazılmış olduğu iddia edilmektedir. Oysa şimdiye kadar ne el yazma ne de basılı hiçbir yapıta rastlayamadım.

Awroman diyalektiyle tanıştıkça bu diyalektin sözcük bilgisi ve fonetik bakımından kendisinden çok uzakta, Türk bölgesi içinde, özellikle Dersim'de konuşulan Zazaca diye bilinen dil ile aralarında çok az benzerlik buldum. Öyle sanıyorum ki, Awromani ve Zazaca eski İran diyalektlerinin, çok yaygın olan ve bütünlüğü yabancı halkların istilaları ve özellikle yoğun Kürt hareketleriyle bozulan son kalıntısıdır.

Ne yazık ki, çeşitli nedenlerden ötürü, Sanna'da ve Awroman üzerine topladığım malzeme ve aldığım notlar uzun yıllar boyunca bir köşede kaldı. Öyle ki, bu uzun aradan sonra bunlara döndüğümde konulara artık yabancıydım ve parçaların bir kısmı anlaşılmaz olmuştu. Tekstleri birlikte yeniden açıklayıp çalıştığım Arthur Christensen'in aydınlatması ve yorulmak bilmez çabası sayesinde araştırmalarımın sonucu nihayet açığa çıkabildi.

(Åge Meyer Benedictsen - Arthur Christensen, Les Dialectes D'awroman Et De Pawä, Kopenhavn, 1921, s. 3-6)

 

 

Awromani

Arthur Christensen

Bay J.De Morgan "Mission Scentifique en Perse" adlı yapıtında (Dilbilim Çalışmaları, cilt V, Paris 1904) birkaç Awromani sözcük yayımlanmıştır. Bunlar, gördüğüm kadarıyla, bu diyalektte şimdiye kadar yayımlanmış olan tek örneklerdir. Awromanlar ve diyalektleri üzerine Morgan'ın şu belirlemesi (s.3) vardır: "Küçük Awroman bölgesi Zagros dağları arasındadır. Çevresi tamamen Kürt kabileleriyle çevrilmiştir. Halkı çok yabansı olup diyalektleri İran'daki diyalektler içinde en iyi korunanıdır. Ne yazık ki, bu insanlar öylesine cahil ve dar görüşlü ki, dillerinde derleme yapmada çok güçlüklerle karşılaştım."

Morgan, Awromani'yi Kürt diyalektleri içinde ele almıştır. Meyer Benedictsen, ilkten, haklı olarak, Awromani ile Awroman'dan çok uzakta olan Türk bölgesindeki Dersim Zazalarının dili arasında bir ilişki kurmuş -o dil ki, Lerch ve Justi'den sonra Kürt diyalektleri arasında sayılmıştır- daha sonra ne Zazaca'nın ne de Awromani'nin Kürtçe alanı içinde olmadığını, ancak İran diyalektleri içinde ayrı bir grup olduğunu belirtmiştir. Sonuç olarak Zazaca ve Awromani ayrı gruplardandır; Kürtçe bir yanda, Farsca öte yanda, İran'ın kuzey batısında ve merkezi İran'da Kürtçe ve Farsça diyalektleri kadar net ve belirgin olan ancak tam bir grup içine alınamayacak bir dizi diyalekt vardır: Samnani, Kohrud diyalektleri, Vonisun, Kasa, Zafra ve So, Gûrani, Zangana, Rijabi -Morgan tarafından aktarılan birkaç sözcüğün değerlendirilmesine bağlı olarak Awromani'ye en yakın olan diyalekt-, Hazar diyalektleri Mazandarani, Gilaki v.b.g. ve Zazaca. Zaza adı altında bilinen halklar kendilerine Dimle (Delam'dan gelen bir sözcük) veya Dimli derler; bunlar bir olasılıkla öteden beri askeri yetenekleriyle bilinen Delamitlerin askeri bir kolonisinden gelmektedirler.1 Göçederek batıya geldiler. Onlar kazanılmış topraklarda karışık bir nüfus olarak yerleştiler. Geriye kalanlar Guranlar, Awromanlar ve diğerleridir. 1901-03 ve 1906-07 yılları arasında İran'a ve Türkiye'nin Asya'daki illerine bilimsel gezi yapan Alman bilim adamı OSKAR MANN aşağıdaki diyalektlerden derlediği metinleri "Kurdisch - Persische Forschungen" adlı yapıtında üçüncü kısmında vermeye çalışmıştır: Khunsari, So-Kohrud, Siwandi, Nayini, Lahallati; Gurani ağızları Kandulai, Rijabi, Sayyidi, Bajalani; ve Zazaca'nın ağızları. O Awroman diyalektini bir program içinde anmıyor. Ne yazık ki, erken ölümü, Mann'ın İran diyalektleri üzerine yaptığı araştırmaları sonuçlandırmasını önledi ve kitabının üçüncü bölümü ortaya çıkmadı.2

Meyer Benedictsen'in 1901'de Kurdistan'a yaptığı gezide Awromani diyalektinin tanınmasıyla ilgili olarak verdiği malzeme az değildir. Awromani ev sahibinin dikte ettirdiği bir metinler dizisi hazırladı, kendisinin verdiği parçalardan zor olanlarının açıklamalarını not etti ve bu notları temel gramer kurallarına dönüştürdü - fiil çekimleri vb. gibi-. Tüm bu malzeme sayesinde bu ölü diyalekt üzerinde İran dilbilimi için son derece önemli bir gramer çalışması hazırlayabildim.

(Åge Meyer Benedictsen - Arthur Christensen, Les Dialectes D'awroman Et De Pawä, Kopenhavn, 1921, s.7-9)

 

 

Zazaca'nın tarihsel gelişimi

Prof. Dr. Jost Gippert

Çeviren: Hasan Dursun


Kendimi sizlere kısaca tanıtmak istiyorum: Adım Jost Gippert. Frankfurt Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Dilbilim (Vergleichende Sprachwissenaschaft) profesörüyüm ve yaklaşık bir yıldır Zazaca ile de uğraşmaktayım. Bu dile yönelmeme burada hazır bulunan bazı arkadaşlar neden oldu, bu vesile ile kendilerine yürekten teşekkür etmek istiyorum: Frankfurt ve çevresinde bu kadar enteresan bir dil olan Zazaca'yı konuşan epeyce bir kitlenin varolduğuna dikkatimi çektiler. Bunun üzerine kendileriyle birlikte yaklaşık bir yıldır bu dilin gramerini irdelemeye çalışıyoruz. Ne yazık ki henüz konuşmamı Zazaca yapabilecek düzeye gelemedim, bundan dolayı Almanca konuşmak zorundayım.

Sunumun konusu, İranoloji bakış açısıyla karşılaştırmalı olarak Zazaca'nın tarihsel gelişimi olacak. Zazaca'nın İrani diller ile karşılaştırılarak irdelenmesi, onun İrani bir dil olmasından dolayı mümkündür. Bunu açıklayabilmem için daha gerilere gitmem gerekecek.

Her ne kadar bununla ilgisi az görünüyor olsa da, konuya büyük Pers Krallıkları, Ahamenişler (Akamenidler) dönemine bir göz atarak başlamak istiyorum. Bu sülaleden olan Büyük Kral Darius I.Ö. 522 yılında Pers Kralliginin basina geçti. Pers Krallığı Darius'tan önce de bu sülaleden kimseler tarafından yönetilmişti. Ancak, Darius iktidarı ele aldığında kendinden öncekilerden farklı olarak büyük bir anıt yaptırdı ve bu anıtla kendisini yazılı formda ebedileştirdi. Şekil 1 geçen yüzyılda resmedilip yayınlanan Batı İran'daki Behistun'un büyük kaya yazılarını göstermektedir. Peki, bu anıtın önemi nedir? O dönemlerde başka krallar da kendilerine anıtlar yaptırmışlardı. Behistun Anıtı'nın önemi ise, üzerinde Farsça yazı bulunan ilk anıt olmasındadır. Anıt, İrani bir dilin bizim için elle tutulabilir en eski sertifikasını göstermektedir. Kullanılan yazı çivi yazısıdir. Şekil 2 yine kitabenin Farsça bölümünden kısa bir özeti göstermektedir. Tekst üç dilde yazılmıştır. Eski Farsça'nın dışında Babilce ve Elamca da yer almaktadır. Bu diller İrani dil olmadıkları için üzerinde durmamız gerekmiyor. Bununla şunu demek istiyorum:

Darius bir Pers'tı ve onun döneminde konusulan Farsça, günümüz İran devlet dilinin önceki aşamalarından biri olan "eski Farsça"ydı. Yani modern veya yeni Farsça'nın Ahamenişler zamanında, Darius dönemi de dahil olmak üzere, eski Farsça'dan çok az farklılık arzeden bir kaç dil kesinlikle vardı. Ahamenişler'den önce İran'da başka krallıklar da hüküm sürmüştü, örneğin Medler. Medler'in adlarıyla ilişkilendirilen dili ise "Medce"ydi. Bu dil, Babil dili ile Elamca'ya karşılık Farsça daha yakın bir dildi. Hatta eski Farsça konuşan biri kolaylıkla anlayabilirdi. Bu nedenle biz bu dili İrani bir dil, eski Farsca'nın kardeş bir diyaleği olarak tabir edebiliriz. Bu, eski Farsça'ya hiç benzerliği olmayan Babil dili ile Elamca için geçerli değildir.

Medce ve eski Farsça'nın yanısıra aynı dönemde, İran İmparatorluğu toprakları içinde ve dışında, haklarında az şey bildiğimiz birkaç İrani diyalekt daha olduğunu varsayıyoruz. Elimizde, sadece bir başka İrani dilden, "Avestce"den bir kaç belge var. Eski Farsça'ya karşın Avestçe'de çivi yazısı kullanılmamıştır. Aslında bu Avestçe belgeler o dönemin konuşulan Avestçe belgeleri değildir. Ama Darius'un ilk çivi yazılarını Behistun'un kaya duvarlarına yontturmadan belki 100, belki de 300 yıl önce, Zerdüşt adında bir din kurucusu bu dilde tekstler yazmıştı. Bu tekstlerin günümüze değin aktarılmalarının sebebi, önemli bir dinin temel kuramlarını oluşturmalarındandır. Zerdüşt dini, yani Zerdüşt'ün kurduğu din, İran İmparatorluğu'nda Ahamenişler arasında devlet dini statüsüne ulaşmış ve bu statüsünü esas olarak Islam'ın İran'a gelişine dek (yani I.S. 7. yy.'a kadar) korumuştur. Bu yaklaşık olarak 1200 yıllık bir sürece denk gelir. Bizler günümüzde Zerdüşt ve haleflerinin Avestçe yazılarını çok sonraları yazılmış olan el yazmalarından tanıyoruz. Henüz varolan en eski el yazmaları I.S. 13. yy.'dan kalmadır. Şekil 3 bu el yazmalarının küçük bir bölümünü göstermektedir. Zerdüşt'ün belki de I.Ö. 8. yy.'da yaşamış olduğunu düşünürsek, el yazmalarının içinde bulunduğu tekstlerin kaleme alınışından 2000 yıl sonra yazılmış oldukları ortaya çıkar. Buna rağmen el yazmaları bize Avestçe'nin konuşulduğu, yani Zerdüşt'ün henüz yaşadığı dönemde tonlamalarının nasıl olduğu, gramerinin nasıl oluşturulduğu ve ne tür kelime formlarına sahip bulunduğu hakkında oldukça net bir resim vermektedir. Burdan hareketle biz, Avestçe'nin de eski Farsça ile oldukça yakın akraba bir dil olduğunu biliyoruz. Bu da Avestçe'nin eski bir İrani diyalekt olduğunu açıkça göstermektedir.


Şekil 4'teki harita Ahamenişler döneminde İrani boyların yaklaşık olarak dağılımı ile konuştukları diller hakkında bilgi veriyor. Esas olarak Ahamenişlerin yaşadığı yer -burada "Persis", olarak gösterilen- Güneybatı İran'daki küçük bir bölgedir. Darius'un da geldiği bu bölgede eski Farsça konuşuluyordu. Persis'in kuzeyinde Farslar'ın fethettikleri ülke olan ve fetih öncesi Elamca'nın konuşulan Elam Ülkesi bulunuyordu. Bu dilin İrani bir dil olmadığından kesin eminiz, bununlar birlikrte hakkında en azından bilinen herhangi bir dil ile akraba olup olmadığı konusunda fazla bir bilgimiz yok. Daha öte kuzeyde, Med Ülkesi'nde Medce konuşulmuş olmalı. Bu dil, bahsettiğimiz gibi, Med İmparatorluğu'nun dili idi ve Medler İran İmparatorluğu'nun ilk sahipleriydi. Eski Farsça'nın kardeş bir diyalekti olmasına rağmen, ne yazık ki her iki dil arasındaki bütün farklılıkları kesin olarak tek tek ortaya koyamıyoruz, çünkü bu konuda yeterli bilgiye sahip değiliz.

Med Ülkesi'nden hareketle doğuya doğru Part Ülkesi (Partien) bulunmaktadır. Partlar da -hakkında daha sonra bazı şeyler söylenecek- İrani bir dil konuşuyorlardı. İrani dillerin konuşulduğu, daha doğrusu çok eskiden beri İrani dillerin konuşulduğunu tahmin ettiğimiz diğer yerlerden bazıları en doğuda bulunan Sogdiana, Horesmia, Baktriane ya da Arakhosia'dır. İrani diyalektler buralardan da öteye, haritada Iskitler ve Sarmatlar olarak adlandırılan Karadeniz ile Hazar Denizi'nin kuzey bölgelerine kadar yayılmış olmalılar. Bu sonuca sadece yine dolaylı olarak yer ve nehir adlarıyla sınırlı ve çok az bulgularla varıyoruz. Rusya'nın veya Ukranya'nın haritasına bakıldığında, her ne kadar Don, Dinyeper veya Dinyester isimleri okunuyorsa da, bunlar Rusça değil, köken olarak İrani adlar olduğu bilinmelidir.


Böylece Ahamenişler İmparatorluğu döneminde İrani boyların ve dillerin yayılımı yaklaşık olarak çizilmiş oldu. İrani dillerin konuşulduğu bölgelerin sınırları ile Ahameniş İmparatorluğu'nun sınırları aynı değildi. Bu bölgeler, daha ziyade İrani dil konuşan halk ve boylar ile örtüşüyordu.


Ahamenişler'in hükmü çok uzun sürmedi. Darius'tan hemen 200 yıl sonra, "Büyük İskender" olarak bildiğimiz Makedonyalı İskender'in büyük zaferiyle ile son buldu. O, sadece İran'ı değil, daha önce İran İmparatorluğu'na ait olan diğer ülkeleri de fethetmişti. İskender ile çivi yazısının kullanımı da hemen son buldu. Ondan sonra, eski Farsça tekstler de dahil olmak üzere, dünyada çivi yazısı ile hiç bir tekst yazılmadı. Ancak İskender'den sonra İrani dillerin tekrar yazımı fiilen bir kaç yüzyıl sürdü. İskender hükümranlığının geride bıraktıkları üzerine inşa edilen Part İmparatorluğu'nun gelişimi ile İrani bir dil olan Partça tekrar devlet dili düzeyine ulaştı.

Şekil 4'teki haritada, Fars Ülkesi'nde oldukça merkezinde, İran'ın başkenti Tahran'ın olduğu yerde Part bölgesi gösterilmiştir. Fakat eski dönemlerde Partlar'ın tam olarak bu bölgeye yerleştiklerini kesin bir şekilde söyleyemiyoruz. Ancak, merkezi Kuzey İran'da bulunan ve Arsaklı Hanedanlığı tarafından hükmedilen Part İmparatorluğu'nun, yaklaşık olarak I.Ö. 3. yüzyıldan I.S. 3. yüzyıla kadar varoldoğunu söyleyebiliriz. Bu dönemden kalma Partça yazılı belgeler oldukça azdır, zira Arsaklıların hükmü süresince -Büyük İskender döneminden öğrenildiği gibi- çoğunlukla Yunanca veya Aramice yazılıyordu. Harflerin yazılım şeklinden dolayı Sami dili ile Ibranice'ye yakın akraba olan Aramice, iletişim dili olarak bütün yakın doğuda oldukça yaygınlık kazanmıştı. Bunun verdiği rahatlıkla, Partlar da diğer İrani boylar gibi, kendi dilleri için bir yazım biçimi geliştirmeye yönelmediler. Bunun yerine bütün yazılı iletişimlerini iki dilde yaparak, amaca uygunluğu kabul edilen Yunanca ve Aramice ile sorunu hallettiler.

Temelde Aramice Alfabe'nin kullanılmış olmasına rağmen, zamanla İrani dillerin yazımına da geçildi. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Arsaklılar döneminden kalma Partça yazılı belgeler oldukça azdır. Bu belgeler daha çok Fars tarihinin bir sonraki çağında, Sasaniler döneminde artmaya başlıyor.

Kral Ardeşir ile I.Ö. 3. yüzyılda başlayan Sasaniler dönemi, islamiyetin istilasına, yani Araplar'ın 7. yüzyılda Fars Ülkesi'ni işgaline kadar sürdü. Bu dönemden kalma Partça yazılı kitabeler günümüze kadar ulaşmıştır. Fakat bunun yanısıra Sasaniler döneminde bir başka İrani dil olan ve Ahamenişler döneminin eski Farsçası ile günümüzün Yeni Farsçası arasında basamak işlevi gören Orta Farsça ön plana çıkmaya başlar. Hatta bazı kitabeler yanyana hem Partça, hem de Orta Farsça kaleme alınmıştır; kullanılan yazıma her iki durumda da Aramice Alfabe temel olmuştur. Orta Farsça, sonraki biçimiyle Islam'ın etkili olduğu alanının dışında, örneğin Islam'ı kabullenmeyen Zerdüşt dinine inanan "Parsiler" tarafından da kullanılmış. Parsilerin yazılı eserleri Partlar'ınkinden daha da kapsamlıdır. Şekil 5 Kitap-Pehlevicesi-devri diye adlandırılan tipik bir elyazması üründen örnek göstermektedir.

Buna rağmen Partça'dan hatırı sayılır bir miktarda dil malzemesi kalmıştır ve bize başka kaynaklarla aktarılagelmiştir. Bu belgeler bize diğer yazınsal anıtlardan farklı olarak, ses yapılarının oldukça doğru şekillendirildiği bir yazım çeşidi ile "Mani" yazım biçimiyle yazıldıklarından dolayı, Partça (ve Orta Farsça) seslerin Sasaniler döneminde gerçekten nasıl tonlanmış olabilecekleri hakkında daha aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Fakat bu belgeler aslında Pers Ülkesi'nde değil, İran sınırlarının oldukça ötesinde günümüzde Çin'e ait olan bir bölgede bulundular. Bu bölgenin büyük bölümünde bir Türk boyu olan Uygurlar ikamet etmektedir. Yüzyılımızın başında, bahsi geçen Hsinkiang-Uygur (Çin Türkistanı) eyaletinde, büyük Taklamakan Çölü'nün kuzey ve güneyinden geçen Ipekyolu boyunca bir çok manastır keşfedildi. Şu an bildiğimiz kadarıyla Sasaniler döneminde bu manastırlar bazan Budistler, bazan Zerdüştiler, Mani dinine inanan Manistler ve Hıristiyanlar tarafından kullanılmıştır. Onlardan kalan el yazmaları, arkeologlar tarafından günışığına çıkarıldılar. Partça ve Orta Farsça'nın yanısıra bu el yazmaları ile Sogdca ve Saka dili gibi başka İrani diller de anlaşılır hale geldiler. Bunların yanısıra Hint Sanskritçesi, Prakritçe (Prakrit), eski Çince veya sonraları yok olan Toharca gibi İrani olmayan diller de manastırlarda yazı dili olarak mevcuttu.

Şekil 6 Turba Vahası'ndan kalma Mani el yazmalarından tipik bir örnek göstermektedir. Bu aynı zamanda araştırmacıların da yazıların incelenmesinde çektikleri sorunları ortaya koymaktadır, şöyle ki: Bu belgelerin büyük bir kısmı bu yüzyılın başındaki keşiflerine dek, geçen yaklaşık 1500 yıllık süreden dolayı, eksiksiz okunabilecek bir durumda günümüze ulaşamamıştır. El yazmalarının bazıları büyük çabalar sonucu biraraya getirildiği sırada her defasında bazı parçalar eksikti, hatta eksik parçalardan bazıları ise hiç bulunamıştır. Bundan dolayı eldeki bulgular, tanıdığımız Partça ve diğer Orta-İrani diller hakkındaki bilgilerimizi zenginleştirebilecek kadar kapsamlı değil. Ancak burada diyebiliriz ki, I.S. birinci yüzyılda Partça, Orta Farsça, Sogdca, Saka dili ve diğer İrani dillerin nasıl bir ses yapısına sahip olduğu hakkında oldukça net bir konsepte sahibiz.

Peki, bütün bunların Zazaca'yla ve onun tarihiyle olan ilgisi ne? Çok; çünkü günümüzde konuşulan diğer bütün İrani diller gibi Zazaca'nın kökeni de Orta-İrani bir dile dayanıyor. Buradan hareketle, bin yıl önce bir İrani dilin varolmuş olması gerekir ki, Zazaca bu bin yıllık süreç içerisinde tarihsel olarak günümüze değin kendisini geliştirmiş olmalı diyebilelim. Aynı zamanda Zazaca'nın daha da gerilerde, ta 2000, 3000 veya 4000 yıl önce, tarihsel gelişimine sürekli kaynaklık eden (eski İrani) kademeleri olmuş olmalı.

Şekil 7'de kabul gören bu gelişmeyi şematik olarak "soyağacı biçiminde" göstermeye çalıştım. Soyağacında ilk önce en üst sırada günümüzde yaşayan İrani dilleri görüyoruz. Şema, soldan itibaren İran'ın devlet dili olan Yeni Farsça ile başlıyor. Devamında Farsça ile özellikle sıkı akrabalıkları olan, hatta diyalektleri olarak da kabul edilebilinen, iki dil gösterilmiştir; bunlar Afganistan'da konuşulan Dari dili ile Tacikistan'da konuşulan Tacikçe'dir. Bunlardan sonra, Farsça'ya biraz daha uzak olan ve Tatice olarak adlandırılan dil gelmektedir ki, bu dil örneğin Kafkaslarda yanlızca çok küçük topluluklar tarafından konuşulur. Daha sonra Zazaca'yı da içinde saydığım beş dilden oluşan bir grup gelmektedir. Bu grup İrani bir dil olan ve Hazar Denizi'nın güneybatı kıyılarında konuşulan Talişçe ile başlamaktadır. Ardından İrani dil ailesinin en batı kısmını temsil eden Kürtçe ve Zazaca gelir. Bir sonraki bölümde ise İran'ın içi ile Hazar Denizi'nin güneyinde konuşulan "Hazar Diyalektleri" olarak adlandırılan gurup yer alır. Ismen belirtmek gerekise, Semnanca, Gilanca, Mazendaranca örnek olarak verilebilir. Grubun sonuncusu olarak, günümüzde Güney Pakistan'ın büyük bir bölümüne yayılan, yani İrani dillerin konuşulduğu coğrafyanın oldukça doğusunu teşkil eden Beluçice sayılabilir. Daha doğuda Paraçi, Ormuri, Paştu dilleri ile Pamir Diyalektleri bulunuyor: Adlandırılan ilk üç dil Afganistan'da konuşulur. Bunlardan Paştuca ülkenin ikinci devlet dilidir ve genelde basit bir şekilde "Afganca" olarak da adlandırılır. Pamir Diyalektlerinin Tacikistan'da konuşuluyor olmasına rağmen Diyalektlerin Tacikçe'den ziyade Paştuca ile yakınen ilişkisi vardır. Ayrıca, biraz daha ötede bulunan Yağnobi dilini de Tacikistan'da görmekteyiz. En son olarak yine İrani dillerin konuşulduğu coğrafyanın en kuzeybatı ucunda, yani Kafkasya'nın ortasında bulunan Osetçe yer almaktadır (şekil 8 günümüzde konuşulan İrani dillerin dağılımını bu kez de harita üzerinde göstermektedir.).

Şöylemiş olduğum gibi şekil 7 bir soyağacıdır: Aşağıya doğru inen veya tersinden bakıldığında yukarıya doğru uzanan çizgilerin yardımıyla tarihsel bağlar görülmektedir. Böylece ikinci sırada Orta-İrani diller çağına tahsis ettiğimiz diller yerleştirilmiştir. Bu, yaklaşık olarak I.Ö. 2. yy. ile I.S. 8./9. yy. arasında konuşulmuş olan diller anlamına geliyor. Yeni Farsça ve onun kardeş diyalektlerinin ilk kademesi olarak kabul edilişinden dolayı, en solda yer alan Orta Farsça, bu çağa denk düşüyor ve dilin "Güneybatı-İrani" kolunu temsil ediyor. Partça daha önce de söylendiği gibi, yine aynı döneme, Orta-İrani diller çağına denk düşmektedir. Fakat farklı gelişme seyri izleyen Partça, Zazaca'nın da kendisinden sayıldığı "Kuzeybatı-İrani" olarak adlandırılan bir koldur. Şemada yer alan diğer Orta-İrani diller, yani kendi döneminde İrani dillerin konuşulduğu coğrafyanın en doğusunda konuşulduğu varsayılan Saka dili, günümüz Afganistan'ının herhangi bir yerine yerleştiribileceğimiz Baktrice ve coğrafyanın kuzeydoğusunda, Sogdiane'de konuşulmuş olan Sogdca, dilin "Doğu-İrani" kolunu temsil etmektedir.

Partça ile tarihsel olarak ondan sonra gelen beş dil arasında kesin çizgiler çizemiyoruz. Bu, günümüzde konuşulan "Kuzeybatı-İrani" dillerin doğrudan doğruya Partça'ya dayanmadığı anlamına gelir. Bunun nedeni, Orta-İrani dil olan Partça'nın kuzeybatıda konuşulan birçok Orta-İrani diyalektten sadece birini temsil ediyor olmasındandır. Partlar'ın İmparatorluğa hükmettikleri zaman -yani Ahamenişler döneminde- Kuzeybatı İran'ın dil coğrafyası diyalekt açısından o zaman bile epeyce farklılıklar içermiş olmalı ki, bu lehçelerden bazıları hala oldukça çeşitli bölgelerde bulunan, günümüzdeki kuzeybatı İrani dillerin temelini oluşturmuştur. Pakistan'da konuşulan Beluçice'den ve hepinizin de bildiği gibi Türkiye'de konuşulan Zazaca'ya dek uzanır. Bu konuya daha sonra bir daha değineceğim.

Soyağacının üçüncü bölümünde de eski İrani dillerin devrine tahsis edebileceğimiz, yani eski Farsça, eski ve yeni versiyonları bulunan Avestçe ile doğrudan doğruya günümüze aktarılmamış olan Medce görülmektedir. Biz şimdi bu farklı diller arasındaki bağlantıyı bütün devirlerde biraraya getiriyoruz. "Güneybatı-İrani", "Kuzeybatı-İrani", "Güneydoğu-İrani" ile "Kuzeydoğu-İrani" dillerin kayda geçirilen aktarımlarından da önce birer kola sahip olduklarını ve nihayetinde "çok eski zamanlarda", hepsine kaynaklık eden "en Eski İranca" (Urİranisch) denilen dil ve eski Hint Sanskritçeyle Indocermence'yi bu İrani diller ile birbirine bağlayan bir dala vardıklarını kabul ediyoruz.

Daha öncede belirtildiği gibi, soyağacında tek tek diller arasındaki bağlantı oldukça şematik, yani sadece dilbilimsel temeller -bu dilbilimsel gözlemler anlamına gelir- esas alınarak gösterildi. Dilbilim, akraba diller arasındaki tarihi bağları gerçekten de hemen hemen matamatiksel bir kesinlik ile saptamamızı mümkün kılıyor. Orta Farsça ile Yeni Farsça arasında var olan ilişkiler, "fonetik kuralları" olarak adlandırılan kurallarla ortaya çıkıyor. Bunlar -bütün doğal diller için aynı orana tekabül eden- belli seslerin belli ortamlarda zamanla hemen hemen aynı değişikliğe uğradığı ve bundan hareketle muntazam kuralların tanımlanabildiği olayını yansıtıyorlar.

Doğrusu bu bakış açısı dikkate alındığında, Farsça'ya karşın Zazaca'nın konumu biraz daha güç, zira Yeni Farsça'ya nazaran Zazaca için Orta-İrani basamakta doğrudan doğruya bir öncel gösterememekteyiz. Buna rağmen bize aktarıldığı şekliyle, Zazaca'nın Partça ile en azından oldukça yakından akraba olmuş olması gerektiği tespit edilebiliyor. Bundan da öte, bir yandan Zazaca'nın öte yandan Farsça'nın gelişim sürecinde yaklaşık olarak hangi farklılıkların ortaya çıktığını tesbit ederek tek tek sayabiliyor ve her iki dil arasındaki karşılıklı ilişkileri tamı tamına yakalayabilmek için bunları sistemleştirebiliyoruz.

Şimdi, size soyağacında Zazaca'nın İrani diller bölümündeki pozisiyonunun daha açık görülmesini sağlamak amaciyla ne tür dilbilimsel argümanlarla çalıştığımığızı gösteren birkaç unsur sunmak istiyorum. Bunu yaparken dil sisteminin bütün alanlarından yani fonoloji olarak adlandırdığımız fonetik (sesbilgisi), morfoloji dediğimiz şekilbilgisi, sentaks dediğimiz sözdizimi ile leksik dediğimiz kelime hazinesi alanlarından yararlanabiliriz. Bütün bu alanlardan hareketle bakıldığında Zazaca ile Orta-İrani dil olan Partça arasında gerçekten de çok yakın bir ilişki görülmektedir.

Örneğin Zazaca'nın sık olarak çarpan özelliği, bir diş-dudak ünsüzü [v] ile bir çift dudak ünsüzü [w] olan iki farklı 'v' sesini geliştirmiş olmasıdır. Benzer bir gelişme Farsça'da yoktur. Zazaca'daki her iki sesin oluşumunu şimdi Partça'da öncesinden görebilmek mümkün: Zazaca'da [v] ile başlayan her kelimenin -şayet tanıyorsak- Partça karşılığı olan kelimenin de basit bir [v] ile başladığını tespit ediyoruz. Örneğin Zazaca "va" ('rüzgar') sözcüğünün Partça karşılığı olan "vâd" (uzun a-seslisi ile) kelimesi, veya edimsel (verbal) şekil olan "vat"ın ('söyledi'), Partca karşılığı olan " vâxt"taki gibi. Ayrıca, "werdene" ('yemek'), "waştene" ('istemek'), "wae" ('kız kardeş') veya "weş" ('iyi, güzel') kelimelerinde olduğu gibi Zazaca'da bir sözcük [w] ile başlıyorsa, bunların karşılığı olan Partça sözcüklerin de her zaman ile başladığına tanık oluyoruz: "wxardan" ('yemek'), "wxâštan" ('istemek'), "wxâr" ('kız kardeş') ve "wxaš" ('iyi') gibi. Partça'da olarak yazılan bu ses yaklaşık olarak Ingilizce "when" ('ne zaman') veya "where" ('nerede') sözcüklerindeki sesi gibi telaffuz edilmiş olmalı, yani hem [w]-, hem de [h]-unsurlarını içeren bir sesbileşimidir. Partça'da bu sesbileşiminde [w]-unsuru [h]-unsurundan daha güçlü olmuş olmalı; sonuncusu ise Zazaca'da tümüyle yok olmuştur. Farsça'da ise bunun tam tersi gerçekleşmiştir. Yukarıda belirtilen dört sözcüğün Farsça karşılıkları şöyledir: "xordan", "xâstan", "xâhar" ve "xoš"; hepsi de (Almanca Bach sözcüğündeki ch gibi telaffuz edilen) [x] ile başlıyor ve <-wx> olarak yazılıyor. yazımda hala yer almakla beraber, telafuzda [w]-unsuru düşmüş ve [x]-unsuru yanlız kalmıştır. Bu, Partça ve Zazaca [w] ile başlayan bütün kelimeler için geçerlidir. Bu gelişme fonetik kuralları açısından tipik bir örnek teşkil etmekle birlikte, Zazaca'yı ayrıca Partça'nın karekteristik özellikleri ile yakın bir ilişki içine koymaktadır.

Şekilbilgisi (morfoloji) alanında, Farsça'da bilinmeyen ama Zazaca'da bir çok fiilin kök oluşturma unsuru olan [-a-] harfinin bulunması da dikkati çekiyor. Örneğin "persaene" ('sormak') sözcüğünün karşılığı olan "pursîdan" veya "bırrnaene" ('kesmek') sözcüğünün karşılığı olan "burîdan" için geçerlidir; diğerlerinin karşılıkları olan her iki sözcükte de Zazaca'daki [-a-] yerine uzun bir [-î-] yeralmaktadır. [-a-]-unsuru ile [-î-]-unsuru arasındaki bu fark bir taraftan Partça ile, diğer taraftan da Orta Farsça ile tamamıyla Orta-İrani dönemde de vardı: Orada 'sormak' "pursâdan" idi, burada ise "pursîdan"dır. Zazaca'daki a fonetik kurallar itibariyle Partça'daki uzun â'ya denk düştüğünden dolayı, bu argüman da fevkalade Zazaca'nın Partça'ya olan yakınlığının bir ifadesi olarak kulanılabilinir.

Istek kipi sonekinde de durum aynısıdır. Istek kipi olarak Zazaca'da, Almanca'daki sübjonktife (Konjunktiv) denk düşen form kategorisini gösteriyorum. Örneğin: "ez bı-biyênê" ('ben olsaydım'). Özelliği [-ênê-] soneki olan bu form, Partça'nın "ahêndê" unsuru ile oluşturulan geçmiş zaman istek kipi ile kolaylıkla ilişkilendirilebilinir. Burada Zazaca'daki "biyênê"ye, "bûd-ahêndê" oluşum tarzı denk düşmektedir. Sözkonusu "ahêndê" unsuru ise Orta-İrani diller arasında yine sadece Partça'da yer almaktadır. Buna karşın Orta Farsça'da istek kipi formu tümüyle başka türlü oluşturulmuş: "bûdê" olarak. Tıpkı Partça'da "bûd-ahêndê"nin Zazaca'da "biyênê" olarak ortaya çıkması gibi, istek kipi olan "bı-kerdênê" ('yapılmış olsaydı') da "kird-ahêndê" olarak ortaya çıkmakta; Orta Farsça'da ise bunun yerine "kardê" denirdi.

Söz dizimi, sentaks alanında Zazca'nın çok tutucu bir dil olduğu bir çok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Aşağı yukarı denilebilir ki, Farsça'nın ta 1500 yıl önce terketmiş olduğu, Zazaca'nın söz dizimindeki özellikleri günümüzde hala karekteristiktir. Ben, şimdiki zaman veya geçmiş zaman formlarına göre kullanımı geçişlı fiillerden farklı olarak düzenlenmiş olan yalın hal (Casus Rectus) ile bükümlü hal (Casus Obliquus) arasındaki ayırımı vurgulamak istiyorum. Örneğin 'ben söylüyorum' şimdiki zamanda "ez vanu" iken, "ez" formu geçmiş zamanda "ben" için kullanılmıyor: 'ben söyledim' "ez vat" değil de "mı vat"tır (bu bağlamda "ergativiteden" bahsediyoruz). Daha önce de belirtildiği gibi, bu özellik Farsça'da ta 1500 yıl önce kaybolmuş (o dönemde bile "man gûyam" veya "man guftam" deniliyordu), fakat Partça'da, tam tamına günümüzde Zazacasında olduğu gibi yer almış. Bunu göstermek için iki örnek vereyim: "ez bı-kerine" ('ben yapayım') ile buna ait olan geçmiş zaman formu "mı kerd" ('ben yaptım') arasındaki fark aynı zamanda Partça formları olan "az karâm" ve "man kird"da da ortaya çıkmakta; ve aynı şekilde Zazaca'da "ez vanu"nun karşısında geçmiş zamanda "mı vat" ('ben söyledim, söylediydim') bulunurken, Partça'da da yanyana "ez vájam" ve "man váxt" formları bulunmakta. Orta Farsça'da ise, bunların yerine şimdiki zamanda da, Zazaca "ez" değilde "mı"ya denk düşecek olan "man" formu 'ben' için kullanılmış. Bu örnekte de Farsça'nın bunlardan daha da uzaklaştığı, Zazaca'nın Partça ile oldukça yakın ilişkisi olduğu çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Partça ile Zazaca arasındaki muazzam yakınlığı gösteren diğer işaretler ise sözlük, yani kelime hazinesi bazında ortaya çıkmaktadır. Bu arada, Farsça'da değil de Partça'da aynılığı ispat edilebilinen tipik bazı kelimelere değinmek gerekiyor. Örneğin biz daha önce 'söylemek' anlamına gelen Zazaca'daki "vatene" kelimesine değinmiştik. Bu kelime Farsça'daki karşılığına denk düşmeyip de Partça'daki "vâxtan" kelimesine tam tamına denk düşmektedir; çünkü Farslar 'söylemek' kelimesine çok eskiden beri "guftan" diyorlardı. Aynı durum Zazaca'da "bermaene" olan 'ağlamak' kelimesinde de söz konusu. Partça'da bu fiilin karşılığı tamı tamına bulunmasına rağmen -yaklaşık olarak "barmâdan" olmalı-, Orta Farsca'da 'ağlamak' kelimesi için normalde "griyistan" deniliyordu. Tabii ki bütün karşılaştırmalar bu kadar güzel denk gelmiyor. Herhalde 1500 yıl sürmüş olmalı olan bir gelişmeden de böyle birşey beklenemez. Ayrıca Partça'yı Sasaniler döneminden kalma yazılardan, yani 3. yüzyıldan 7. yüzyıla kadar olan zamandan tanıdığımız da unutulmamalı. Buna karşın Zazaca'yı yüzyılımızın başından beri yanlızca modern biçimiyle tanıyoruz. Gerekli görüldüğünde arada kalan süreci geriye bakarak kapatmaya çalışıyoruz. Bu anlamda gerçektende yeryüzünde Zazaca'da da olduğu gibi bağlantı oranı yüksek olma başarısı gösteren fazla bir dil yok (denk düşen Partça sözcükler bilindiği takdirde)

Fakat, daha önce belirtildiği gibi, bu alanda yapılan her geriye dönük karşılaştırma başarılı olmamakata: Bazı sözcükler bu resme uygunluk arzetmemektedirler. Örneğin böyle bir durum 'gelmek' sözcüğünde söz konusu: 'o geliyor' Zazaca'da "o yeno" iken, bu yaklaşık olarak Partça şekli olan "âsçd" de değilde, tam tamına Farsça "âyad" diá sözcüğüne denk düşmektedir. Aynı şey geçmiş zaman biçimi olan "amo" ('o gelmiş') için de geçerli. Bu Partça "âgad"dan ziyade Farsça "âmad" dmá sözcüğüne daha yakın düşmekte. Yani Zazaca ve Partça arasında oldukça ciddiye alınması gereken ayrılıklar da vardır. Bunları açıklamak için bir daha şekil 4'teki haritaya göz atmakta yarar vardır. Haritada 'Partların Ülkesi' (Partien) olarak belirtilen bölgenin esas itibariyle Hazar Denizi'nin güney tarafı olduğundan hareket edersek, o zaman bile -Ahamenişler döneminde, yani milattan önce- bu coğrafyada harfi harfine aynı, tek bir dilin konuşulmuş olmaması gerekiyor. Zazaca konuşulan her hangi bir bölgeden gelen biri, günümüzde de farklı telaffuz biçimlerinin, bir köyden ötekine, ya da en azından bir yöreden ötekinedeğiştiğini, farklı diyalektlerin konuşulduğunu bilir. Bu durumda süreklilik arzeden diyalektlerden bahsediyoruz. Bu durum, tam da zamanlar Partlar'ın Ülkesinde söz konusu idi: Bu bölge üzerinde de ta eski dönemlerde süreklilik gösteren diyalektler yayılmış olmalı ki, bir köyden ötekine gittikçe farklı konuşulduğu, fakat üç aşağı beş yukarı aynı dilin kullanıldığı teşhis edilebilir. Zazaca gerçekten de bu bölgeden çıktıysa, yani bugün Türkiye'de yaşayan Zazaca konuşanların ataları eğer herhangi bir zamanda "Partlar'ın" bölgesinden Türkiye'ye göç ettilerse, bu durumda Partça'dan ziyade, bazı açıdan Farsça'ya yakın veya ondan oldukça etkilenmiş olan o bölgedeki diyalektlerden herhangi birini birlikte getirmiş olmalılar. Bunun tamı tamına ne tür bir diyalekt olduğunu, elimizde direkt aktarılmış kaynaklar (yazılı) olmadığından dolayı, bu gün ne yazık ki söyleyemiyoruz.

Süreklilik arzeden kuzeybatı İrani diyalektlerin ta eski zamanlarda bütün coğrafyayı kapsayarak Doğu Anadolu'ya, yani günümüzde Zazaca konuşulan bölgeye dek uzandığı ise hiç de imkansız sayılmamakta. Fakat bu konuya yönelik dilbilimsel belirtiler yok. Ancak dilbilim, Zazaca'ya yakın olan dillerin, geçmiş çağlarda Partlar'ın çevresinde yerleşmiş olmaları gerektiğini tesbit edebilir. Ve gerçekten Zazaca'ya en yakın olan diller, günümüzde de Hazar Denizi yakınlarında bulunmaktalar. Bunlar; yukarıda hakkında söz etmiş olduğum Hazar Denizi diyalektleri olarak adlandırılan diyalektlerden bazılarıdır.

Böylece, şu ana kadar benim veya meslektaşlarımın Zazaca'nın dil tarihi hakkında sahip olduğumuz bilgilerin ışığında size aktarmak istediğim konuşmamın sonuna gelmiş oldum. İlerliyebilmemiz için yapılması gereken daha çok şey var. Özellikle oldukça çok araştırma malzemesi elde etmemiz gerekiyor. Fakat, düşündüğüm gibi, Zazaca'ya yakın olan dilleri Partça'nın çevresinde aramamız gerektiği açıkca görülüyor


NOT: 4 Mayıs 1996, Mannheim Zaza Kitap Şenliği'ndeki konuşması

 

 

Zazaca, Kürtçe (Kürmancca) ve Farsça Arasýndaki
Fark Üzerine Küçük bir karþýlaþtýrma

Asmeno Bêwayir

Bu yazýda Zazaca’yý (Dýmýlki, Kýrmancki, Zazaki), Kurmançça (Kurmancî, Kuzey-Kürtçesi) ve Farsça (Zäbâne Fârsî, yeni-Farsça) dilleriyle kelime ve gramer farklýlýklarý açýsýndan karþýlaþtýrmaya çalýþacaðýz. Ele alacaðýmýz örnekler yer darlýðý nedeniyle daha çok günlük dilin kelimelerini içerecek. Zira bu konuda bir kitap oluþturabilecek kadar örnek verilebilir.

Bilindiði gibi, Zazaca, Kurmançça ve Farsça ayný dil ailesindendir. Ancak ayný dil ailesinden olmalarý birbirlerinin lehçeleri olmalarýný gerek-tirmez. Günümüzde yapýlan en büyük yanlýþlýk iþte bu noktadýr. Bu diller arasýndaki fark, Türkçe-Türkmence veya Ýspanyolca-Portekizce dilleri arasýndaki farkla ayný þey deðildir.

Zazaca, Kurmançça (Kürtçe) ve Farsça Hint-Avrupa dillerinin Batý-Ýranî alt-dil grubuna girmektedirler. Farsça ve Kürtçe Güney-Batý Ýranî diliyken, Zazaca bir Kuzey-Batý Ýranî dilidir. Fakat Kurmançça kendi içinde daha çok Kuzey-Batý unsurlarý içermektedir.

Ýranistik dilbiliminde Zazaca baþlýbaþýna bir dil olarak görülmektedir. Ayný þekilde ünlü Alman dilbilimci Oskar Mann da Zazaca’nýn baþlýbaþýna bir dil olduðunu savunmuþ ve bunu "Mundarten der Zâzâ. Hauptsächlich aus Siverek und Kor" (Zazaca’nýn Aðýzlarý. Özellikle Siverek ve Kor yöresinden) adlý çalýþmasýnda ispatlamýþtýr. Oskar Mann'ýn ölümünden sonra Karl Hadank bu çalýþmayý Berlin’de 1932 yýlýnda bir kitap haline getirmiþtir. Kitabýnýn 18’den 23. sayfasýna kadar olan "Das Zaza nicht Kurdisch" (Zazaca Kürtçe deðildir) bölümünde bu konuyu bilimsel olarak irdelemiþtir.

Resmî ideolojinin iddia ettiði gibi Zazaca Kürtçe'nin veya Kürtçe Farsça'nýn bir lehçesi deðildir. Bunun böyle yanlýþ irdelenmesinin nedeni politik olmasýndan dolayý ve dilbilimcilerin yeterince bu konunun üzerine eðilmemesindendir.
· Zazaca’da Dersim lehçesinin Pülümür þivesine aðýrlýk verilmiþtir. Açýklayýcý olmasý için gerektiðinde parentez içlerinde baþka diyalektlerden de örnekler verilecektir.
· Kurmançça’da yazý dili olarak Cizre-Botan lehçesi kullanýlmaktadýr. Buna raðmen yer yer Kuzey-Kurmançça (Dersim, Malatya) lehçeleri de saptanmýþtýr.
· Farsça verilen örnekler günümüzde kullanýlan Farsça’nýn edebiyat dilidir. Halk aðýzlarý bazen farklý deðiþiklikler içerdiðinden parentezlerle, veya italik yazýyla belirtilmiþtir. Farsça genellikle Arap harfleriyle yazýlýr, ama burada okuyucunun rahat anlayabilmesi için Latin harfleri kullanýlmýþtýr. Söyleyiþ özelliði ise Zazaca ve Kurmançça’nýnkine yakýndýr. Bu nedenle, Farsça için burda kullanýlan bazý harflerin telaffuzu üzerindede durulmuþtur:

ä: kýsa ‘a’, ‘a’ ve ‘e’ arasý bir ses.
â: uzun ‘a’, ‘a’ ve ‘o’ arasý bir ses. Bu ‘â’ halk aðzýnda bazen uzun ‘û’ya
dönüþür. Örneðin: män be xâne mîräväm (ben eve gidiyorum) yazýlýrken, halk
aðzýnda ise mîräm xûne denir.
e: kýsa ‘e’ Türkçe’nin ‘e’sinden daha incedir.
ê: uzun ince bir ‘e’
î: uzun ‘i’
û: uzun ‘u’
o: kýsa ‘o’

MASTARLARIN KARÞILAÞTIRILMALARI
(parentezlerde Þimdiki Zaman gövdesinin kökleri belirtilmiþtir):

Örneðin: kerdene (yapmak): Mastar; kerd-: Geçmiþ Zaman gövdesi; k-(en)-: Þimdiki Zaman kökü; ker-: Sübjontif Gövdesinin kökü

Zazaca

Kurmançça (Kürtçe)

Farsça

Türkçe

rakerdene (k- ra)

vekýrýn (ve -k-)

bâz kärdän (bâz -kon-)

açmak

ardene (a-)

anin (tin-)

âvärdän (-âvär-, -âr-)

getirmek

wendene (wan-)

xwandýn (-xwin-)

xândän, xûndän (-xân-, -xûn-)

okumak

qesey kerdene (qesey k-)

qýse/dang kýrýn (qýse -k-)

härf zädän (härf -zän-)

konuþmak

vatene (va-)

gotýn (-bêj-, -bê-)

goftän (-gû-, -g-)

söylemek

þiyaene (so-, þo-, þý-)

çûn (-ç-, ter-)

räftän (-räv-, -r-)

gitmek

amaene (ye-, ê-)

hatýn (tê-)

âmädän (-â-)

gelmek

dýtene (dos-, doþ)

dotýn (-doþ-)

dûþîdän (-dûþ-)

saðmak

roniþtene (nis- ro)

rûnýþtýn (rû -n-)

neþestän (-neþîn-, -þîn-)

oturmak

weçinitene (çin- we)

helbýjartýn (hel -býjêr-)

vär çîdän/bär çîdän (vär-çîn-)

seçmek

ÞÝMDÝKÝ ZAMANIN KURULUÞ KURALLARI:

diyene (vên- vin-,)
Þimdiki Zaman kökünden sonra ve þahýs sonekinden önce
-en- araeki eklenir (bazen an, in, on, un, ün ’e deðiþir):

ez vênenu (vinon, vênena)tý (tu) vênena (vinenê)

o vêneno

a vênena

ma vênenime (vêneme)

sýma (þýma) vênenê

i (ê) vênenê

ditýn (-bin-)
Þimdiki Zaman köküne Þimdiki Zaman belirtisi
olarak - (de-, da-) öneki eklenir, kökten sonra þahýs soneki:

ez biným

tu dýbini

ew dýbine

-

em dýbinýn

hun (hon) dýbinýn

ew (ewan) dýbinýn

dîdän (-bîn-)
Þimdiki Zaman köküne Þimdiki Zaman belirtisi
olarak - öneki eklenir, kökünden sonra þahýs soneki:

män bînäm

to mîbînî

û mîbînäd (ûn mîbîne)

-

mâ mîbînîm

þomâ mîbînîd (mîbînîn)

îþân/ânhâ mîbînänd (mîbînän)

mastar: görmek



ben görüyorum

sen görüyorsun

o (eril) görüyor

o (diþil) görüyor

biz görüyoruz

siz görüyorsunuz

onlar görüyorlar

Görüldüðü gibi Zazaca’nýn Þimdiki Zaman çekiminde Mastar bir ara-ek almakta ve eril/diþil ayrýmýna göre çekim farklýlaþmaktadýr. Oysa Farsça ve Kurmançça’da Mastar önek almaktadýr. Þahýs sonekle-rinde Zazaca Kurmançça’yla tamamen ayrýlýrken, Kurmançça ve Farsça’nýn birbirine olan yakýnlýðý tablodan kolayca anlaþýlmaktadýr. Zazaca ve Farsça’nýn birinci ve ikinci çoðul þahýs zamirleri bayaðý yakýnlýk göstermekte (ma, þýma, þomâ). Ýlginç olan þey, bu zamirlerin Zazaca’da Oblik Hal’de de deðiþmemesi:

Zazaca

Kurmançça

Farsça

Türkçe

yalýn hal

ma ameyme
sýma amey

em hatýn
hun hatýn

mâ âmädîm
þomâ âmädîd (âmädîn)

biz geldik
siz gediniz

oblik hal

çê ma (keyê ma)
çê sýma (keyê þýma)

mala me
mala we

xânêye mâ (xûnêyemân)
xânêye þomâ (xûnêyetân)

evimiz
eviniz

OLUMSUZLUK DURUMU:

-en- araeki kalkmaz, olum-suzluk öneki nê- eklenir:

ez vênenu

Þimdiki Zaman belirtisi dý- kalkar, yerine na- (ný-, no-) eklenir:

ez nabiným

Þimdiki Zaman
belirtisi mî- kalkmaz, olumsuzluk öneki ne- eklenir:

män nemîbînäm

ben görmüyorum

SAYILAR:

Zazaca

Kurmançça

Farsça

1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
30
40
100
200
1000

zu, jü (jew, yew)
dýde,dý
hire
çar (çor, çehar)
phonc (panc)
ses (þeþ)
hawt (hot, 'hewt)
heþt
new
des
des u zu (jewendês)
des u dýde (dýwês)
des u hire (hirês)
des u çar (çarês)
des u phonc (pancês)
des u ses (þýyês)
des u hawt (hewtês)
des u heþt (heþtês)
des u new (newês)
viþt (vist)
viþt u zu (vist u yew)
hirýs
çewres
se (sed)
dýsey
hazar

yek
dudu,du
sýsê, sê
çar
pênc
þeþ
heft
heþt
neh
deh
yanzdeh (deh u yek)
dýwanzdeh (deh u du)
sêzdeh (deh u sê)
çardeh (deh u çar)
panzdeh (deh u pênc)
þanzdeh (deh u þeþ)
hývdeh (deh u heft)
hýjdeh (deh u heþt)
nozdeh (deh u noh)
bist
bist û yek
si (sih)
çel (çýl)
sed
du sed
hezar

yek (ye)
do

çähâr (çâr)
pänc
þeþ (þîþ)
häft
häþt
noh
däh
yâzdäh
dävâzdäh
sîzdäh
çähârdäh (çârdäh)
pânzdäh (pûnzdäh)
þânzdäh (þûnzdäh)
hefdäh (hevdäh)
hecdäh (hejdäh)
nûzdäh
bîst
bîst o yek

çehel (çel)
säd
devîst
häzâr

SÖZCÜKLERÝN KARÞILAÞTIRILMASI:

(e: eril; d: diþil)

Zazaca

Kurmançça

Farsça

Türkçe

çým (çýsm) e

çav e

çeþm

göz

gos (goþ) e

guh (go) e

gûþ

kulak

buri e

býrû e

äbrû

kaþ

boji (bazi), qol e

mýl, bask, pil

bâzû

kol

dýzd e

dýz e

dozd

hýrsýz

zerd

zer

zärd

sarý

þia, sia

reþ

sîâh

siyah

adýr e

agýr e

âtäþ

ateþ

game d

gav d

gâm

adým

name e

nav e

nâm, esm

ad

sewe (þewe) d

þev (þav) d

þäb

gece

geným e

geným e

gändom

buðday

pýrd e

pýr e

pol

köprü

dewe d

gund e

rûstâ, dê

köy

heya, ya, êê

erê, herê, belê

ârê, bälê

evet

na, no

näh, xeyr

hayýr



Zazaca ve Kurmançça’da isimlerde eril/diþil ayrýmý (genüs) varken, Farsça’da bu ayrýmý göremiyoruz (Sorani-Kürtçe’sinde de olduðu gibi). Kurmançça’da sözlerin genüsü tek izafelerde ve Oblik Hal’de oluþurken, Zazaca’da diþil kelimeler Yalýn Hal’de þöyledir: -e veya -i bitiþik ve sonu vurgusuz.
Örneðin: uþire, býze, rêçe, gêrmi, tiji, derjêni. Ýstisna: baliþna, manga, kesa gibi sözler.

Farsça’da tek Yalýn Hal varken, Zazaca ve Kurmançça’da ise üç hal vardýr:
1. Yalýn Hal, 2. Oblik Hal, 3. Çaðrý Hali

OBLÝK HALÝN ÞAHIS ZAMÝRLERÝ:

(Farsça’daki halk aðzýnýn sonekleridir)

Zazaca

Kurmançça

Farsça (Halk Aðzý)

Türkçe

mý(n)* ma
to sýma (þýma)
dey, ey, cý dine, ine (inan)
daê, aê, cý

mýn me
te we
wi wan

-äm -emân
-ät, -et -etân
-äþ, -eþ -eþân
-

beni, benim, bana bizi, bizim, bize
seni, senin, sana sizi, sizin, size
onu, onun, ona (e) onlarý,
..., ... ..., ..., ... (diþil)

* mý’nýn n’si Zazaca’da kaybolmuþtur ve þu gibi durumlarda çýkar : Na výstüriya mýna. (Bu benim kaynanamdýr), yada: alvaze mýno khan (eski arkadaþým).

ÇAÐRI HALÝ:

ero Heso !

lo Heso !

(lan) Hasan !

erê çênê ! (keynê)

lê keçýkê ! (qizê)

kýz !

alvazenê ! (embazêno !)

hevalno !

arkadaþlar !

Kurmançça ve Zazaca’da ortak olan bir baþka nokta ise "Ergatif" Hal, yani Geçmiþ Zamanda, Geçiþli Fiiller’de özne ve nesnenin yer deðiþtirmesi hali. Ergatif Hal eski Ýranî dillerinde ve Kafkas dillerinde, örneðin Gürcüce’de de vardýr.

Zazaca

Kurmançça

Farsça

Türkçe

ez cêniye vênon

ez jýn dýbiným

män zän mîbînäm

ben kadýn görüyorum

ez a cêniye vênon

ez wê jýnê dýbiným

män ân zän râ mîbînäm(män ûn zänû mîbînäm)

ben o kadýný görüyorum

mý cêniye diye

mýn jýn dit (di)

män zän dîdäm

ben kadýn gördüm

ez to vênon

ez te dýbiným

män to râ mîbînäm (mîbînämät)

ben seni görüyorum

mý tý diya

mýn tu diti

män to râ dîdäm (dîdämät)

ben seni gördüm


mý tý diya, Türkçe’ye birebir çevrilince: sen benden taraf görüldün.

TAYÝNÝ SIFAT:

çêneka rýndeke (keyneka rýndeký)

keçýka (qiza) xweþýk

doxtäre qäþäng

güzel kýz

laako rýndek (lajeko rýndek)

lawê/kurrê xweþýk

pesäre qäþäng

güzel oðlan

domanê (qeçê) nêweþi

zaroyên nexweþ

bäççehaye märîz (nâxoþ)

hasta çocuklar

caê de xýravýn (caê do xýrabýn)

ciheki xýrab

câyî xärâb

kötü bir yer

býrae tüyo qýz

býrayê teyê pýçûk

bärâdäre kûçeke to

küçük kardeþin


Zazaca’nýn özelliði: 'de' edatýnýn oluþu, hatta Güney lehçelerinde (Çermik-Siverek vd.) eril (do) ve diþil (da) edatý da mevcuttur. Dahasý Zazaca’da sýfatlar bir diþil ek (-e, -ý) veya çoðul eki (-i) almaktadýr.

ÖNTAKI VE SONTAKILAR:

.... de(r)
ez çê deru (ez keye dýra)

lý..., dý ...de
ez lý mal ým

där.., tû...
där xânêyäm (tû xûneam)

-de
halievdeyim

.... ra
Dêsými ra

jý ...
jý Dêrsýmê

äz ...
äz Dîrsem

-den hali
Dersim’den

.... rê / ve...
cý rê peru don(danu ve cý)

jý ... ra
jêra pere dýdým

be ....
be û pûl mîdähäm (pûl mîdämeþ)

-e hali
ona para veriyorum

hata ...

heta (heyan) ...

tâ ...

... -e kadar


-de ve -den Hali için Zazaca’da bir sontaký gerekirken, Kurmançça ve Farsça’da bunlar öntaký olarak kullanýlýr.

"BU" ÝÞARET ZAMÝRÝ:

Zazaca

Kurmançça

Farsça

Türkçe

yalýn hal

no (ýn)
na (ýna)
ni (ýni)

ev
"
"

în
"
înhâ

bu (eril)
"
(diþil)bunlar

oblik hal

ney
naê
nine

vi

van

 

bunu, bunun (eril)
"
(diþil)bunlarý, bunlarýn


Zazaca’da bütün gramer hallerine göre birer iþaret zamiri bulunmasýna karþýn, Kurmançça ve Farsça’da iþaret zamirleri kýsmen kaybolmuþtur.

SÜBJONTÝF :

kerdene (ker-)

kýrýn (k-)

kärdän (kon-)

yapmak (yaps-)

ez ke býkeri (býkera)
tý ke býkerê
o/a ke býkero

ez ko (ku) býkým
tu ko býki
ew ko býke

män ke bokonäm
to ke bokonî
û ke bokonäd (bokone)

yapsam
yapsan
yapsa

þime (þim)
!þêrime ?

herýn !
em herýn ?

berävîm (berîm) !
berävîm (berîm) ?

gidelim !
gitsek mi ?

Zazaca’nýn burdaki özelliði, bazý Fiilerde bir Sübjontif kökünün olmasý. Kürtçe ve Farsça’da ise Sübjontif fiili Þimdiki Zaman gövdesinin köküyle kurulur.

SONUÇ:

Örneklerden de anlaþýldýðý gibi Zazaca’nýn Kürtçe’nin, Kürtçe’nin de Farsça’nýn bir lehçesinin olmadýðý görülmektedir.
Diller yeryüzünün renkleridir. Bu renklerin solmamasý ve yaþamasý ancak özgürce konuþulmasýyla ve geliþtirilmesiyle mümkündür. Bu ise (özellikle Türk ve Kürt) resmî ideolojinin bakýþ açýsýna çýkarýlarak; yani araþtýrýlýp sahiplenerek gerçekleþir. Dil denen olgu sadece bir iletiþim vasýtasý deðildir, verili insan toplumunun kültürünün taþýycýsýdýr. Dil denen kültürel olgunun bir iç dünyasý, bir ruhu, doða ve topluma bir bakýþ açýsý olduðunu görmek istemezler. Bu anlamla dil, o dili konuþan toplumun ve
bireylerin yaþam biçiminin ifadesidir. Önemli olan her dilin kendine has bir dünyasý olduðunu bilmektir. Gule K. ve diðer arkadaþlara içten teþekkürler.


DÍPNOTLAR:
1 Bu metnin Zazacasi TIJA SODIRI dergisinin 2.sayisinda (çele 96) Yayinlanmiþtýr.

2 Ýranî Farsça deðildir, bir genel terimdir. Ýran devletiyle de karýþtýrýlmamalý Öte yandan Paþto (Afganca) dili bir Doðu-Ýranî dilidir. Diðer Ýranî dillerine Goranca, Lurca, Belutçice, Tacikçe, Osetçe vb. örnek olarak verilebilir. Ýranî tarih, edebiyat ve dilleriyle ilgilenen bilime Ýranistik denilmekte. Türk dilleriyle (Türkiye Türkçesi, Türkmence, Uygurca, Kýrgýzca vs.), tarih ve edebiyatýyla ilgilenen bilimin adý ise Türkolojidir.

3Bu görüþü savunan ve bu konuda araþtýrmasý olan dilbilimciler: Vladimir Minorsky, Terry Lynn Todd (A Grammar of Dýmli, Michigan, ABD, 1952), Prof. MacKenzie (Göttingen Üniversitesi, Almanya), Ludwig Paul (Göttingen), Dr. Z. Selcan (Berlin Üniversitesi), C.M. Jacobson (Rastnustena Zonê Ma, Bonn 1993) v.d.

4Yani 8.11.1995 günü, Avrupa'da Özgür Politika gazetesinde açýklanan, Rohat Alakom'un 9. sayfadaki "Oskar Mann" adlý yazýsýnda "K. Hadank, Zaza Lehçesi adýyla bir kitap yayýnladý" diye belirttiði gibi deðil!

 

 

Zazalar

Íngvar Svanberg

Zazaca kuzeybatı Íran dillerinden kücük bir dili oluşturmaktadır. Bu dil küçük adacıklar halinde Türkiye'nin doğusunda yaşamakta olan Kürt yerleşim yerlerinde dağınık bir özellik göstermektedirler. Zazaların çoğunluğu ortodoks sunni müslümanları teşkil etmektedirler, ama bunların içinde alevi inancını taşıyan guruplarda vardır. Dersim'de ki zaza dilini konuşanlar bu dile dımıli derler. Avrupa da yaşıyan Kürt milliyetçileri bu dili kürtçenin bir lehçesi olarak görmektedirler, ama bunu derken bilimsel bir dayanak gösterememektedirler. Buna rağmen birçok zaza değişik gurupları desteklemektedirler ve bundan dolayıda dilini kürtçe görür. Zaza dili derin bir şekilde araştırılmamış olup ve kesinlikle layık olduğu yer yok olmadan araştırmalar ve dokumentasyonlarla belirlenmelidir. Stockholm'da Türkyeli göçmenler arasında zazaca konuşanlarda var.

(Ingvar Svanberg, Invandrare Från Turkiet - Etnisk och Sociokulturell Variation. Uppsala 1985, s. 30.)

 

 

Zazalar

Sevda

Bu halkın temel çekirdeği Dersim'de olup, yaşadıkları bölge Fırat'ın iki kolu arasındaki kuzeyden Erzincan, güneyden ise Murat arasındaki alanlardır. Zazaların toplam nüfusunun iki milyon cıvarında olduğu tahmin edilmektedir. Zazalar kendini DIMLI ya da DIMLA olarak adlandırmaktadır. Zaza terimi, konuştuğu dilde çok sayıda kullanılan (ts, ds, tso, s, z) gibi sessizlerin yoğunluğundan dolayı komşuları tarafından takılmış bir adlandırmadır.

Zazaca sasanilerin saray dilidir, lehçe falan değildir. kurmançi, farsi, tacikçe vb. dillerle akrabadır

Kürt ulusal bilinçlenmesinin doğuş döneminde ve önderlerin izlediği yöntemlerde, doğal olarak belirli abartmalarla, Kürtlere komşu diğer halkların etnik farklılıkları görmemezlikten gelindi ve kültürel değerlerinin gelişmesi engellendi. Örneğin Iran halklarından Lorlar, Bahtiyarlar, Guranlar, yeni oluşan Kürt "intelligentsia"sı tarafından kürt olarak sayılmaktadır. Bu yanılgıdan Kürtlerle sıkı bağlarla yaşayan Zazaların da kurtulamamış olması anlaşılabilir bir olgudur. Kültür yakınlığı ise, nasıl Kürtler'in Türk olduğunu getirmiyorsa, aynı biçimde Zazalar'ın Kürt olduğunu ispat edecek bir faktor değildir. Bugün Avrupa'ya baktığımızda da hemen hemen aynı kültür yakınlığını görmekteyiz. Ama bu Isveçlilerin Norveçli olduğu anlamini getirmemektedir.

Zazalar'ın Kürt toplumuna yaklaşması, Türk milletinin, ırk tarih, dil ve kültür açısından Zazalardan çok farklılik gosterdiginden, Zazalar kendilerine en yakın olan Kürt milletine yaklaşmıştir. Zazaların dini, dili, ulusal bilinci ve etnik kökenlerini belirleyen birçok değer Kürtlere göre yerden göğe FARKLIDIR. Günümüzde Zazaların ulusal kimlik arayışı yeni bilinçlenme dönemini yaşamaktadir.

Netice itibariyle; Zazalar kendi inanc ve etnik kokenleriyle FARKLI bir ulustur. Zazaların dinsel inançları ve etnik kökenleriyle ilgili Federal Almanya'da yaşayan Berlin Üniversitesi öğretim üyesi, aslen Zaza, Zılfi Selcan " Zaza dili Kürtçe'nin lehçesi değildir diyor.

Dış göçten dolayı Batı Avrupa'da hayli miktarda Zazalar bulunmaktadir ve bunlarin önemli kesimi Alevidirler. ZAZALARIN ulusal ve kültürel kimlikleri, her turlu karşı propagandaya rağmen günbegün kökleşip sağlamlaşmaktadir.

Zazaca geçen yüzyılın sonunda ilk olarak Avrupalı araştırmacılar tarafından ele alınmıştır (Peter Lerch, 1856). Zazaca'nın, Kürtçe'nin bir lehçesi değil de, başlıbaşına bir Kuzey-Batı Irani dili olduğunu ilk olarak sistematik araştırmalarını kitaplaştırarak ispatlayan Oskar Mann ve Karl Hadank'tır (Mundarten des Zâzâ. Siverek und Kor). Zazaca üzerine yürütülen araştırma serüveninde son olarak 1998'te yayınlanan iki bilimsel doktora tezi mevcuttur.

Zılfi Selcan: Grammatik der Zaza-Sprache (Nord-Dialekt) (Zaza dilinin grameri, Kuzey lehçesi)
Ludwig Paul: Zazaki. Versuch einer Dialektologie (Zazaca. Bir diyalektoloji denemesi)

Zazaca'ya örnek olacak ilk akla gelen dillerin ise Irani dilleri olması mantıklıdır.

Bir de şiir sunalım...(Zazaca)

ERZINGAN

Erzinganu erzinganu
Je helanik yenu sonu
Ce zalim felek biveso
Tarva gencunu domonunu

Mi siliya paxrene doz kerde
Kulp sana ci darde kerde
Ustune ra seri cile
Ci zana u moru cilede

Pore keze tever verde
Boji dey sari verde
Haq simara düri beru
Bon amay war bive merday

Erzinganu erzinganu
Ne carsiyo ne dukanu
Mi haqe xode tove kerd
Reyna tede bonu nevrazunu

Her turlu farkliliklara, her turlu etnik koken'e ragmen ben...yine de derim ki....hepimiz oncelikle INSANIZ....Kardesiz...

Saygiyla,

Sevda

Kaynak




Zazaca’da bükünlü haldeki ismin çoğul
ve de birinci tekil şahıs zamir son eki –AN

Asmêno Bêwayir

 

Bu yazıda adlardaki -an- veya -a-, -u- çoğul son ekinin ve ayrıca da fiil çekimlerinde birinci tekil şahıs –an(e) sonekinin bir gramer mi yoksa fonetik bir farklılığın sözkonusu olduğudur.

 

Zazaca’nın bir Kürt lehçesini olduğunu savunan çevrelerince Kürtçe sonekidir diye Zazaca’ya da uyarlamaya çalışması yadırganabilir -güdülen yöntemin bilimsel olmadığı kesin- çünkü bilimsel olarak bir dilin başlıbaşına olduğunun ıspatlamış olmasına rağmen, bazıları siyasi çıkarlarından ötürü Zazaca’yı uymayan bir gömleğe sığdırmak istemindeler. Kürtçe’de bükümlü halde çoğul ekinin -an olmasını sadece Kürtçe’ye bağlayanlar şu noktada yanılmaktadır: son ek çoğulu -an- sadece Kürtçe’ye değil, çoğu, belki tüm İrani dillere has bir sonektir! Ona bakarsak, Zazaca’dan ziyade Kuzey-Kürtçesi olan Kurmanci’nin birçok ağzında -an’daki ‘n’ ünsüzü düşmüş, -a kullanılmaktadır.

Buna tutuma tepki olarak kimi yazarlar da çoğul son ekinin Zazaca’da –an olduğunu reddedip, Kürtçe’ye ait olduğunu öne sürmesi de doğru ve bilimsel değildir.

Eski İrani dillerinden yazılı olarak aktarılan tek iki dil Eski-Farsça ve Avesta’da çoğul sonekinin –ānām; Orta-Farsça veya Partça gibi Orta-İrani dillerde de –ān olduğu dilbilimciler tarafınca bilinir[1].

 

Zazaca’nın tüm şiverlerini içeren özellikle bir fonolojik (sesbilim) araştırmanın varolmayışından dolayı ortada sadece insanların dahası kendi şivelerini baza aldıkları bazı iddialar var. Fakat Zazaca hakkında ancak birçok çeşitli şivelerin kıyaslanmasıyla ve de diğer İrani dillerdeki fonolojik (sesbilimsel) ve gramer durumunu da değerlendirilmesiyle daha iyi analiz edilebilip doğru sonuçlara varılır.

 

Çoğul sonekinde, şiveden şiveye farklı varyantlara rastlanılmakta.

Örneğin: „un getir“ (‚un = ardi’ Zazaca’da daima çoğul halde söylenir:

 

ardan bia, ardon bia, ardun bia, arda bia, ardo bira, ardu bia

 

Özellikle Batı-İrani dillerde bilinen ses değişimi, Zazaca’nın farklı ağızlarında da görüldüğü gibi mevcut.

 

Zazaca’da bükümlü halde çoğul ekinin -AN değil de, -A olduğu, N’nin ise koşaç veya iyelik ya da sıfat eki gelirse, bir kaynaştırma harfi olduğu iddiası var. Yani, farklı şivelerde -a , -o veya -u varyantının asıl olduğu öne sürülür:

„ardanê lazuti (mısıri) bia“ „na ğıza ardana ya ki ğıza ardu niya?“

 

Peki neden -a, -o, veya -u diye ses farklılıkları/değişimi var? Zazaca’da -a yalın halde son harf olarak kendi kendine şiveden şiveye değişir mi?

 

Örneklerle başlayalım.

 

Pülümür veya Ovacık’ın bazı şivelerinde, özellikle yaşılardan bu konuşma tarzı bize tanıdık gelir:

a. „posmu’ bena, yena peyser“ (“Biya Phepug” türküsünden)

b. „ez şiyu Erzıngu; dewa Xıdu de uca xo rê amnu bu vırazon“

c. „isu çıtur na çêneke vêsu - têsu ca verdano?“

 

şimdi bu u’ ünlüsü ile biten kelimelerin asıl varyantlarını da bilmekteyiz:

a: poseman, poşeman

b: Erzıngan, ez şiyan(e); Xıdan; amnan; ban; vırazenan

c: insan (Arapça اِنسان); vêsan, têsan (< veyşan - teyşan)

 

„ez şiy-an“, „Xıd-an“ ve „vırazen-an“ sözcüklerin itiraz olabilir; ama, konuşma dilinde yukarda örneklerdeki varyantlar daha sık kullanıldığından ötürü, „ez şiyu, Xıdu“ şekilleri daha da tanıdıktır. Ne var ki örneklerde de gördüğümüz gibi -an ile biten kelimelerin kısa söyleniş şekli -u idir. Aynı şekilde örneğin „Erzıngon“ veya „Erzınga, vêsa, têsa“diye telaffuz eden yöreler var (Mamekiye, Ovacık, Batı-Erzincan vs.).

Fakat hecedeki -u sondan vurguludur ve bazı ağızlarda -n ünsüzü burundan duyulmaktadır da. Mesela Mameki (Tunceli)-Ovacık ağzındaki –(o)n sonekli sözcüklere bakarsak:

“Ez yon bızêkon, hama toy ki yena?”

“Yon” fiilindeki ‘n’, aynen çoğul-bükünlü halde olan ‘bızêkon’ sözcüğündeki ‘n’ ünsüzü gibi telaffuz edilir – yutulur gibi, burundan. İkinci tekil şahısın çekiminde görüldüğü gibi, fiilde bir –n ünsüzü olduğu kesin.

 

Ovacık’taki bazı Kureyşanlıların telaffuz farkı da şu şekilde belirmekte:

“Ez yenan bızêkan, hama toy ki yena?”

Bu ağızdaki –an sonekleri daha da özgün olduğu görülmekte.

 

Zazaca’nın örneğin Palu-Bingöl yöresinde konuşulan kelime örneklerine bir göz atalım:

 

mêmun ume; umnun; nun; bun; insun; şun; imum; sılum; herum; kum; yunlış; Almun ; „ez vuna; mı va“; ardun bia...

(aynı şekilde -on- veya -om- varyantı da vardır (Solhan, Piran vs.)

 

Palo-Bingöl ağzında görüldüğü gibi, tüm -an- veya -am- seslemli kelimlerde A’dan O’ya veya U’ya dönüşmüştür (yabancı kelimler de dahil).

Bu hususta özellikle batı ve merkez İran’da konuşulan Farsça’da da veya Hazar denizi kıyısında konuşulan dillerdeki konuşma dilinde aynı sesdönüşümü mevcut (yazı dilinde ise örneğin „nân“ نان yazılır, söylenişte ise „nûn“ yaygındır).

Beluçi dilinde de (Zazaca’yla aynı altgurupta olan bir kuzey-batı İrani dili) örneğin:

„ben gittim“‘in karşılığı man şutân veya başka yörelerde man şutô idir;

Zazaca’daki „ez şiyan“ veya „ez şiyo(n)“ varyantlarında olduğu gibi, aynı ses değişimi mevcut.

 

Zazaca’nın fonetik yapısıyla, ses değişimleriyle ilgili biri olarak diyebilirim ki; Zazaca’nın hiçbir ağzında -a ünlüsüyle biten bir kelimede -a ünlünün diğer bir şivede başka bir varyantı yoktur, daima -a’dır. Örneğin manga, çêna (keyna) sözcüğünde sondaki -a herzaman yalın halde -a ile söylenir; fakat monga veya munga varyantı da mevcut, ki ses değişimi n’den kaynaklıdır. Yani, bazı irani dillerinde olan özellik, Zazaca’nın ağızlarında da mevcut (en çok Palu-Bingöl ağzı): A ünlüsünden sonra N veya M geldiğinde O veya U’ya dönüşüm.

 

 -A ünlüsünün (vokal)  O’ya veya U’ya dönüşmesi daima ondan sonraki seslerden etkilenmesinden kaynaklıdır: nun (< nan), most (< mast), zof (< zaf), mor (< mar), orebe (< arebe < erebe/ereba < Ar. عَرَبه), boliye (< baliye < beliye/beluye), thom (< tham < Ar. طَعَم)...

 

Verilen örneklerden ve diğer İrani dillerde de çoğul ekinin -ān olduğunun bilinmesiyle, Zazaca’da da yalın halde çoğul son ekinin ve de birinci tekil şahıs zamiri son ekinin aslen -an- olduğu sonucuna varmaktayız. Bükümlü hal çoğul son eki -an, ağızdan ağıza -on, -un veya N ünsüzün de düşmesiyle -a, -o veya -u varyantları vardır.

Bu demektir ki varolan değişim gramatik değil, ağızdan ağıza fonetik bir farklılıktır.

 

Zazaca’daki bükünlü halde birinci tekil kişi adılı (zamiri) mı(n) için de diyebiliriz ki, aslolarak bir n var-ki, bu koşaç ve ilertletilmiş tamlamalarda da belirmekte- fakat hemen hemen tüm Zazaca’nın ağızlarında düşmüştür, sadece koşaç (-dır fiil eki) veya izafe eklendiğinde belirir: „ê mıno“. Ne var ki -an- çoğul soneki ise bazı ağızlarda hala kullanılmaktadır ve de yazı dilinde esas alınması genele hitap eden kollektif yazımda daha anlaşılır olur düşüncesindeyim.

 


[1] Schmitt, Rüdiger: Die iranischen Sprachen in Geschichte und Gegenwart. Reichert Verlag, Wiesbaden 2000.  S.6 ff

Kaynak: http://www.zazaki.de/turkce/coguleki-an.htm


 

Kürtlerin Ermenistan'da yayılması

Nicolai Adontz

"Degerli oryantalist Nicolai Adontz'un 1920 yilinda Ingilizce yayimladigi, "Kurdish Intrusion in to Armenia" baslikli makalesi ( The New Armenia, vol 14 no-1 sayfa 4-6, New York) seksenli yillarin sonunda Iranolog Dr. Garnik Asatirian'in Dersim ve Zazalar üzerine yapmis oldugu çalismalar çerçevesinde tozlu raflardan indirilip ermenice çevirisi yeniden bilim çevrelerinin tartismasina sunulmustur. 1989 yilinda Sako Zulalyan'nin Ermenicesinden Türkçeye çevridigi bu makele maalesef dar bir kesimin elinde tartisilmaksizin dolasmis ama yayinlanmamistir. 85 yil önce N. Adontz'un derin birikimi ile tarihini özetledigi ve yüreginin acisiyla dile getirdigi bu toraklarla ilgili düsünceleri ilgilenenlerin dikkatine sunulur."

I.

Daglik Ermenistan ülkesini egemenlikleri altina almak için kapisan iki rakip ülke, Ingiltere ve Rusya'nin Türklerin Kürt yanlisi siyasetletine göz yumduklarini, aci da olsa kabul etmeliyiz. Ermeniler, Osmanli egemenligine karsi kalkistiklari mücadelede, Türklerin boyundurugu ve zulümunden kurtulabilmek için, Ruslarin yardimci olabilecegini düsleyerek, yüzlerini kuzeye çevirmislerdi. Yüzyillarin etkisiyle Ermeniler de gelisen russeverlik,
Ingiltere'nin gözünde, Asyadaki çikarlarindan dolayi kabullenilmez bir egilimdir. Ingiltere, Ermenilerin Rus karsiti manevralarda kullanilamayacagina
sonunda tamamen ikna olup, agirliklarini Kürtlerden yana koymuslardir. Ayni zamanda, Rusya'nin ittifaki ve dogal yurttasi niteledikleri Ermenilere karsi,
Kütlerin öne sürülmesini öngörmüstür.

Rus yayilmaciligina karsi, Kürdistan'in siyasi bir alet haline dönüstürülmesi fikri, yani "kürdistan karti", Ingiliz elçisi Palker'a aittir. Gerçi halefi, Tailor, 18 Mart 1869 tarihinde kaleme aldigi raporunda; "Kürtlerin de Rusya'ya yönelebileceklerini" öne sürmüs, Palker'in harcini koydugu "kürt karti" için "onaylanamaz ve gerçeklestirilemez" diyerek serh koydugu dogrudur. Bu rapora ragmen, Ingiliz ajanlari Ermenistan da Kürt yanlisi girisimlerini sürdürmüslerdir. Burda, Erzurumdaki elçiliklerini; "Kürdistan Ingiliz Elçiligi" lâkâbiyla andiklarini vurgulamamiz aslinda fazlaliktir. Türkler de kendi paylalarina, haritalarindan "Ermenistan" adini silip yerine Kürdistan yazarak 'ermeni karsiti' siyasetlerini temellendiriyorlardi. Türklerin gelistirdigi,
"Ermenistani yok sayma" siyasetinin Ingilizlerin koruyucu semsiyes altinda gizlenebilmesi, Ermeniler için saskinlik vericiydi. Onaylamadiklari bu tür adimlara karsi Patrikleri araciligi ile seslerini yükseltmeken öte gidemediler.

Ingilizlerin Ermenistan'a düsmanca bakmalarinin asli nedeni olan Ruslar'in Kürtlere yônelik girisimlerini yorumlamak ise mümkün degil. Ruslar Ermenistan'daki mevkilerini saglamlastirmak yerine, bölgede Kûrt kartini öne süren Ingilizlerin etkisini bertaraf etmek için, bu karti ele geçirmeye çalisiyorlar. Rus ajanlari, askeri raportörler, seyahlar bölgede Ermenilerin belirleyici varliklarini yadsiyip, Kürtlerin üstünlüklerinden söz ediyorlardi. Ermenilerin üzerinde yasadiklari topraklarin Ermenistan oldugunu yadsiyor, kitaplarinda ve makalelerinde Kürdistan diye geçiyorlardi. Erzurum ve mahaline 'Kuzey Kürdistan', Bitlis (Van) ve civarina 'Güney Kürdistan' deniyordu. Bunlardan bir kaçi laubaliliklerinde öylesine ileri gitmislerdi ki, Kürtlerin Ermenistan'in asli yerli halki oldugu ve Ermenistan'in ise her zaman Kürtlerin vatani oldugu görüsünü ortaya atip, çirkin siyasetlerine malzeme hazirliyorlar.

II.

Kürtler ne antik ne de ilk çaglarda Ermenistan da tesekkül etmemmisler aksine, Osmanli Türk idaresi zamaninda bu topraklara nakledilmislerdir. Osmanlilar, 1514 Caldiran meydan muharebesinde, henüz tekellerinde bulundurduklari toplar sayesinde, Iran hükümdari Sah Ismail'in güçlerini yenilgiye ugrattiktan sonradir ki Bati Ermenistan'i egemenlik alanlarina dahil olmustur. Iranlilar ve Osmanlilar arasindaki Ermenistan'in bütününü kontrolleri altinda tutabilme mücadelesi, Caldiran muharebesinden sonra da araliksiz sürmüs, sinirlar ise günümüze dek degismez kalmistir.
Bitlis'in yerlisi, bölgeyi iyi taniyan Kürt Molla Idris, Sultan Selim'in muharebe hazirliklarinda önemli yararliliklar göstermistir. Sultan'in ugruna kalkistigi islerde, ondan beklenilecegi gibi, bölgedeki daginik küçük Kürt asiretlerinin çikarlarini gütmüstür. Iranlilar, Ermenistan'daki egemenliklerini saglamlastirmak için konar-göçer Kürt asiretlerini bölgeden uzaklastirarak basari kazanirken, Osmanli sultanlari Iranlilar'in ilerlemesine engel olacak bir cephe kurmak için tam aksi siyaset izleyip, göçebe Kürt asiretlerine egemelikleri altinda tutabilecekleri topraklar bahsediyorlardi. Molla Idris, Nizip'ten Dersim'e kadar uzanan genis bir eyaleti kontrol ediyordu. Diyar-i bâkir diye anilan eyaleti, Molla Idris 19 sancaga bölmüs, 'eben an cedd' (babadan ogula) hakkiyla sekizini Kürt asiret beylerine birakmisti. Bu Kûrt öncüler, Dicle havzasindaki verimli topraklari özel mülk ya da 'hokümat' edindiler. Sultan Selim, Kürtlerin hizmetlerinden dolayi hediye ettigi yirmi bin Düka altini, Molla Serif Kürt beylerine dagitti. Ayrica yetmis 'Seref Kaftani' (Khalat) ve yetmis mühür, irili ufakli tüm beylerin gönüllerini cezb etmek için ortaliga saçilmisti. Akabinde, bazi Kûrt asiretlerini Erzurum vilayetine nakledince, Ermenistan'in bu yöresindeki ilk Kürt etnik unsurlar belirdi. Mürekkep yalamis olan Idris gibi oglu Abulfazi de, yaptiklari firsatçiliklari yaziya dökmüslerdir. Bugün bizler, onlarin özgün kayitlarindan tarihin bu dönemindeki gelismeleri ögreniyoruz.

1597 yilinda Bitlis'in yöneticisi Sarafettin, Kürt zenginliklerinin tarihini yazdi. Bu eseri, akademisyen ........ 1886 yilinda Saint Petesburg da
"Seref-Nâme" adiyla yayimladi. Fransizca çevirisi ise, bir yil sonra 1887 yilinda Paris'te gün isigina çikti. Kürt tarihçinin bu eseri, ilk milli tarih örneklerinde görülen eksikleri aynen barindirmaktadir. Kronolojik tarihsel konularin eksikliginden kaynaklanan bosluklar, hayali yaradilis ôyküleriyle sakinilmaksizin doldurulmustur. Herhangi bir sülalenin dogusunu kanitlamak için farazi rakamlar en eski zamanlarla karsilanmis, kayitli tarih olmadigi gibi, olaylarin geçtigi yüzyillar da belirtilmemistir. Kimi zavalli Kürt asiretleriyle, önemli tarihsel kisilikler arasinda hayali akrabaliklar kurulup, asiret boylarindan bir kaçi ilk halifelerin torunlari olarak sayilir. Sarafettin, iddialarina kanit diye mitolojik destanlara basvurur. Ne var ki, bu destanlarin ayrintili incelemesi yapildiginda, destanlardaki kisiliklerin, soy adlarinin halk dilindeki etimolojik yapisi üzerine kuruldugunu görmekteyiz. Binaenaleyh, destanlarin bizzat eserin yazari tarafindan uydurulmus olma ihtimali su yüzüne çikiyor. Ne vakit zamane tarihçi, uyduruk dogus öykülerinden, içi bos tahminlerden, Kürt beyleriyle ilgili somut verilere geçmesi gerekiyor, o vakt; eski çaglardan süzülüp Selim ve Idris dönemine konmasi gerekiyor. Timur döneminde otaya çikmis, Van ve Bitlis yöresindeki hanedanlar disinda, Dicle boylarina kosullanmis asiretlerin istisnasiz tümünün teskkülü 15. yüzyilin sonu 16. yüzyilin basina, Osmanli-Iran savaslari dönemine denk düser. Van ve Bitlis deki egemen sülalelere gelince, atalarinin Kürtler oldugu tartismalidir. Tarihçi Sarafettin geçmisini arastirirken atalarinin damarlarindaki kani Araplara ya da Kürtlere degil 'Ermenilere' baglayabilecek daha fazla dayanaga sahipti. "Dersim Kürtleri" olarak anilan Dujigler'in dogus meselesi de ayni sekilde incelenmelidir. Hasili, Dujigleri Kürtlerin hanesine kaydedenler dahi onlari temiz Kürt olarak kabullenmiyorlar. Kürt tarihçi, bütün bu egemen beyliklerin adlarini verirken Dersim'den Diyarbekir'e dek uzayan bölgede yasayan ahaliden bir kelime dahi söz etmiyor. Bu sancaklarin beyleri Kürt oldugu için ahalinin Kürt sayilmasi hangi akla hizmettir?

III.

Yeni sancak beylerinin ceddlerince isgal edilmis eyaletlerde oldugu gibi, Ermenistan'in diger bölgelerinde de, Osmanli-Iran çarpismasindan önce Türkmensahlar'in akarabalari, Akkoyunlu ve Karakoyunlu beyler hüküm sürmekteydiler. Bu beyler, mogollarin gelisinden önce bölgeyi idare eden Ishanlarin (*) sürdürücüleriydiler. Hatta Ishanlarin önemli kismi varliklarini, Timur'un saldirilarina dek korumustu.

Selçuklu akincilar, Daglik Ermenistan' akmaya basladiklarinda, Bizans Imparatorlugu bu zorlu düsmani karsisinda sanki daha baska çare kalmamis gibi, Ermeni kiraliklarini ve egemen hanedanlari Firatin batisina, Küçük Hayk'a (**) dogru, Firat boyunca yeni bir cephe açmak amaciyla sürmüstür. Bir yandan Sivas'tan Adana'ya, diger yandan Dersim'den Urfa'ya uzanan Ermeni komutanlarin kontrolündeki burçlardan olusmus iki savunma hatti kurumustur. Van bölgesindeki Artzruniler, Bizans'in kontrölüne biraktiklari topraklar karsiliginda, Sivas'tan Firat'a uzanan genis arazinin zilliyet hakkini edinmislerdi. Ani'deki Bakraduniler, Ligan'a simdiki Maras sancagi içinde kalan bölgeye, Kars'taki Bakraduniler ise Klikya'nin vadilerine yerlestiler. Artzrunilerin Tornavan kolu, Tarsus, Adana, Mersin bölgesinde belirdiler. Pahlavilerin bir kolu, Kesan Malatya sancagina yerlesti. Firat-Dicle arasidaki bölgeyi bir baska kol kontrölüne almisti? Urfa zaten Ermeni hükümdarlarin egemenligi altindaydi. Öteyandan, Bizans Imp. 9. yüzyilda acimazis katliamlarla sindirdigi Paulakianlar'in (Paulitiens, Pavlikler diye de anilirlar) torunlari, Dersim mahalinde özerkliklerini koruyorlardi. Bütün bu irili ufakli feodal beyler mogollarin rüzgar gibi engellenemez saldirilari karsisinda sindirildiler. Timur'un firtinali seferi de, mogol beyliklerini de yerlerinden ederken, savasci Türkmen boylarina zemini hazirladi. 15. yy da Ak ve Karakoyunlu beyler Ermenistan'da soylarina has kayitsizlik ve gönülsüzlükle hüküm sürdüler.

IV.

Ermenilerin yasadigi topraklardaki yönetici beylerin kimligindeki degisiklik, feodal üretim iliskilerindeki yapisal çarpiklik, ayni zamanda etnik temelde etkilenmeye yol açti mi? Üst yapidaki tahrifat acaba alt yapiya da yansidi mi? Etnik yapinin bazi, Mogollarin egemenliginde mogolasmadi. Ne de Türkmen beyleri zamaninda Türkmenlesti. Yönetim Kürt beylerine devredildiginde de Ermenistan Kürtlesmedi. Yerlesik çalisan toplumun temel unsurunu Ermeniler olusturuyordu, hali hazirda Ermeniler olusturmaktadir.

Uygar dünyada agirligi olan hiç bir ülke yalnizca daglar, vadiler, akarsulardan mütesekkil degildir. Her bir ülke tabî görüntüsünün yanisira manevi özelliklere de haizdir. Manevi nitelikler birini digerinden ayirir. Realitede, manevi etkenler âmâ tabîatin artiklari olmayip, insanin yaratici özgün çalismasinin ebedilesen eserleridir. Zihinsel üretkenligin vûcuda tahavvül etmesi (dönüsmesi), kültürlerinin ulastigi düzeyin disavurumudur.Bu ruh kime aittir? Ya da ne zamandan beri bu ruh ait oldugu bedenden kopmustur? Bu bedenin yaratici isçileri ve mirasçilari kimlerdir?

Ermenistan, insanin üretken gücünün labaratuari olarak Ermani idi ve Ermeni olarak da kalmaya devam ediyor. Ermenistan, Ermeninin elleriyle insan için yapilmis barinaklarin kendisidir. Diger bütün geler geçerler bu topraklarda konaklayacaklari hanlar aramaislar, kültürel zenginligini har vurup harman savurmuslar. Kimileri geçici misafir olmus, bazilari alinyazilarinin degismezligiyle savaçi birimler olmaktan öteye geçememis, bir kismi onlara egemenlik sunuldugu halde yagmalamaktan, yakip yikmaktan usanmamislardir. Bunlardan hiç biri manevi bir miras ya da kültürel yapi birakmamislardir. Ne bir Türkmen, ne bir Kürt bu ülkenin mimari sanatsal zenginligine katki olabilecek tek bir tas bile koymamistir.

Mimarinin görkemli yapilari saraylar, kaleler, kiliseler ve vanklar (manastir) inanç ve sabirla islendikleri daglarin oyuklarinda çogalip, çevrelerine kültürel zenginligin isigini saçmis eserler, bugün tozlarin arasina gömülüdürler. Fakat onlarin ruhlari yikintilar arasinda yasiyor, geçmisin gölgeleri göz nuruyla yontulmus taslarin arasinda araliksiz dolanmaktadirlar. O gölgeler ki, her an vücut bulmaya hazirdirlar.

Ermeni halkinin Ermenistan'i "yikintilar arasinda oturan genç kiz" halinde canlandirip simgelestirmeleri yerindedir. Calismanin ruhu ve yikinti halindeki kültürel miras, Kürt çobanlarin sürülerinden daha fazla yakismiyor mu bu ülkeye? Ermenistan'in bütün sehirlerindeki Ermeni kiliselerinin ve diger yöredekilerin girisine mimari zevkten yoksun minareler dikildiginde, ermeni kimligini yitiriyor mu? Ermenistan, gelismis medeni bir ülke olarak bütün bir organizmadir. Onun yüregindeki en güçlü vuruslar ve en derin soluklar ermenidir. Yasayan bir organizm olarak Ermenistan geçmisinden ve geleceginden vaazgeçemez. O yarali, sürekli kan kaybediyor olabilir. Ama henüz katledememislerdir. Yaralarini iyilestirmek, agrilarini dindirmek, közden canli atese dönüstürmek siyasi tabiplerin borcudur.

Yüzyillardir Ermenistan'in yanip tutusan, bagimsizlik askini görememek, Ermenistan'in canli vücudundaki karmasik etnik uru bahane ederek onu yok saymak, siyasilerin isledikleri suçtur. 'Ermeni Sorunu'u yarim yüzyildir süründürdükleri ve kanli bir rejimin çizmeleri altinda, bu topraklara tamamen yabanci düsman unsurlarin, vücudunda yayilmasina izin verdikleri için, bütün o diplomatlar yargilanmalidir.


Notlar:
*- Ermeni kiraliklarinin ve hanedanlarin Bizans Imp.'nun karariyla sürülmesinin ardindan beliren yerel yönetim otoriteleridir.
**- Küçük Hayk, Firatin bati kiyilarindan Sivasa, güneyde Malatya'ya kadar uzanan bölgeye verilen addir. Bu bölgenin ahalisinin önemli kesimi dogudan beslenen Ermeniler olmasina ragmen, bati merkezli yönetimlerce idare edilmisitir

Archive Librairie Scrupule

Çeviri: Sako Zulalyan



Ben de Zazaca isterim


Mahsun Kırmızıgül

Ortakları, borçları, kavgaları ve boynu bükük havaları ile bir Mahsun Kırmızıgül’ümüz vardı artık. “Alem buysa kral benim” dediği günden beri, hep birilerine küs olduğunu, hep birileri tarafından ezildiğini anlatmaya çalıştı. Bir ara “Kardeşlik Türküsü”nü çığırıp ortamı yumuşatmak istemiş, olmayınca da sözü delikanlılığa getirip ‘yıkılmadım ayaktayım’ gibi bir psikolojik savaşa girişmişti. En çok fotoğrafı Hilmi Topaloğlu, Özcan Deniz, Alişan ve Küçük Onur’la çektirmiş, en çok kavgayı da İbrahim Tatlıses ve Mustafa Topaloğlu’yla yaşamıştı. Prestij'i daha fazla yıpratmaktansa ortaklıktan ayrılmayı düşünmüş, yapacağı son albümü de ‘ahde vefa’ tadında ayrıldığı firmasına hibe etmişti. İşte hibe edilen bu albümün jelatini geçtiğimiz günlerde Unkapanı’nda açılmış, yine Mahsun Kırmızıgül’ümüz bütün dedikodularıyla magazin sayfalarının göbeğine yerleşmişti. “Yüzyılın türküleri” de nereden çıkmıştı şimdi? Türkülerin tuttuğunu fark eden Mahsun, yoksa uyanık davranmış ve bir çırpıda türkü albümü mü çıkarmıştı: “Konu türkü ve özellikle de klasik türküler olunca insanlar ilk defa türkü okuduğumu zannettiler, ben hep türkü söyledim zaten, beste türkü, türküden sayılmıyor mu yani! ‘Kardeşlik Türküsü’ adı üstünde, türküydü zaten, ‘mihriban’ da pop değildi herhalde. Albümlerimin bir çoğu türküydü; ama bu son albüm klasik türkülerden olunca insanlar ‘Mahsun türküye tekrar döndü.’ dediler.”

Türküye dönmemiş mi diyelim?

İnsanlara türkü deyince akla ne geliyor biliyormusun; böyle belli bir tarihin süzgecinden geçmiş, eskiden beri bilinen, herkes tarafından söylenen. Daha hiç türkü yapmayalım o zaman. Türkünün revaçta olduğu ise yanlış bence, televizyonda bazı söylenenleri dinliyorum, yok kardeşim, türkü en kötü günlerini yaşıyor. Güzel türküler ne zamandı biliyor musun?

Bilmiyorum!

80’li yıllar en güzel yıllardı. Arif Sağ, Musa Eroğlu’nun kasetleri vardı. Her yerde çok felaket satıyordu. Ben bu işi yapan birisiyim, neyin nasıl sattığını çok iyi biliyorum. Daha sonra Yavuz Bingöl gibi isimler çıktı sırasıyla. Türkü barlar açıldı diye, türkü en iyi çağını yaşıyor demek yanlış olur. 

En kötü döneme rastlayan ‘Yüzyılın Türküleri’ nasıl gidiyor?

14 günlük satışlar ortada, her yerde bir numara. Bu kaseti çok satsın veya az satsın diye yapmadım. Beni mutlu etsin diye yaptım, bir çok kişiye hediye ettim. Gelen e–maillere bakıyorum, çok enteresan insanlardan çok ilginç yorumlar geliyor. Hepsi olumlu.

Her şey olumlu ama fotoğraflar da boynunu bükmekten vazgeçmiyorsun!
Evet, ne güzel işte, beni tanıtan bir şey. Herkesin kendini tanıtan bir duruşu olmalı, bu da benim duruşum.

Hep böyle boynu bükük, hüzünlü olmak zorunda mısın?

Hüzün benim diğer adım, aslında. Hüzünlü bir insanım yani. Sevgi üzerine, sevda üzerine çok şey yazdım. Ama bunların hiçbirinde öldüm, bittim, kahroldum, yandım yok. İnsanlar doğup büyüdükleri yerleri unutamıyorlar. Özlemler varki, biz de bunları malzeme yapıyoruz. 'Yıkılmadım ayaktayım' mesela, insana özgüven veren bir eserdi. Sözlerinde insanların yaşama karşı direnmelerini, kavgalar içinde yıkılmamak gerektiğini anlatan bir eser. 

Yıkılmadığınızı kabul ettik diyelim, sizi yıkmaya çalışanlar kimdi?

Ben de herkes gibi bu ülkede yaşadığım için, bütün millet ne yaşadıysa bende onu yaşadım. 

Şirketinizden, ortaklarınızdan, rakiplerinizden, arkadaşlarınızdan bahsetmiştim!

Şirketimden ayrılma noktasın da her şeyi onlara bıraktım, yapacağım ilk albümü de onlara hediye edecektim. Yeter ki ayrılayım şu işten, yeterki şu iş bitsin! Ben Doğu'dan geldim, onlar Karadeniz'den; diyeti benim ödemem gerektiğine karar verildi, bende ödedim. Ama dostluklarımız, her şeyimiz bitti orda. Onu da göze aldılar demek ki; onların seçtikleri maddiyattı, maneviyat değil. Yolları açık olsun...

Artık yapımcılık düşünmüyor musun?

Şu an düşünmüyorum; ama müzik dünyasında bu işi herkesden daha iyi yaparım. 

Prestij Müzik nerden nereye geldi gördünüz, ama ortaklarım arasındaki sürtüşmeler, farklı hayaller ve ticareti benim bilmememden olmadı. Şimdiyse öğrendim, o da benim 10 milyon dolarıma mal oldu.
Acısını çıkarıyorsundur umarım!

Kendime zaman ayırmaya çalışıyorum, acısını böyle çıkarıyorum. Gazetede genel müdür olsaydın kendine zaman ayıramazdın, muhabirlik yapıyorsun hafta sonlarını değerlendiriyorsun, gazetenin başında olsaydın o gazetenin çok satması için çok çabalardın. Ben de öyleydim yani, şimdi rahatım. Dün akşam top oynadım mesela, sinemaya gidiyorum, dalıyorum. Hiç bir zaman 1–1,5 ay tatil yapmadım, kısmet olursa bu yaz ilk defa yapacağım.

Hep mutsuzdun yani!

Türkiye’de insanlar konuşmadan bir yere gelemiyorlar, gerçek bu. Hayat birilerine saldırmaksa, saldırganlıkla bu işler fazla ileri gidemez. Ben aksi yönde gidiyorum, hiç kimseye kötü söz söylemiyorum, bana söyleyebildikleri kadar söylesinler, her zaman onların yüz adım önündeyim. Benim hakkımda kötü ya da iyi konuşan gerçekten sanatçıysa çıkıp cevap vermem. Mesela Fazıl Say, Arif Sağ bir şey söylese ‘söylesinler’ derim. Çok farklı olan insanlar tanıyorum gerçek hayatta, sana anlatamam. Ama ekrandan farklı yansıyorlar, halkta bunları seviyor, üzülüyorum.

Mahsun Kırmızıgül de belki böyledir?

Şimdi beni kendi yerine koy sen; Anadolu’dan gelmişsin, burada yılların geçmiş, konservatuvar köşelerine gitmişsin, az buçuk mürekkep yalamışsın, bu işin eğitimini almışsın, müzik dünyasında büyük mücadelen olmuş. Derken müzik dünyasına yeni biri 'merhaba' diyor, ikinci gün sana saldırıyor. Bir de magazincilerin birçoğu bu konuda ahlaksız davranıyor. Mesela; 23 Nisan nedeniyle sokak çocuklarını toplamışlar, bende davetliyim, magazinci arkadaş bana soru sormaları için çocukları çalıştırmış, bir parça çocuğa sordurulacak sorular mı onlar kardeşim! 

Türkiye’de ‘değiştim’ rüzgarları esiyor, sende ‘değiştim’ diyorsun, değişmek bir zorunluluk mu artık?

Kahveci Mahsun’un düşüncesiyle sanatçı Mahsun’un düşüncesi ayrı olmalı tabii. Kahveci Mahsun’un bütün derdi ekmeğidir, namusudur. Değişmek zorundasın; evrensel boyutlarda düşünmen lazım, insanlara farklı gözle bakmak, toplumun sorunlarıyla ilgilenmek zorundasın; kahveci Mahsun niye ilgilensin ki bunlarla, işi gücü ekmek derdi olurdu o adamın!

Rahatça ‘Kürtüm’ diyenlerdensin. Şu günlerde ‘Kürtçe televizyon’ konusu tartışılıyor. Nasıl bakıyorsun bu olaya?

Bence olaya yanlış bakıyorlar, kendi açımdan ben farklı düşünüyorum. Evet, ülkede farklı dillerde yayın yapan bir kanalın olması gerekiyor. Benim annem ‘Zazaca’ biliyor, ben de kürtçeyi(Kırmanço) iyi konuşamıyorum ama ‘Zazaca’yı iyi konuşuyorum. Kürtçe yayın yaparlarsa izlerim ama ben de ‘zazaca’ isterim.

Devletin çekindiği de bu zaten, şimdiden başladı desene!

Yok canım, tamam kürtçe yayın yapılsın ama zazaca da koysunlar kardeşim; ülke de 20 milyon Kürt var deniliyor; ama bunların %30'zu Zaza. Yani zazaca kürtçe değil, insanlar bunu yanlış biliyorlar. Zazaca farklı bir dil. 

Nasıl olacak peki?

Bunlar problem değil, aşmak gerekiyor. Belli saatlerde Kürtçe(Kırmanço), belli saatlerde de Zazaca. Hatta Çerkezce bile yapılsın ama Rumca yayın yapılmasın!

Senin bakış açından yola çıkarak söylüyorum, rumların televizyon hakkı yok mu?

Rumlar da cihaz takıp, Yunanistan kanallarını izlesinler. Orada 30–35 tane kanal var. Önemli olan televizyon kanalları olmayan etnik gruplar. Bu insanları mutlu etmek gerekiyor.

Zaza Tv’de program yaparsın artık!

Zazaca program yapmam. Çünkü beni insanlar Türkçe ile tanıdılar.

Diyarbakır'da yaşamak istiyorum

Düşünsene Zaza Tv’deki magazin programlarını, nasıl komik olur değil mi? Hele kim rüküş, kim iyi giyinmiş bölümü; herkes gülmekten kırılır herhalde. Ben gülmekten izleyemem herhalde. Ama o kültürün insanları nasıl mutlu olurlar anlatamam.

Annemin ayağını türbelerden kesene kadar neler çektim bilemezsin. ‘Ev türbe’ diyorum ona. ‘Duayı burada et.’ diyorum. Annemle en çok Yaşar Nuri hoca ile ilgili tartışıyoruz, ben ilgiyle izliyorum, annem karşı çıkıyor, onun dediklerini kabul etmiyor Onun için iyi şeyler düşünmüyor; ama sanki yavaş yavaş ısınıyor gibi.

Annem her akşam evlenmem için baskı yapıyor, annemle birlikte yaşıyorum, güzel bir diyaloğumuz var. Her akşam namaz kılarken, ‘Oğlum evlen artık, yaşlanıyorsun, çoluk çocuğa karış.’ diyor.

Bugün Türkiye’de sanatçıların çoğu ilkokul mezunu ama çıkıp konuşmaya başladılar mı mangalda kül bırakmıyorlar; sanırsın ki Boğaziçi’nden ya da Harvard’dan mezun olmuş. Tamam Aşık Veysel üniversite mi okudu diyeceksin; ama onlar istisna, çok farklıydı o zaman. Neşat Ertaş’lar bu işi yaptığı zaman iş bir bakıma babadan oğula geçiyordu!

Üç abim de, İstanbul’a çok gelmek istediler. Ben getirtmedim, burası çok tehlikeli, toplam 11 çocukları var. Ben de üç-dört çocuk istiyorum, ama nasıl olacak bilmiyorum. Açık sözlüyümdür, işim burada olmasa Diyarbakır’da yaşarım. 

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/2002/04/29/turkuaz/dosya.htm

 

 

Japon Dilbilimci Kojima Goisi ile Laz Dili hakkında bir Söyleşi

 Ropörtaj: Ismail Avci Bucaklisi

                           04.10. 2004

 I. A. Bucaklisi: Dil nedir? Dilin sosyolojik ve siyasi tanimi nedir?
K. GOISI:
Siyasal ve sosyolojik açidan dil, lehçe, sive, agiz ve konusma tarzi gibi birçok terim var. Bunlarin farki sadece sosyolojik ve siyasaldir. Bilimsel olarak aralarinda bir fark yoktur. Yazilmis, bugüne kadar yazilmamis, kelime hazinesi zengin ya da zayif, yöresel ya da bir ülkede resmi bir dil olabilir. sonuçta hepsi dildir.
{mostip}Bir köyde konusulan dil olsa da her dilin muhakkak bir grameri vardir, yazilmamis olsa bile.{/mostip}

I. A. Bucaklisi:
Geçmiste yaptiginiz çalismalar nelerdir, bilgi verir misiniz?
K. GOISI:
1970 ve 1980 senelerinde, Türkiye içinde Kürtçe ve Zazaca hakkinda arastirma yaptim. Ayni zamanda Çerkezce denilen diller üzerinde arastirmam var. Hepsi alan arastirmasidir.
I. A. Bucaklisi:
Kaç yildir dilbilimle ugrasiyorsunuz?
K. GOISI:
30-32 yildir diyebilirim. Ögrenciligimden beri dilbilimle ugrasiyorum.
I. A. Bucaklisi:
En çok hangi diller üzerinde çalismalar yaptiniz?
K. GOISI:
Türkiye’de Zazaca üzerinde, ayrica Endozya’da Batak dili üzerinde alan arastirmalarim oldu.
I. A. Bucaklisi:
Türkiye’deki çalismalariniz hangi diller üzerinde yogunlasti, çalismalarinizdan çikardiginiz sonuç nedir?
K. GOISI:
1970 ve 1980’lerde yaptigim alan çalismasina göre Zazaca ve Kürtçe’nin ayri diller oldugunu tespit ettim.
I. A. Bucaklisi:
1970-80 yillarinda Lazca üzerinde çalismiyordunuz degil mi?
K. GOISI:
Hayir, Lazca’nin var oldugunu biliyordum ama bu yöreye gelme firsatim olmadi. 1986 senesinde Lazca’yi ögrenmek istemistim. Fakat bu, o dönemin siyasi konjonktüründen dolayi gerçeklesmedi.
I. A. Bucaklisi:
Lazca hakkinda çalismaya nasil karar verdiniz, sizi buna yönlendiren etken ne oldu?
K. GOISI:
Lazca ile ilgili yazilmis eserler var. Ancak bunlarin yetesiz oldugunu gördüm. Bu çalismalar, özellikle fonojoji ve gramatik olarak yetersiz. Onun için kendim gelip bölgede alan arastirmasi yapmak istedim.
I. A. Bucaklisi:
Laz dili ile ilgili yapilan çalismalari bilimsellik yönünden nasil buluyorsunuz?
K. GOISI:
Bu çalismalari yeterince bilimsel bulmuyorum.
I. A. Bucaklisi:
Niko Maar ve George Dumézil’in çalismalarini incelediniz mi?
K. GOISI:
Evet inceledim.
I. A. Bucaklisi:
Bu iki akademisyeni nasil degerlendiriyorsunuz?
K. GOISI:
O çaga göre çok iyi çalismalar yapmislar. Ancak, bu çalismalarda ‘her sey’ net degil. Çünkü o zamanki dilbilim metodlari bugün için artik geçerli degildir.
I. A. Bucaklisi:
Su anda Lazca ile hangi düzeyde ilgileniyorsunuz?
K. GOISI:
Lazca’nin bugünkü halini ögrenmek istiyorum. Yöresel farklar var, bütün dillerde oldugu gibi... Onun için Pazar, Ardesen, Findikli, Çamlihemsin, Arhavi ve Hopa’ya kadar gittim. Her ilçede birkaç gün kaldim. Oradaki yöresel farkliliklari anlamaya çalistim. En çok gramer bakimindan hangi yörenin farklilik gösterdigini görmek istedim.
I. A. Bucaklisi: Su siralar Lazca üzerinde yürüttügünüz alan çalismasi hangi konuda yogunlasiyor?
K. GOISI:
Fiil çekimi, cümle kurulusu, isimlerin ergatif [/k hali], datif [/s hali] ve nominatif [yalin hali] durumlari üzerinde yogunlastim.
I. A. Bucaklisi:
Çerkezce olarak bilinen diller ile ilgili çalismalar yürüttügünüzü söylediniz. Bu diller hakkindaki görüsleriniz nelerdir?
K. GOISI:
Çerkez dilleri ile Lazca’nin benzerligini mi ifade ediyorsunuz?
I. A. Bucaklisi:
Sizce var mi böyle bir benzerlik?
K. GOISI:
Benzerlik var; fonolojik bakimdan. p ile p’ , 3 ile 3’, ç ile ç’ seslerinin ayri ses, fonem olmasidir. Ondan sonra fiil çekimi bakimindan bir fiilin hem öznesinin hem nesnesinin uyumlu olmasi ki bunlarda Kafkas dillerinin ortak özelligidir. Yalniz bu tür benzerliklerin olmasi Çerkezce ile Lazca’nin ayni kökenden geldigi anlamina gelmez.
I. A. Bucaklisi:
Kafkas dilleri hakkindaki genel degerlendirmeniz nedir?
K. GOISI:
Kuzey-Dogu Kafkas dillerinin “bir dil grubu” olup olmadigini halen bilmiyoruz. Çalismalar devam etmektedir. Kuzey-Bati Kafkas dilleri yine ayni durumda. Bir grup mu, birkaç grup mu bilmiyoruz halen. Güney-Bati Kafkas dilleri grubu yani Lazca, Megrelce, Svanca ve Gürcüce’nin ayni grubu olusturdugu, ayni kökenden geldigi ispatlanmistir. Bu konudaki kaynaklari okudum. Çok inandirici bilgiler var.
I. A. Bucaklisi:
Lazca, Megrelce, Svanca ve Gürcüce’yi ayni dil grubu olarak degerlendiriyorsunuz. Peki, bu dil grubunun dilbilimdeki adi nedir?
K. GOISI:
Güney-Bati Kafkas dil grubu..
I. A. Bucaklisi:
Gürcü literatüründe bu dillerin olusturdugu gruba Kartveluri dilleri denilmektedir. Bu adlandirmayi dilbilimsel açidan dogru buluyor musunuz?
K. GOISI:
Hayir. “Kartvelo” Gürcüce’nin “Gürcüce” adidir. Digerlerine “Kartveluri” adini vermek yanlistir. Örnek vereyim; bugün Avrupa’da konusulan Fransizca, Portekizce, Italyanca, Ispanyolca vs.‘ye Latin dilleri deniliyor. Bunlara Fransiz dilleri denilmez, Italyan dilleri de denilmez... Bir grup adinin bu grubun içindeki bir dilin adiyla ayni olmamasi lazim. Baska bir örnek vereyim; Rusça, Polenezce, Çekçe, Slovakça, Sirpça... Bunlara Islav dilleri deniliyor. Bunlara Hirvat dilleri ya da Bulgar dilleri demek yanlistir.
I. A. Bucaklisi:
Yani Lazca’nin durumu da bu örnektekilerle aynidir diyorsunuz?
K. GOISI:
Evet. Yani Güney-Bati Kafkas dillerine Laz dilleri demek yanlistir. Gürcü dilleri demek yine yanlistir.
I. A. Bucaklisi:
Türkiye’deki diller hakkinda yaptiginiz çalismalari yayimladiniz mi?
K. GOISI:
Japonya’da yayimladim. Dil ansiklopedisinde makaleler halinde ve bir kitap olarak yayimladim.
I. A. Bucaklisi:
Türkiye’de konusulan diller hakkinda yapilan çalismalari takip ediyor musunuz?
K. GOISI:
Türkiye içindeki çalismalar mi?
I. A. Bucaklisi:
Evet. Dil, kültürle ilgili çalismalar...
K. GOISI:
Hayir.
I. A. Bucaklisi:
Niçin?
K. GOISI:
1970’lerde yapilan birkaç çalismayi inceledim. Ve bunlarda bilimsel bir yön bulamadim. Içinde bilimsel yazilardan çok siyasal yazilar vardi.
I. A. Bucaklisi:
Yani Türkiye’de su anda Lazca, Çerkezce, Kürtçe... hakkinda çalismalar yürütülüyor, yayinlar çikariliyor. Bunlarin yetersince bilimsel olmadigini mi söylüyorsunuz?
K. GOISI:
Evet. Bence bilimsel degil.
I. A. Bucaklisi:
Bugün kullandigimiz “Latin kökenli Laz alfabesi”ni nasil degerlendiriyor sunuz?
K. GOISI:
Fonolojik bakimdan çok iyi diyebilirim. Yalniz bilimsel açidan bir harf eksik. Ben bir harf fazla kullaniyorum. Bu w harfidir. Makwali ya da makvali kelimesinin yazilisi örnek olabilir. yöresel farkliliklari belirtmek için bunu kullanmak zorundayim. Yalniz bu harf degisikliginin fonoloji bakimindan bir anlami yok.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’yi gramatik açidan nasil degerlendiriyor sunuz?
K. GOISI:
Çok inginç. Isimler için mesela; bir cümlede öznenin üç durumu var: birincisi yalin hali: (Hasan-i), ikincisi ergatif hali (Hasani-k) ve datif hali (Hasani-s). Fiilin çesidine göre bu üç halden biri geliyor.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’da fiillerin pasif (edilgen) durumu var mi?
K. GOISI:
Bence yok. Türkçe’nin edilgen haline benzer bir sey var. Ama sadece uzaktan benziyor. Birinin tarafindan yapilmis, yazilmis, edilmis... öyle bir sey yok.
I. A. Bucaklisi:
Sizce Lazca’da fiilde edilgen yapinin bulunmamasi nasil bir durumdur?
K. GOISI:
Olmamasi dogaldir. Çünkü Lazca diger Kafkas dilleri gibi ergatif cümle kurulusu olan bir dildir. Bu durumda edilgen yapinin ne yeri var, ne de lüzumu.. Yani edilgen yapinin olmamasi bir dilin zayif oldugunu göstermiyor.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’daki siveler hakkinda ne söylenebilir?
K. GOISI:
Lazca bütün dillerde oldugu gibi yöre yöre, köy köy degisiyor. Bu gayet dogaldir. Böyle olmayan hiçbir dil yoktur. Kendi çalismalarima göre gramer bakimindan Ardesen ve Çamlihemsin sivesinin çok özel bir durumu oldugunu gördüm. Diger bölgelerde; Pazar’da oldun, Findikli ve daha doguda olsun ergatif, datif cümle kuruluslari var. Ancak Ardesen ve Çamlihemsin’de bu kaybolmustur. Bu özel bir durum oluyor. Ondan sonra fiil çekimi olarak üçüncü sahis tekili gösteren -ors, -oms, -ams, -ums, -ir gibi ekler Ardesen sivesinde oy, ay, iy oluyor. Bir örnek: mç’ima mç’ims yerine mç’ima mç’iy; cari imxos yerine cari imxoy gibi... Üçüncü sahis çogul geçmis zamani diger sivelerde -s geliyor: oç’k’omes, Ardesen agzinda bu osk’omey haline gelmis. Bu durumda hem gramer, hem fonoloji bakimindan Ardesen sivesinin özel bir yeri var.
I. A. Bucaklisi:
Megrelce ile Lazca iki ayri dil midir, yoksa ikisi tek bir dilin farkli siveleri midir?
K. GOISI:
Bence her ikisi de siyasi bir degerlendirmedir. Hem iki dil olarak görmek mümkün, hem de birini sive olarak görmek mümkün. Çünkü dil, bir küme degil bir“bulutsu”dur. Siniri hiçbir zaman belli olmuyor. Dilbilim açisindan Laz ve Megrel dil bulutsusu vardir. En bilimsel ifade budur. Bulutun var oldugunu biliyoruz. Uzaktan bakinca net gibi, yakindan bakildiginda ise nerden basladigi, nerede bittigi belli olmuyor.
I. A. Bucaklisi:
Ayni seyi Lazca-Gürcüce ya da Megrelce-Gürcüce için de söyleyebilir miyiz?
K. GOISI:
Hayir. Bugünkü halleriyle Lazca ve Megrelce için yaptigimiz degerlendirmeyi Lazca-Gürcüce ya da Megrelce-Gürcüce için diyemeyiz. Ama ayni seyi, yani bulutsu olma durumunu, Sirpça ile Hirvatça, Çekçe ile Slovakça ya da Türkçe ile Azerice hakkinda da söyleyebiliriz. Ayni sey, Lazca-Gürcüce ya da Megrelce-Gürcüce için söylenemez. Ama temel kelime hazinesi ve temel fiillerin çekimine bakarak ayni dil grubundan olduklarini söyleyebiliyoruz.
I. A. Bucaklisi:
Lazca ile Pontiakça’nin [Pontus Rumcasi] arasindaki etkilesim düzeyi nedir?
K. GOISI:
Iliski olarak sadece Pontiakça’dan Lazca’ya girmis tek tek kelimeler var. Sadece kelimeler düzeyindedir bu. Fonoloji ve gramer bakimindan Pontiakça’nin Lazca’ya bir etkisi yoktur. Pazar sivesi Pontiakça’nin etkisinden dolayi aslindan uzaklasmis degildir.
I. A. Bucaklisi:
Türkçe ile Lazca arasindaki etkilesim hangi düzeydedir? Türkçe’den Lazca’ya çok sayida sözcügün geçtigi dogru mudur?
K. GOISI:
Evet dogrudur. Yalniz kelimelerin türüne dikkat etmemiz gerekir. Televizyon, taksi, resmi daire, belediye gibi kelimeler girmis. Lazca bir devletin resmi dili olmadigina göre bu dilde böyle kelimeler zaten bulunmaz. Türkiye içinde konusulduguna göre bu türden kelimelerin Lazca’ya girmesi dogaldir.
I. A. Bucaklisi:
Japonya’da hazirladiginiz bir dil ansiklopedisi var. Bununla ilgili bilgi verir misiniz?
K. GOISI:
120 dilbilimci ekip halinde çalistik. Dünyada var olan 5000’den fazla dil hakkinda bildigimiz kadariyla yazdik. Mümkün oldugunca alan arastirmasi yaparak... Bu mümkün degilse “Filanca dis ülkedeki dilbilimci böyle söylüyor, ama biz gitmedik.” diye açikça belirttik. Lazca’da bunlardan biri. O süreçte Lazca hakkinda alan çalismasi yapmamistik. Onun için “Sovyet zamaninda yapilmis çalismaya göre böyle, George Dumézil’e göre böyledir.” Seklinde yazdik. Ancak Lazca hakkinda yarim sayfa kadar yazabildik.
I. A. Bucaklisi:
Lazca üzerinde alan çalismasi yaparken nasil bir yol izliyor sunuz?
K. GOISI:
Önce Lazlarla dostça iliski kuruyorum. Sonra beni unutup dogal konusmaya geçmelerini bekliyorum. Ondan sonra var oldugu biçimiyle incelemeye basliyorum. Söylenen her seyi tam anlamayabilirim ama o önemli degil. Benim aradigim su: Fiil çekimi olarak, cümle kurulusu olarak yöresel fark nedir?
I. A. Bucaklisi:
Peki Lazca gibi bir dili arastiriken yöntem ne olmalidir?
K. GOISI:
Lazca gibi bir dilin arastirilmasinda sadece bir yöntem vardir. O da dialektolojik alan çalismasi, baska bir metod yoktur.
I. A. Bucaklisi:
Burada [Pazar, Ardesen, Findikli, Arhavi, Hopa, çamlihemsin] yaptiginiz çalismalari nasil degerlendirmeyi düsünüyorsunuz?
K. GOISI:
En kisa zamanda makale haline getirmek istiyorum. Mesela Kafkasya Yazilari diye bir dergi var Türkiye’de. Bu dergide Türkçe yazip yayimlayabilirsem çok memnun olurum. Olmazsa ya Fransa’da Fransizca –çünkü Fransa’da oturuyorum- ya da Japonya’da Japonca olarak yayimlayacagim ileride. Ama Lazlar için Türkçe yazmam daha faydali olacak.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’nin bugünkü durumunu nasil degerlendiriyor sunuz?
K. GOISI:
Bugün Lazca hizla kaybolmak üzere. Lazca’yi çok iyi bilen büyükler çocuklarina, torunlarina Lazca’yi ögretmiyor. Yüzde yüz öyle degil ama büyük çogunlugun öyle oldugunu gördüm. Yanilmiyorsam bundan 40-50 sene sonra Lazca unutulmus bir dil haline gelebilir. Ben bir dilbilimci olarak bütün dillerin yasamasini istiyorum. Ancak bir dili yasatacak olanlar o dili anadili olarak konusanlardir. Disardan gelenler bir dilin yasamasi için yardimci olabilirler ancak o dili yasatamazlar.
I. A. Bucaklisi:
Ne yapilabilir böyle bir durumda?
K. GOISI:
Lazca’yi yasatmak isteyen birileri varsa ki bu Lazlar arasinda ya da disinda birileri olabilir, evde, sokakta çocuklarla Lazca konusmak gerekir. Lazca ögreteyim diye özel bir çabaya gerek yok. Sadece normal olarak, dogal olarak çocuklarla Lazca konusulmasi yeterlidir. Anne-babasi ile çocuk, kardesleri ile çocuk... birbirleriyle Lazca konusurlarsa Lazca’nin kaybolmasinin önüne geçilmis olur.
I. A. Bucaklisi:
Bu basit ama etkili bir tedavi sanirim.
K. GOISI:
Evet. Ve tabi ki Lazca ile Türkçe’yi iki ayri dil olarak konusmak, yani birbirine karistirmamak gerekir. Dünyadaki bütün çocuklar iki dilli olabiliyor, geri zekali olsa bile. Hemde iki dilli olan çocuklar daha zeki olabiliyor.

Ayrica, bir taraftan Lazca’nin yasatilmasi için çalismalar yapildigini tespit ettim. Lazca sarki söyleyenler var. Lazca kasetler satiliyor. Bu kasetler çok sayida satiliyorsa ve halk bu sarkilari söylüyorsa yine de Lazca yasayacak demektir.

Su anda Lazca’yi çat-pat konusanlar veya hiç bilmeyenler için kurslar açilirsa, bu dilin yasamasina yardimci olabilir. Çünkü bazi kisiler “Lazca anliyorum ama konusamiyorum.” ya da “Benim çocugum Lazca konustugumda anliyor ama Türkçe cevap veriyor, Lazca’ya dili dönmüyor.” gibi sözler söylüyorlar. Sayet bu kisiler Lazcaögrenmek istiyorsa ve ögretmek isteyenler bulunup bu kisilere Lazca ögretilebilirse bu dil yasayacaktir.
I. A. Bucaklisi: Bu konuyu biraz daha açar misiniz?
K. GOISI: Bildiginiz gibi Isviçre’de 4 resmi dil var; Fransizca, Almanca, Italyanca ve Romanca. Birçok aile iki dil konusuyor. Fransizca ve Almanca gibi. Mesela ev içinde muhakkak Fransizca konusulur, disarda ise muhakkak Almanca konusulur. Bu durumda insanlar tam olarak iki dilli oluyor. Yani anadili iki tane oluyor.
I. A. Bucaklisi: Bir insanin iki anadili olmasi mümkün mudur?
K. GOISI: Tabi, bazen bir insanin üç anadili olmasi da mümkündür.
I. A. Bucaklisi:
Lazca’da en iyi (!) sive hangisidir?
K. GOISI:
En iyi diye bir sey yoktur. Bu sadece Lazca için geçerli degil. Bütün diller için böyledir. Bütün dillerde yöresel farkliliklar vardir. Her köyde konusulan sive o köye göre güzeldir, dogrudur. Kaba insan konusursa di kaba olur, kibar insan konusursa dil kibar olur. Hepsi dogrudur. Yalniz ortak dil olarak olarak bir yazi dili gelistirilirse suni kurallar olacaktir. O zaman bu kurallara göre dogru ya da yanlis diyebiliriz.
I. A. Bucaklisi:
Lazca sizce yazi dili olma yolunda mi?
K. GOISI:
Olabilir. yalniz Lazlar’in çogunlugu bunu isteyip hem Lazca yazmaya, hemde okumaya baslamalari lazim.
I. A. Bucaklisi:
Sizinle doyurucu bir ropörtaj yaptik. Bölgeyi gezmis ve Lazlar’i tanimis biri olarak ben soru sormadan ne söylemek istersiniz?
K. GOISI:
Bu ciddi bir çalismanin ilk adimidir. Baslangiçta burada kaç gün kalabilecegimi bilmiyordum. 1,5 ay kaldim. Artik Lazca’ya asik oldum. Böyle devam edecegim bundan sonra. Seneye yine gelip alan arastirmalarimi sürdürecegim. Artik Lazca üzerinde çalisacagim.
I. A. Bucaklisi:
Bu ropörtaj için çok tesekkür ediyorum. Seneye geldiginizde yine görüselim.
K. GOISI:
Ben tesekkür ederim. Görüselim. Biz’irat.



(1) Kojima Goisi; Tayvan, Filipinler, Endonezya, Malezya, Hindistan, Nepal ve Türkiye gibi ülkelerde konusulan aznüfuslu halk dilleri hakkinda alan arastirmalari yapmis bir dilbilimcidir. Türkiye’de en çok Zazaca, Kirmanci ve Çerkez dilleri üzerine çalisti. 1986 yilindan itibaren Lazca ile ilgilenmeye baslayan Kojima Goisi, 1999 Haziran, Temmuz ve Agustoz aylarini içine alan 1,5 ay süreyle alan arastirmasi yaparak Laz dilinin Fonoloji ve Gramerini inceledi.



Ko
jima Goisi bundan sonraki süreçte Lazca üzerine çalismalarini sürdürmeyi planliyor

Kaynak: http://www.lazebura.net/content/view/49/51/

 

 

Zaza Yurtseverliği

Sait Çiya

Zaza Ulusal Sorunu Ebubekir Pamukçu´nun Ayre ve Piya dergilerini çıkarmasından sonra gündemleşti. Önce Kürt Milliyetçileri aktif olarak bu harekete karşı çıktılar. Yanlış hatırlamıyorsam, zamanın Türk gazeteleri de "şimdi de Zazaistan belası" çıktı diye tavır belirlemişlerdi. Ama Kürt milliyetçileri her zaman saldırılarını gündemde tuttular. Zaza Yurtseverliğine karşı yalan-yanlış saldırılarına ara vermediler. Gerektiginde fiziki saldırıda bulundular. Kamer Özkan´ı "Zazacılık yapıyor" diye katlettiler. Ki, Kamer Özkan henüz Kürt hareketinden tam olarak kopmamıştı. Avrupa´da Geceleri engellediler. Bunun nasıl olduğunu Sayın Selim Çürükkaya açıkladı. Kendisini kutlarım. Keşke bu konuda bilgisi olanlar onun kadar samimi olabilseler.

Burada bir anımı anlatmak istiyorum. Sanıyorum 1992 yılıydı. KAWA Almanya´nın Frankfurt kentinde bir gece düzenlemişti. Ben de Gece organizasyonunda bulunuyordum. Gece´de bir Zaza Gurubu da stand açtı. PKK´liler de stand açmışlardı. Her ne kadar KAWA da öteki Kürt gurupları gibi Zazaları Kürt olarak görüyorsa da saldırgan bir çizgi izlemiyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde PKK adına stand açanlar, "Eger Zaza standını kapatmazsak kendilerinin saldırıp dağıtacaklarını" söylediler. O dönem Kürt grupları zaten PKK karşısında sinmişlerdi. Zaza standını kapattırdık.

Zazaların ulusal-demokratik davalarını engelleme çabası her alanda yürütülüyor. Avrupa Birliği Istanbul´da Azınlıklarla ilgili bir toplantı düzenliyor. Zaza aydını Faruk Eren de bu toplantıya katılıyor. Faruk Eren istiyorki Azınlıklar sorunu tartışılırken Zaza sorunu da konuşulsun. Ama Kürt milliyetçileri Faruk Eren´in konuşmasını engelliyorlar. Avrupalıların Zaza sorunundan haberdar olmasını, Zazaların Kürt olmadıklarını duymalarını istemiyorlar. Saldırılar, tehtidler, hedef göstermeler hep devam etti. Tek tek arkadaşlarımız tehtid edildi. Fiziki saldırıya uğradılar. Almanya´nın Bremen kentinde yurtsever bir arkadaş ölesiye dövüldü. Kürt Gazete ve Dergilerinde "Zazaların halis-muhlis Kürt oldukları" yönünde ardı-arkası kesilmeyen yazılar tefrika edildi. Bunu sadece PKK değil, hemen hemen bütün Kürt Parti ve Örgütleri yaptılar. Son zamanlarda bu saldırılarda nispi bir azalma var. Ancak iddialarından vazgeçmiş değiller. Arada sırada tekrarlıyorlar.

Türk milliyetçileri ise Zazaların Türklüğünü ispatlamak için yaptıkları çalışmalara hiç ara vermediler. Türk milliyetçiliği Zazalara karşı çok sinsi bir politika izliyor. Zazalara karşı bir devlet siyaseti olarak, Zazaların Kürt olmadığı tekrarlanıyor. Ama her vesile ile Zazaların Türklüğü savunuluyor. Kürtleri asimile edemiyecegini anlayan Türk devleti Zazalara yönelik asimilasyon politikasını sistemleştirdi. Müslüman Zazaları İslamcı-Türkçü parti ve guruplar aracılığıyla, Alevi Zazaları Bektaşilik aracılığıyla Türkleştirmek istiyor. Hikaye uzun....

Zaza Yurtseverliği homojen bir hareket değil. Bu çok normal. İçinde farklı eğilimleri barındırıyor. Aslında Ulusal-demokratik Zaza hareketi henüz oluşum aşamasında. Örgütlenme ve politik talepler alanında zaman zaman sağlanan gelişmeler kalıcı olamadı.

Öte yandan Zazaların farklı inanışlara sahip olması başlangıctan itibaren ortak ulusal-demokratik mücadelenin önünde aşılmaz bir sorunmuş gibi gösterilmek istenildi. Yurtsever Zaza hareketi de bu konuda kendi içinde istenilen düzeyde bir açılım geliştiremedi. Burada iki eğilimden bahsedebiliriz. Bir eğilim, Alevilik, Müslümanlık o kadar önemli değildir. Hepimiz Zazayız. Zazaların kendilerini değişik isimlerle adlandırmalarını unutmalıyız. Türkler, Kürtler böyle yaptı. Bizde aynı yoldan yürümeliyiz, diyor. İkinci eğilim ise başlangıcta Desmala Sure tarafından temsil ediliyordu. Sonradan farklı kesimler de benzeri bir rotaya girdiler. Bu görüşe göre ise, Müslümanlık-Alevilik bölünmesi çok önemlidir. Öncelikli sorun budur. Etnik köken, aynı dili konuşmak bir yakınlıktır. Ama ortak politik örgütlenme için yeterli değildir. Aleviliğin esas olarak Dersim´de temsil edilmesinden hareketle bu kesim kendini Dersim´le de özleştirmek istiyor.

Bu iki kesimin dışında üçüncü bir anlayış gelişti. Politik tartışma ve hazırlıkların sonucu ifadesini Serbestiye´de buldu.
Serbestiye´nin görüşlerini kendi Internet sitesinden takip edebilirsiniz. Serbestiye yeni bir ulusal-demokratik çizgi geliştirmek istedi. Bu çizgiyi şöyle özetleyebiliriz. Zazalar iç kültürel-inanç farklılıklarını inkar etmemelidirler. Halkın kendini isimlendirmesini esas almalıyız. Farklılıkları kaldırmak yerine, farklılıklarla birlikte yürümeli, dini, kültürel farklılıkları ulusal bileşenlerimiz olarak görmeliyiz. Serbestiye bu anlayış çerçevesinde politik talep olarak da Alevi ve Müslüman Zazalar için İç Otonomi önermişti. Başlangıçta önemli bir destek gören Serbestiye, sonradan bu desteği yitirdi. Gelinen yerde politik çalışması çok zayıflamıştır. Ortak politik örgütsel çalışmanın yerine, bireysel-bölgesel insiyatifler öne çıkmış bulunuyor.
İlk yıllarda Zaza Yurtsever Hareketine daha çok Kürt milliyetçileri saldırıyordu. Kürt partileri daha çok da Zaza kökenlileri kullanarak bize karşı akla hayale sığmayacak saldırılarda bulundular. Bunların saldırılarına gerekli cevaplar verildi. Artık Zazalara yönelik eski teorilerini yüksek sesle savunamıyorlar. Lehçe teorisi iflas etti. Şimdi tartışmadan kaçarak, Zaza sorununu unutmak istiyorlar. Böylesi onlar içın daha iyi.
Internet´in yaygınlık kazanmasıyla birlikte yeni saldırılarla karşılaşmaya başladık. Bu seferki saldırı çok ilginc. Zaza karşıtlığı yapanların bir kısmı eski arkadaşlarımız. Bazıları da şimdi saldırdıkları arkadaşların çalışmalarının sonucu olarak Türk ve Kürt siyasetinin yörüngesinden çıktılar. Tam olarak çıktıkları da söylenemez. Bunlar Zazalara yönelik güçlü önyargılarını terk etmiş değiller.

Palavra Meydanı´ndan Internet Meydanı´na

1975-80 arasında proleterya, sosyalizm, Marks-Lenin ve ötekiler üzerine Mameki´i Çarşında çok hareretli tartışmalar yürütüldü. Devrim modelleri çizildi. Arka mahellelerde kurulan örgüt ve hizipler çarşıdaki meydanda yürüyerek yüksek- alçak sesle kitleye sunuldu. Bu tartışma proletarya adına yapılıyordu. Bildiğim kadarıyla içinde ne bir sendikacı ve ne de bir işçi vardı. Tartışmalar çok hayali ve genellikle uzak ülkeler örnek verilerek yapılıyordu. Kenardan, sağdan-soldan geçenler ilk başlarda bu durumu gülerek izlemişlerdi. ( Xo mabên de vatêne, axıri domanê maê.) Sonradan politik atışlar iyice tırmanınca, halk bu Meydana Palavra Meydan´ı ünvanını verdi. Uzun uzun yapılan devrim hazırlıkları, her aşaması ayrıntıyla çizilmiş devrimci savaş modelleri, Cunta´yla birlikte tatlı bir düş olarak kaldı. Hayellerin yerini gerçeklik aldı.
Yanlış analaşılmasın, amacım o döneme hakaret etmek değil. O döneme yönelik eleştirilerim, aynı zamanda kendime yöneliktir. Bu satırların yazarı da Palavra Meydanı´nın müdavimlerinden birisiydi.

Şimdi Palayra Meydanı internet aracılığıyla tekrarlanmak isteniyor. Bir farkla: bu seferki tartışma tamamen hayal aleminde yürütülüyor. Ama içerik aynı. Türkiye yerine Dersim, proletarya-sosyalizm yerine alevilik, çeşitli milliyetlerden halkımızın yerine Dersim´in Kırmanc, Khurmanc ve Türkmenlerini geçirmişler. Enternasyonalistler ya, sadece Kırmanc ve Khurmanc olsa olmaz. Türkmen´i de ekliyorlar. Dersim´de Türkmen yoktur desen, bin dereden su getirir, aşiret secerelerini açarlar, Türkmen´i de yaratırlar. Yoksa da ithal ederler.

O zaman ezilen halklar çok modaydı. Şimdi Zazalar tarafından yok sayılan, hakları inkar edilen Dersim´in Khurmancları moda. Gülmeyin. Adı dahi inkar edilen, Kürt ve Türk milliyetçiliği tarafından bastırılan Zaza yurtseverliği Dersim´in Khurmanc halkını inkar ediyormuş da, bizimkiler de demokrat, her türlü baskıya karşılar ya, Khurmancların haklarını Zazalara karşı savunuyorlar. Büyük demokratlık!

Hangi Zaza ne zaman, nerede, nasıl Dersim´in Khurmanclarının hakkını inkar etmiş? Böyle bir şey var mı? Böyle bir talep mi var? Khurmancları istemiyoruz, onların hakları yok, onlar Zaza olmak zorundalar diyen mi var? Khurmancların dahi böyle bir iddiası yok. Olsun, bizimkiler uyanık insanlar. Khurmanclar uyuyorsa, uyandırmak gerekiyor. Zazaistan devletini kurup, Khurmancları ezmeye müsade etmezler.

Palavra Meydanı´nın en muteber ilkelerinden birisi de her türlü milliyetçiliğe karşı olmaktı. Zamanında Kürt Meselesi vesilesiyle gündeme gelen "ayrı örgütlenme modeli", işçileri bölmek olmaz, Konyalı işçi de eziliyor, Tuncelili ( o zaman genellikle böyle isimlendirilirdi) işçi de eziliyor. Sermayeye karşı bir partide örgütlenmeleri gerekiyor. Devrim olunca dünya cennet olacak, o zaman ulusal farklılıklar da kalkacak, denilerek "milliyetçiler" mahkum edilirdi. Şimdi de Alevi ve Müslüman Zazanın ulusal-demokratik özgürlüğü için birlikte örgütlenmesi gerekiyor denildiğinde, Alevileri bölmeyin, Dersimlileri bölmeyin, Zaza milliyetçiliği yapmayın denilerek geçmiş tekrarlanıyor.

Enteresandır, eskiden çeşitli milliyetler adına, işçiler adına Dersim´in lise öğrencileri, öğretmenleri, üniversite okumuş abileri konuşurdu. Ne çeşitli milliyetler vardı, ne de işçi. Şimdi de aleviler adına, Dersimli Khurmanclar adına, bizim Dersimli Alevi Zazalar (onlar bu kavramı sevmezler. Dersimli Kırmanclar diyelim) konuşuyor.
Alevi Kürt Kürtlüğüne, Alevi Türk Türklüğüne sahip çıkıyor. Bu iki milletin devletleri var. Kürtlerin yok demeyin. Güneyde devletleştiler. İyi ki de devletleştiler. PKK de halkımızın karşısında Kürt devleti anlamına gelir. Alevi Zazaların dili yasaklı. Dini yasaklı. İki yönlü baskı altında. Tekrar olacak ama, yok olmanın eşiğinde. Türk ve Kürt siyaseti Müslüman Zazanın da, Alevi Zazanın da üstünde hegomanyasını kurmuş, özgürleşmesini engelliyor. Bizimkiler hala daha Alevileri bölmeyin, Dersim´i bölmeyin diyerek ultra demokratlık oynuyorlar.

Kişi önce kendine bakmalı. Kendini tanımalı. Sorunlarını dillendirmeli. Çözüm yolları aramalı. Kendisi olmayan, kendi hakkını arayamayan kişi zaten ciddiye alınmaz. Borçlunun borcundan kaçması gibi kendi sorunlarımızdan kaçmamız gerekmiyor. Başkasının yerine ağlamaya gerek yok. Bu durum bana, kerpiç duvarın, yağmur yağarsa, taş duvarın hali ne olacak diyerek ağlamasını hatırlatıyor.

Geçmiş Tekrarlanabilir mi?

Uluslaşma hakkında çok değişik tezler var. Kimilerine göre uluslar yok. Ulusu, milliyetçiler yaratıyor. Ulus ötesine geçmek gerekiyor. Ne kadar tartışılırsa tartışılsın, ulusal devletler var. Uluslar arasında eşitsizlikler, ulusal işgaller var. Ulus ötesi tartışmayı yapanların çoğu ezilen ulusların bireyleri. Ulusal baskıya maruz değiller. Bu tartışmaların akademik olarak bir anlamı olabilir. Ama bizim gibi ezilen halklar için biraz lükstür.

Uluslar belirgin olarak son iki yüz yıldır arenadalar. Önceleri dil temelinde, etnik temelde birlikler yerine, genellikle büyük imparatorluklar ve dinsel temelde cemaatlar vardı. Aynı dinden, aynı mezhepten olanlar çoğu durumda birlikte hareket ediyor, politik ittifaklar gerçekleştiriyorlardı. Ulusal hareketler ve ulusal devletlerle beraber bu durum zayıfladı. Dinsel yakınlık önemli olmakla beraber, eski tür cemaatlar parçalandı.

Zazalar iki dinliler. Müslüman Zazalar daha çok Müslüman Kürtlere kendini yakın gördüler, birlikte hareket ettiler. Alevi Zazalar öncelikle Alevi Kürtlerle, zaman zaman da Alevi Türklerle birlikte hareket ettiler. Osmanlının Müslüman olması, devamcısı TC´nin de Müslümanlığı resmi devlet dini haline getirmesi, Alevi Zazaları bu kesimin hedefi haline getirdi.Osmanlıdan başlayarak Alevi Zazalar sürekli saldırıya uğradılar. Saldırıya karşı kendini koruyan Alevi Zazalar Dersim´de bir direnç noktası, relatif bir özgürlük yaratabildiler. Bütün eksikliğine rağmen bir genelleme yaparsak, Dersim Zazalığı 1514´den 1938´e kadar özerkliğini koruyabildi. Dersim´in etkisi, sınırları değişmekle beraber, bu dönemde statüsünü koruyabildi. Dersim´in özerkliği Kürt ve Türk Alevileri için de bir çekim merkezi, barınak oldu. Kürt Alevileri de Dersim´in bileşeni oldular. Türk Alevileri genellikle sınır bölgelerinde varlıklarını korudular. Kürt Alevileri ise İç Dersim de dahil Alevi Zazalarla birlikte yaşadılar. Ama bölgenin ana halkı, belirleyici unsuru Alevi Zazalardı. Hala da öyledir.

Son yüzyılda önemli değişiklikler oldu. Türk Alevileri, aleviliğini Türk kimliği ile birleştidi. Kürt Alevisi de esas olarak Kürt kimliğini öne çıkardı. Kendini hem Kürt ve hem de Alevi olarak görmeye başladı.

Alevi Zazalar bu gelişmeyi yaşayamadılar. Burada kendimizi suçlamıyoruz. Müslüman Zazalar da bu gelişmeyi yaşayamadı. Zazalar nüfus olarak Türk ve Kürtlerden azlar. Politik güçleri çok zayıf. Türkün ve Kürdün hem baskısı ve hem de etkisi altındalar. Cemeattan ulusa geçemediler. Ne cemaat varlıklarını koruyabildiler. Ve ne de tam olarak uluslaşabildiler. Bugünkü reel dünyada politik bir güç olamayınca ya Türk ve Kürdün yörüngesine giriyorlar, ya da cemaat döneminin nostaljisi öne çıkıyor.

Ne var ki geçmiş eski haliyle tekrarlanamaz. Şimdi ne , "Açılın Kapılar Şaha gidelim" diyen bir hareket var, ve ne de Erdebil´de yaşayan bir Şah var. Şah, şiileşmiş, Anadolu´dan Şah´a gidenler yönünü Ankara´ya çevirmişler.

Türkler Dersim Aleviliğini Bektaşileştirmek istiyor, Kürtler de Zerdüştlük, Yezidilik, vs. Diyerek Kürtleştirmek istiyor.

Ne yapabiliriz? İki taraf da ne kültürümüzü ve ne de dilimizi korumamızı istemiyor.

Türkler ve Kürtler gibi yapmak zorunda değiliz. İç kültürel farklılıklarımızı korumalı, ulusal bileşenlerimiz olarak ele almalıyız. Başka halklara düşman olmamıza gerek yok. Biz de ulusal-demokratik haklarımız için mücadele etmeliyiz. Dilimizin de, dinimizin de özgürlügünü istemeliyiz. Türk ve Kürt yolunun dışında demokratik uluslaşmayı savunmalıyız. Bir dinin öne geçtiği, adeta devlet dini olduğu bir ulus modeli değil, çok dinli, çok bölgeli uluslaşmayı savunmalıyız. Ulusal-demokratik hareket başından itibaren böyle bir çizgi izlerse, demokratik uluşlaşmanın önünü açabilir. Farklılıklarımız sorun değil, ulusal değerlerimiz olarak görülmelidir. Başka halklar da benzeri sorunları yaşadılar. Mesela Almanlar eski bölünmüşlüklerini iç federasyonla hem korudular ve hem de aştılar. Dini bölünmüşlüğü de devleti demokratikleştirip, dini sivilleştirerek çözdüler.

Alevi ya da Müslüman olarak aynı dinden olanlara yakınlık duyabiliriz. Ama bu ulusal kimliğimizden vazgeçmemiz anlamına gelmemelidir. "Din kardeşlerimize" şunu demeliyiz. Senin dilin serbest ya da imkanların fazla. Gücün var. İyi bir kardeşsen, yardım et, ben de özgürleşeyim. Benim ülkemde de işgal ordusunun çizmesi olmasın. Sen nasıl kendini Kürt ya da Türk olarak görüyorsan, ben de kendimi Zaza olarak görüyorum. Buna saygılı ol. Ol ki kardeşliğin değeri olsun. Hiç bir şey yapamıyorsan benim için dua et. Bunu kabul etmeyen birisi, nasıl bir kardeştir? "Din kardeşlerimiz" bunu bize çok görüyorlarsa, Xızır, Homa, Duzgın u Çewres Asparu bizi bunların kardeşliğinden korusun.

Hep söyleniyor. Ülkesi özgür olmayanın, dini de özgür olmaz. Senin dilin özgür değilse hangi dille dua edeceksin. Hangi dille öteki ibadetlerini yapacaksın? Ulusal özgürlükten kopartılmış bir dinsel özgürlük olmaz. Ulusal kimlik unutularak din adına ber şeyler yapılmak isteniliyorsa, sonuçta bu egemen ulusa yarayacaktır.

Din Sivilleşmelidir.

TC´nin laik olduğu çok tekrarlanır. Cumhuriyet tarihinin en büyük yalanlarından birisi budur. TC´de başlangıçtan itibaren Müslümanlık devlet dinidir. Bu zaman zaman müslümanlığa yönelik bazı kısıtlamalar olmadı anlamına gelmiyor. Devlet Müslümanlığı çerçevesinde hareket edildikçe sorun olmamıştır. Devletin üç büyük örgütlenmesi var. Diyanet, Eğitim, ve Askeriye. Diyanet aracılığıyla Müslümanlık, eğitim aracılığıyla Türklük korunup yayılıyor, Askeriye aracılığıyla da demokrasi istemleri, ulusal özgürlük talepleri bastırılıyor.

Bu ne biçim laik devletdir de, herkesten toplanan vergilerle müslümanlık korunuyor. Onbinlerce din görevlisi, Okul ve Cami; Alevi´den, Hıristiyan´dan, Dinsiz´den, Yezidi´den toplanan vergilerle korunup besleniyor.

Alevi ibadet yerleri resmen yasak. Hıristiyanlar Lozan Antlaşması´nın kendilerine tanıdığı Azınlık statüsüne rağmen kiliselerini onaramıyor, vakıflarına el konuluyor, Din görevlisi yetiştiren okullarına müsaade verilmiyor.

Türkiye Laiktir, Laik Kalacaktır diye bağıranlar istiyorlarki yukardaki tablo hiç değişmesin.

İçerden ve dışardan gelen itirazlar, politik güç dengelerinin değişmesi, vb. nedenlerin sonucu olarak devletin siyasetinde belli bir esneklik görülüyor. Alevilerin Cem Evleri açması engellenmiyor. Ama Cem Evleri yasal olarak ibadet yeri görülmüyor. Resmi siyaset korunarak alevilik, bektaşileştirilmek isteniliyor, oradan da Diyanet´e bağlanmanın hazırlıkları yapılıyor.

Öyle görünüyorki bazı Aleviler bu siyasetin unsuru olmak istiyorlar. Bu aleviliğin tam olarak bitirilmesidir. Türk-Islam Sentezi´nden sonra Türk-Alevi Sentezi´dir.

Devlet´in laikligini nasıl anlamalıyız?


Devlet dinler karşısında tarafsız olmalıdır. Hiç bir dine destek vermemelidir. Burada azınlık ya da çoğunluk olmanın bir anlamı yoktur. Din kişinin vijdanına bırakılmalıdır. Kişi neye inanıyorsa, nasıl istiyorsa öyle yapmalıdır. Devletin kişilere doğru din budur, doğru ibadet budur deme hakkı olmamalıdır.

Demokratik bir devlet, din adına kişi hak ve özgürlükleri kısıtlanıyorsa, öteki inançlara baskı yapılılıyorsa, dini bir rejim kurulmak isteniyorsa devreye girmelidir.

Ama din de siyasetten elini çekmelidir. Somut konuşalım. Müslümanlar şeriat rejimi isteklerinden vazgeçmelidirler. Devletin dini kontrol etmesi, baskı altına alması ne kadar sakıncalı ve yanlışsa, dinin devleti kontrol etmesi de o kadar yanlıştır. Müslüman kesimin "Baş örtüsü" vesilesiyle gündeme getirdiği haksızlık desteklenmelidir. Ama bu kesime şunu demeliyiz: Devletin size tanıdığı ayrıcalıklara karşı çıkmıyorsunuz. Hatta bu ayrıcalıkların genişletilmesini istiyorsunuz. Tutarlı iseniz, gerçekten demokratik bir anlayışa sahipseniz, size tanınan ayrıcalıklara da karşı çıkmalısınız. Ayrıca öteki dinlere yapılan baskılara da karşı çıkmalısınız.

Devletin dini olmaz. Aslında siyasetin de dini olmaz. Din kişinin, toplumun manevi dünyasına bırakılmalıdır.

Belli bir grup ya da kişi dininden dolayı baskı görüyorsa, bu baskıya karşı çıkmak gerekir. Din ve kimlik ilişkisi de her durumda aynı değil. Ezilen halklarda din çoğu durumda halkın kimliğiyle iç-içe geçmiştir. Alevilerde bunu görebiliriz. Yanılmıyorsam Ermeniler, Asur-Süryaniler de bu konuma sahipler.
Bizim aleviligimiz de kültürümüzle, dilimizle iç-içedir. Kimliğimizin önde gelen unsurlarından birisidir. Dualarımız, dinsel söylencelerimiz, ziyaretlerimiz yerlidir. Dilimizdedir. Zaza olarak kimliğimizi Aleviliğin dışında görürsek, Zazalığın tarihsel, kültürel temellerinden birisini inkar etmiş oluruz. Halkımız bunun bilincinde olarak Zazaca´ya Xızır Dili demiştir. Öte yandan Aleviliğimizi Zazalıktan ayrı düşünürsek, kendi elimizle Bektaşi-Müslüman karması, Cemal Sener-Reha Camuroğlu çizgisinde Alevilikten başka her şeye benzeyen Müslümanlığa ve Türklüğe giden yolun taşlarını döşeriz.

Ulusal Kimlik

Zazaların varlığını kabul etmeyen çevreler haliyle ulusal kimliğimizi de kabul etmiyorlar. Zazalar hep Kürt ve Türk kimliği içinde gösterilmek isteniliyor. Türk tezi fazla taraftar toplayamadı. Nihayetinde bu bir devlet milliyetçiliğidir. Zazaların Türklerle ne etnik, ne tarihsel, ne dilsel ve kültürel hiç bir ortak yanı yok. Zazalar yakın tarihte Türklerin ağır saldırılarına maruz kaldılar. 1921, 1925, 1937-38 de Zaza bölgeleri yakılıp yıkıldı. Halkımız sürgün edildi. Zaza önderleri katledildiler. 1921 de, 1925 de büyük katliamlar yapıldı. Türk Devleti 1937-38 de Dersim´de onbinlerce insanımızı katlederek Ermeni Soykırımından sonra Zaza Soykırımını gerçekleştirdi. Dersim´i yasak bölge ilan etti. Geriye kalan halkımızın büyük bir bölümünü sürgün etti.

Kimlik tartışmaları yapılırken bu olgular da mutlaka dikkate alınmalıdır.

Kürtlerle yan yana, iç-içe yaşıyoruz. Dillerimiz birbirine yakın. Kürt ülkesinin de Zaza ülkesi gibi Türkler tarafından işgal edilmesi halklarımız arasında belli bir yakınlık yaratmıştır. Ulusal kimlik temelinde Kürtler, Zazalardan önce örgütlendiler. Bu durum çok yönlü olarak tartışılabilinir. Ama bana göre Kürtlerin ulusal kimliklerinin belirginleşmesinde Osmanlılar döneminde sahip oldukları ayrıcalıkların büyük rolü var. İdris-i Bitlisi döneminde kurulan Kürt-Osmanlı ittifakı Kürtlere yerel otonomi sağlamıştı. Kürt Beylikleri kendi bölgelerinde tek yöneticiydiler. Bu gelişme Kürtleri öne geçirdi. Kürtlerde kimlik bilincini güçlendirdi. Kürtler, Asur-Süryanilere, Ermenilere, Zazalara göre egemen konumundaydılar. Osmanlı, Kürt beyliklerini sınırlayıp, tasviye etmek isteyince Kürtlerin direnişiyle karşılaştı. Modern Kürt ulusçuluğunun kaynağı burasıdır.

Zazalar benzeri bir ayrıcalığa sahip olamadılar. Zaza bölgeleri Osmanlının direkt yönetimi altındaydı. Ya da Osmanlı adına buraları Kürt Beylikleri yönetiyordu. Beyliklerin kalkmasından sonra bunun yerini Hamidiye Alayları aldı. Zazaların nispeten özgür yaşayabildigi tek yer Dersim´di. Osmanlının işgal edemediği Dersim´i TC. 1937-38 katliamı ile işgal etti.

Kürt aydını, politikacısı Osmanlı döneminden kendisine miras kalmış ayrıcalıklarını Zazalara karşı korumak istiyor. Bütün çabalarımıza, iyi niyetli önerilerimize rağmen ısrarla "Zaza Kürdü" görüşünden vazgeçmek istemiyorlar. Irak´da Kürt Devleti kuruldu. Kürtler açısından tarihi bir gelişmedir. Ezilen ulustan, özgür ulusa geçiştir. İçi boş anti-emperyalizm masalını dikkate almamak gerekir. Hemen hemen bütün ulusal hareketler neticede dış güçlerin yardımı sonucu başarıya ulaşmışlardır. Yardım edenin Amerika ya da Sovyet Rusya olması işin özünü değiştirmez.

Kürt Devletinin kurulması bölge halkları için de iyidir. Bölgede güç dengelerini değiştirmiştir. Önümüzdeki yıllarda daha da değiştirecektir. Öte yandan bölge ülkeleri eskisi gibi inkar ve imha politikalarını sürdüremezler. Politikalarını esnekleştirmek zorundalar. Bölge halkları da Ortadoğu´nun ceberrut rejimlerine karşı başarıya ulaşılabileceğini gördüler. Önümüzdeki dönemde Beluclerin, Zazaların, İran´da Azerilerin, bölgenin öteki ezilen halklarının mücadelesi ivme kazanacaktır. Güney´de Kürt Devletinin kurulmasıyla beraber Kürt milliyetçiliği Zazalara karşı devlet milliyetçiliğine dönüştü. Zaten PKK objektif olarak bu konumdaydı. Kürt Devleti geçen yıl Avrupa´dan, Türkiye´den kendini "Zaza Kürdü" gören bazı hemşerilerimizi Güney´e çağırdı. "Zazaların halis-muhlis özbe öz Kürt oldukları" tezini çağırdıklarına tekrarladı. Benim bildiğim kadarıyla Güney´de Zaza yok. Bu telaş niye. Anlaşılan bunlar gelişmenin yönünü görüyorlar. Zazaların giderek kendi ulusal kimliklerine sahip çıktıklarını, örgütlendiklerini görünce, kendince önlem alıyorlar. İlginc olan, Güney´e giden "Zaza Kürtleri" Kurmanci´nin Soranca karşısında ikinci konuma düşürülmesine çok üzüldüler. Ama kendi ana dillerinin yok sayılmasına, inkar edilmesine seslerini çıkartmadılar. Ne diyelim, kişi bir kez bağımsız kimliğini kaybettimi, ulusal kimliğini küçük görüp, başka bir kimliğin parçası haline getirdimi, kolay kolay kendine gelemez.

Zazalarda ulusal kimlik bilinci güçlü değil. Başkalarının ulus ötesine geçmeyi tartıştığı bir dönemde biz yeni yeni sorunlarımızı tartışıyoruz. Geç kaldığımız zaten biliniyor.

Zaza ulusal kimliği üç tez üzerine kurulabilinir. Zazalar herhangi bir halkın parçası, alt bölümü değildirler. Zazalar göçlere, sürgünlere rağmen kendi tarihsel topraklarında yaşıyorlar. Zazaların da bir ülkesi var. Zaza sorunu bu anlamda toprak sorunudur. Bu objektif temelden şu çıkar. Zaza halkı kendi kendini yönetmelidir.

Zaza Ülkesi

Her halkın ülkesi, vatanı var. Göçmen halklar, toprak bütünlüğü olmayan halklar hariç (mesela Çingeneler, Diasporadaki Yahudiler, Avrupa´daki Göçmenler), yerleşik halkları ülkeden ayrı düşünemeyiz. Halklar ister egemen, isterse ezilen konumda olsunlar yaşadıkları bir toprak parçası var. Bu ülke, anavatan olarak adlandırılıyor. Kimliğin oluşmasında tarihsel toprağın çok önemli bir yeri var. Direnişler, yenilgiler, kahramanlıklar hep ülkeyle birlikte anılıyor. Aslında belli bir toprakla birleşmemiş ulusal özgürlük, hemen hemen mümkün görünmüyor. Ülke, ulusun da, özgürlüğünün de olmazsa olmazıdır.

Halkımız bölgenin yerleşik halklarından birisidir. Binlerce yıldır biz bu topraklarda yaşıyoruz. Bu toprakların her karışında bizim izlerimiz var. Kabaca Gerger´den Gümüşhane´ye, Varto´dan Sivas´a uzanan topraklar Zaza Ülkesi´dir. Ben harita çizmiyorum. Elimde kesin sınırlar yok. Yaşadığımız toprakların yaklaşık bir resmini vermek istedim.

Zazalar kendi dillerinde yaşadıkları yere Welatê Ma, Hardê Ma, Welatê Dımıliyan diyorlar. İç Dersim´in Alevi Zazaları yaşadıkları yere Kırmanciye diyor. Kırmanciye aynı zamanda bir dönem, Türk işgalinin olmadığı Kırmancların kendi kendilerini yönettikleri zaman dilimi anlamında da kullanılıyor.

Türkçe´de Zazaların yaşadığı yere Zaza Ülkesi denilebilinir. Bazı arkadaşlarımız Farsça´dan hareketle Zazaistan da diyorlar. Bana göre yanlış değil.
Neden yanlış olsun?
Fars´ın, Kürd´ün, Türk´ün ülkesi oluyor da, Zaza´nın niye ülkesi olmasın?
Zazaların yaşadığı bir toprak parçası yok mu?
Bazıları Zazaistan, Zaza Ülkesi, Zaza Land demeyin diyorlar.
Peki siz söyleyin! Siz ne diyorsunuz?
Hadi diyelim sizin köyünüz, aşiretiniz Zaza Ülkesine dahil değil.
Palulu, Çewlikli, Gergerli, Çermikli ya da Piranlı Zaza´nın bir ülkesi yok mu?
Onların yaşadığı yere ne ad veriyorsunuz?
Anlamadığım bir şey var. Kürdistan, Arabistan, bilmem ne istan oluyor da, Zazaistan neden olmasın? Bu isime neden bu kadar tepki duyuluyor?
Benim görüşümce tepki Zazaistan´ın sözlük anlamına değildir. Bunların tepkisi Zaza´nın da bir ülkesinin olmasınadır.
Zaza sorunu ülkeden ayrı düşünüldüğünde, sorun kişisel haklara iner. Zaten rejimin yapmak istediği de budur. Bu resmi dilde şöyle açıklanıyor. Üniter devleti bozmaya gerek yok. Kişisel hakları tanıyalım. İsteyen özel dil kursları açsın. İsterse kendisine Zaza ya da Kürt desin. Türkiye üst kimliğinde Zaza, Kürt, Laz orjinli vatandaş olarak yaşasın.
Bunun bir çözüm olmadığı, aksine eski yapının yeni koşullarda yaşatılmak isteği olduğu yeterince açıktır. Uluslar özgürleşip, kendi yönetimlerini kuramadıkları müddetçe ulusal sorun çözülemez.
"İstan" Farsça toprak parçası, ülke, belli bir özelliği, türü içinde birleştiren yer anlamında kullanılıyor.
Mesela Farsça´da Daristan, Orman anlamına geliyor.
Kürtlerin yaşadığı yer Kürdistan, öteki halkların ülkesi Belucistan, Loristan, Afganistan, vb. olarak adlandırılıyor. Zazaların yaşadığı yere, tarihsel topraklarına Farsça´dan hareketle Zazaistan demek yanlış değildir.
Siz bunun neyine itiraz ediyorsunuz?
Kulağınıza mı hoş gelmiyor?

Zazaistan´a karşı çıkanlar, Kürdistan´a, Türkiye adlandırmalarına pek karşı çıkmıyorlar. Mesela Dersim Forumu´nda Zaza yurtsever çevrelerinin astığı bir yazı, "içinde Zazaistan geçiyor" diye kaldırılmıştır. Ama aynı sitede Dersim´e Kürdistan diyen yazılara hoşgörü gösteriliyor. "Kurdistan Welatê Mao, Dersim Warê Mao" gibi tezleri müzik eşliğinde tekrarlayan Ali Kılıç´ın yazısı duruyor. Dersim´i Kürdistan´ın bir parçası olarak gören, Zazaları Kürt yapan, Dersim´in çoğunluğunun Kurmanci konuştuğunu yazan Sayın Evin Çiçek´in yazısı da bu sitede korunuyor.

Zaza Ülkesine, Zazaistan´a karşı çıkanların bir başka itirazları da şu. Bu topraklarda sadece Zazalar yaşamıyor. Daha çok da İç Dersim´deki bazı Kürt aşiretleri örnek verilerek, Kürtlerin de yaşadıkları, bunun için Zaza Ülkesi denilemiyeceği öne sürülüyor.

Benim bildiğim kadarıyla ülkemizde Zazaların dışında Kürtler, Ermeniler, Türkler de yaşıyorlar. Bu sadece Zaza ülkesine özgü bir durum da değildir. Hemen hemen her ülkede farklı halklar birlikte yaşıyorlar. Saf ülke yoktur. Olamaz da. Sadece faşistler, ırkçılar böyle hayellerin peşinde koşuyorlar. Yahudiler, Ermeniler bu tip faşist ırkçılığın hedefi oldular. Halkımız da Türk ırkçılığının hedefi oldu.

Bu topraklarda halklar da, ülkeler de iç içe geçmiş. Asur ülkesinin, Kürt ülkesinin, Ermeni ülkesinin, Zaza ülkesinin kesin, değişmez, mutlak sınırları yok. Kürd´ün Kürdistan dediği yere, Asurlar Asur ülkesi ya da Ermeniler, Ermenistan diyebilmektedir. Zaza ülkesi de Kürt ve Ermeni topraklarıyla iç içe geçmiş. Bundan rahatsızlık duymaya da gerek yoktur. Saf ülke, mutlak yönetim, ele geçirme bizden uzak olsun. Halklar özgürce kendini yaşayabilir, kendini yönetebilirlerse aynı topraklarda yan yana yasayabilirler.

Bizim anlayışımız kısaca şudur. Zaza ülkesinde yaşayan herkes özgürce dilini-dinini, kendini yaşamalı, örgütlenmeli, bulunduğu alanlarda yönetimde temsil edilmelidir. Bu sadece Alevi Kürtler için değil, bizimle birlikte yaşayan bütün halklar için geçerlidir. Herkes ne ise, o olmalıdır. Kimseyi ne zorla ve ne de "iyilikle" Zaza yapmak istemiyoruz.

Zazacı mıyız?

"Zazacılık" bizim kendimizi adlandırmamız değildir. Dışımızda bize takılan bir isimdir. Dersim kökenli Türk solcularının ve Kürt milliyetçilerinin Zaza yurtseverliğini tanımlamasıdır. Aslında bunlar kendi milliyetçiliklerini, Zazalarda arıyorlar.

Ulusal-demokratik Zaza hareketinin bütün kesimleri demokratik bir çizgiye sahip. Öteki halklara karşı, küçümseme, inkar, düşmanlık yok. Zaza aydınları, Zaza Çevreleri, Zazaların özgürlüğü mücadelesini veriyor. Ezilen, inkar edilen bir halkın mücadelesini böyle adlandırmak, en azından dostça değildir. Zaman zaman kişisel düzeyde bazı Zaza aydınları, "Zazacı" terimini kullanıyorlar. Bunun bilinçlice kullanıldığı kanaatinde değilim. Bu biraz da tepkiselliğin sonucudur. Kendini savunmak güdüsüyle, başkalarının bize atfettiği "Zazacılık"a da sahip çıkılıyor.

"Cılık, Culuk" Türk milliyetçiliğinin mirasıdır. Türk milliyetçileri kendilerini Türkçü görüyorlardı. Hala da aynı çizgideler.

Türk milliyetçiliği ırkçıdır. İnkarcıdır. Yayılmacı, emperyalisttir. Bunlar Türkten başka herkesi kendilerine düşman görüyor. Öteki halkları Türkleştirmek istiyorlar. Türk milliyetciliğinin sicilinde Ermeni, Asur, Rum, Kürt, Zaza halklarının inkarı, katliamı var. Türkçülük bunlara yakışıyor.

Türkçüler, Kürt ulusal hareketine "Kürtçü" dediler. Böylece ezilen bir halkın haklı ulusal davası aşağılanıp, ırkçı gösterilmek istendi. Ama benim bildiğim kadarıyla ne Kürtler ve ne de öteki halkların demokrat-ilerici kesimleri bu tanımlamayı kullanmadı. Tüm yanlışlıklarına, halkımıza yönelik inkarcılığa rağmen, Kürt hareketi "Kürtçü" olarak adlandırılamaz.

Kürt milliyetçilerine yönelttigimiz eleştiri, Kürtlerin özgürlük mücadelesini haklı görmediğimiz anlamına gelmez. Kürtlerin özgürlük mücadelesi tüm zaaflarına rağmen bütün halklar için bir kazanım olarak görülmelidir. Bizim eleştirimiz Kürt milliyetciliğinin, Türk milliyetciliğinin yoluna girme eğiliminedir.

Biz Zaza yurtseverleriyiz. Sosyalistiyle, demokratıyla, dindarı, dinsizi ile halkımızın özgürlüğünün mücadelesini veriyoruz. Kimsenin ülkesinde ya da toprağında gözümüz yok. Başka halkların kültürüne, tarihine, bugününe saygılıyız. Mücadelemize "Zazacılık" damgasının vurulmasını hakaret sayarız.

Zaza Dili

Dilimiz yaşayan tarihimizdir. Neredeyse elimizde sadece dilimiz kaldı. O da yaralı, baskının, inkarın sonucu olarak eskisi gibi aktif olarak kullanılamıyor.

Zazaca´ya yönelik araştırmalar nispeten arttı. Zazaların kendileri dillerine sahip çıkmaya başladılar. Bu sadece aydınlar düzeyinde olsa da, giderek halka yayılacaktır. Nitekim müzik alanında kitlesellik yaşanıyor. Gençlerimiz Zazaca müziğe büyük ilgi gösteriyorlar. Bu gelişme umutlarımızı artırıyor.

Ama dilimize yönelik Türk ve Kürt iddiaları devam ediyor. Dillerin özgürlüğü tartışılırken hep Kürtçe öne çıkarılıyor. Zaman zaman Zazaca´nın özgürlüğüne de vurgu yapılmakla birlikte, Zazaca Kürtçe´nin lehçesi bağlamında gündeme geliyor.

Türkiye´nin anlı şanlı demokratları, Kürt sosyalistleri, demokratları, kendilerine enternasyonalist, bilmem ne diyen Marksist solcular bu konuda ya susuyorlar, ya da "Kürtçe´nin Zazaca lehçesi masalı"nı tekrarlıyorlar.

Dilimize biz kendimiz sahip çıkmalıyız. Başka dillerde de yazabiliriz. Ama siyasetin dili, edebiyatın dili, iletişim dili temelde Zazaca olmalıdır. Tekniğin ilerlediği bir çağda dilimizde yazılı ve görsel yayın yapmalıyız. Bunu başkaları bizim yerimize yapacak değiller. Bu bizim işimiz. Politik farklılıklarımız olabilir, bunları koruyabiliriz. Farklılıklarımız ortak ulusal projelerin önünde engel olmamalıdır.

Dilimiz bizi birleştirip devamlılığımızı sağlayabilecek tek araçtır.

Dilimiz kimliğimizin de vazgeçilmez temelidir.

Zazaca´yı bütün dillere eşitlik istiyorum, herkes nasıl istiyorsa öyle konuşsun anlayışı ile de koruyamayız. Sorun bütün dillere eşitlik istemek soyutluğunda ele alınamaz. Elbette bütün dillere eşitlik istemeliyiz.

Ama biz Zazayız. Bizim dilimiz öteki dillere göre tehlikede. Koruma altında değil. Kürtçe, Ermenice, Süryanice kendini kurtardı. Ya da kurtarabilir. Kürtçe ve Ermenice devlet dilleridir. Süryanice ibadet dilidir. Kilise varlığını korudukça Süryanice, konuşulan bir dil olarak kalacaktır.
Zazaca´nın durumu öyle değil. Eskiden dilimiz Dersim´de ibadet diliydi. Bu Zazaca için iyi bir temeldi. Şimdi öyle değil. Zazaca´yı koruyan bir devlet de yok. Zazaların neredeyse hepsi Zazaca´nın dışında başka bir dili de kullanıyor. Hatta Zazaca Türkçe ve Kürtçe´nin karşısında ikinci konuma gelmiş dersek yanlış olmaz.

Soyut belirlemeler üzerine politika yapılıp, mücadele verilemez. Yapılırsa da istenilen sonuç elde edilemez.

Zazalar ister Cami´ye, ister Cem Evi´ne gitsinler bu durumu unutmamaları gerekiyor.

Dilimizi korumak istiyorsak, dilimize yönelik "lehçe" iddialarını red etmeliyiz. Bunu bir hakaret, aşağılama, dilimizi hor görme, küçük düşürme olarak ele almalıyız. Bu konuda esneme olmaz.

Dilimiz kimliğimizdir, tezine garip itirazlar geliyor. Internet´te okudum. Deniliyorki, "Dersim´in Kürtçe konuşan köylüsü, Zazaca konuşan Dersimliye dilinden dolayı bir şey demiyor."

Nispeten doğru bir tespit. İyiki demiyor. Aslında demiyordu. Dil ulusal hareketle birleştikçe, iktidara yöneldikçe sorun belirginleşiyor.

Kürt köylüsü bir şey demiyor(du), ama Kürt siyasetçisi en azından son yüz yıldır dilimize yönelik "lehçe" iddiasını tekrarlıyor. Bunu sadece Diyarbakır ya da Muş kökenli Müslüman Kürt siyasetcisi yapmıyor, Dersim´li sosyalist Kemal Burkay da yapıyor.

Kürtler arasında Zazalar üzerine oluşmuş geniş bir ortaklık var.

"Zaza´nın Kürt, Zazaca´nın da lehçe" olduğunu Kemal Burkay´da, Şerefettin Elçi´de, Hizbullah´dan ayrılan Menzil grubu da, Öcalan´da, Yasar Kaya´da savunuyor.

Kürt köylüsü ve halkı Kürt ulusal hareketi ile birleştikçe aynı yörüngeye giriyor, aynı görüşün savunucularına dönüşüyor. Kürt Ulusal Hareketi Kürt ve Zaza halkı arasındaki yakınlaşmayı, dostluğu engelliyor.

Halklar arasında yakınlık, dostluk isteniliyorsa, halkların diline, kültürüne karşı saygılı olmak gerekiyor. Bir halkın varlıgı, özgürlügü inkar edilerek ne dostluk kurulabilinir ve ne de karşılıklı destek aranabilir.

Kırmanc-Dımıli-Ma-Zaza

Halkımız kendini degişik bölgelerde farklı isimlerle adlandırıyor. İç Dersim´de Kırmanc, Güney´de Dımıli, Palu´da, Sivas´da, Kars´da Zaza, Varto´da Ma ya da Alevi olararak adlandırıyor. Ayrıca bazılarının iddia ettiğine göre Çewlig´de de kendine Kırd diyor.

Bu isimlendirmeler hepsi de bizim isimlerimizdir. Bize aittir. Oluşumları, nedenleri araştırılıp tartışılabilinir. Neticede bu bizim gerçekliğimizdir.

Halkımızın kendini farklı adlandırması vesile edilerek bunun üzerinden halkımıza karşı politika yapmak isteyenler var.

Zazaların bağımsız ulusal kimliklerini inkar eden "KürtZazalar" Kırmanc ismini öne çıkarıyorlar. Neden Dımıli veya Zaza değil de Kırmanc?

Çünkü, Kırmanc, Khurmanc´a yakın. Bunlar bir kere kafalarına koymuşlar. Ne olursa olsun, Zaza´yı Kürtleştirmek istiyorlar. Kırmanc´ı sevmeleri de burdan geliyor. Aslında Kırmanc´ı değil, Khurmanc´ı seviyorlar. Kırmanc bunlar için bir geçiş oluyor.

Bazıları da Zaza olmasında ne olursa olsun mantığıyla sadece Kırmanc´ı alıyorlar. Son dönem de Kırmanc´ı bir ayrıntıya indirgediler. Bunun yerine Dersim diyorlar. Dersim diye Kürtleri, Türkmenleri, Kırmancları hep beraber yeni bir millet yapıyorlar.

Bunlara göre de etnik köken, dil o kadar önemli değil. Önemli olan bir dine ait olmak. Farklı etnik kökenleri, ayrı dilleri olanları bir millet olarak görmek ne kadar doğrudur, diye bunlara soramazsınız. Neymiş, Aleviler yetmiş iki millete de bir gözle bakıyorlarmış.

İnsanın sorası geliyor. Siz hangi gözle bakıyorsunuz? Etnik kimlik veya dil önemli değildir demek, asimilasyon sürecindeki Alevi Zazaları Türk ya da Kürt kimliği içinde eritmektir. Türkün devleti var. Türkçenin, Türklerin ulusal açıdan bir sorunları yok. Kürtler de giderek özgürleşiyorlar. Ulusal kurumlarını oluşturdular. Güney´de Kürt Devleti de kuruldu. Etnik kimlik, dil önemli değildir demek, Alevi Zazaları bitirme söylemidir.

Alevi olmak bir ulus olmak için yeterli ise, o zaman sadece Dersimli Aleviler değil, Tokatlı, Yozgatlı, Amasyalı, Balıkesirli ve öteki Alevileri de hep birlikte bir ulus olarak görmelisiniz. Sizin mantığınızla bulunduğumuz bölgede en fazla üç ulus var. Müslüman ulusu, Alevi ulusu, Hıristiyan ulusu.

Ama olgular böyle mi?

Aynı dine ait olmak insanları birbirine yaklaştırabilir. Toplumların yaşamını sadece din belirlemiyor. Etnik köken, dil, ekonomik çıkarlar gibi olgular da var. Hatta din ikinci plana düşmüştür, dersek yeridir.

Ayrıca farklı etnik kökenlere sahip olan Müslümanlar da, Aleviler de dinsel kimliklerini, ulusal kimliklerinin yerine geçirmiyorlar. Bu Kürt Alevisi için de, Türk Alevisi için de geçerlidir. Türk ve Kürt müslümanlar da bu konumdalar.

Zazaların alevi ya da müslüman olsun kendi ulusal kimliklerine sahip çıkmaları gerekiyor. Farklı isimlendirmeler bir sorun olarak görülemez. Ayrıca bu isimlendirmeler birbirine karşı da çıkartılamaz. Önemli olan içerde ve dışarda halkımızın kendini tanıtabilmesidir.

Zaza isminin öne geçmesi ve daha çok tanınması, bilinmesinden dolayıdır. Birlikte yaşadığımız halklar, bölgeye ilgi duyan araştırmacılar, uluslararası kamuoyu bizi Zaza olarak tanıyor. Bizim de kendimizi böyle adlandırmamız çok normaldır.

Buna rağmen isteyen, istediği ismi kullanabilir. İstiyorsa kendine sadece Kırmanc ya da Dımıli der.

Öyle zannedildiği gibi Alevi Zazalar kendine her yerde Kırmanc demiyorlar. Varto´da Ma ya da Alevi, Kars´da Zaza, Sivas´da, Kayseri´de Zaza ya da Dımıli diyorlar. Kırmanc ismi sadece İç Dersim´e aittir. İç Dersim´de de Bamasuru, Kuresu, Dewres Cemalu aşiretleri kendini Kırmanc görmez. Kendi dışındakilere Kırmanc der.

Farklı isimlendirmeleri çok tartıştık. Bir dönem Kırmanc-Zaza isimlendirmesi üzerine geniş bir konsensus da oluştu. Kırmanc-Zaza tanımlaması da bazı karışıklıkları birlikte getirdi. Kırmanc-Zaza dediğimizde dışımızdaki kesimler bunu Kürt-Zaza ittifakı olarak anladılar. Bazıları da bunu Alevi Kürtlerle, Alevi Zazaların birliği olarak anladı.

Kendimizi rahatlıkla tanıtabilmek, aynı etnik kökene sahip, aynı dili konuşan toplumu ifade etmek için Zaza demek doğrudur.

Farklı isimlendirmelere gelen garip itirazlardan birisi de Hakkı Çimen´e ait. Hakkı Çimen´e göre Kırmanc´ı Kürt seyyar satıcıları, hayvan tacirleri, Sait Kırmızıtoprak ve Nuri Dersimi İç Dersim´e getirmiş. H. Çimen´in zaman zaman böyle garip iddiaları oluyor. Bir kaç satıcının ve bazı politik şahsiyetlerin bir topluma isim taşıyabileceklerini söylemek akıl mantık işi değil. Defelarca söylendi, yazıldı. Hakkı Çimenín de olduğu toplantılarda dile getirildi. Kırmanc denildiğinde genellikle Zazaca konuşan aleviler anlaşılır. Bu terim her zaman aynı anlama da gelmeyebilir. Ama şurası kesin. Kırmanc´ın Kürtle hiç bir ilgisi yoktur. İç Dersim de Kürtlere Khurr, dillerine de Kırdaski denilir.Kırmanc, Dımıli, Zaza adlandırmalarının anlamları,

 ortaya çıkmaları, zaman içinde değişime uğramaları araştırılmak isteniliyorsa soruna ciddi olarak yaklaşmak gerekiyor. Tarihsel gelişme etnik ve dini boyutuyla araştırılmalı, birlikte yaşadığımız halkların gelişmesi de incelenmelidir.

Bizi bu kelimelerin sözlük anlamları, nasıl ortaya çıktıkları fazla ilgilendirmiyor. Konuyu uzmanlarına bırakmak gerekiyor. Bilgi ve belge olmadan kuru iddialar ortaya atmak yanlıştır.

Dersim

Dersim´i Tunceli yapmak isteyen TC. amacına ulaşmak üzere.

TC. Tunceli Kanunuyla iki şeyi gerçekleştirmek istemişti. İlki Dersim´i ele geçirmek, ikincisi Türkleştirmekti. Ele geçirmeyi soykırımla gerçekleştirdi. Türkleştirmeyi ise sürgün, okul ve kışla eliyle gündeme koydu.

Dersim´in kadim dilini zaten yasaklamıştı. Her köye bir okul açtı. İç Dersim´i askeri kışlaya çevirdi. Dersim´in etnik kimliğinin değiştirilebilmesi için Dersim´in dininin de değiştirilmesi gerekiyordu. Aleviliği de yasakladı. 1925 Şıx Sait Direnişi vesilesi ile çıkartılan Tekke ve Zaviyeler kanunu ile Alevilik yasaklanmıştı.

1937-38 Direnişi ve Soykırımının üzerinde 70 yıl geçti. Bugünü anlayabilmek için 38 öncesi ve sonrasınını karşılaştırmak gerekiyor. Buna ben eski ve yeni Dersim´in karşılaştırması diyorum.

Kısaca eski Dersim nasıldı?

Dersim (iç Dersim) fiili olarak özerkti. Devletin etkisi kasaba merkezleri ile sınırlıydı. Buralarda da pratikte karşılıklı bir anlaşma vardı. Devletin hükmü karakolların kapısının dışında bitiyordu.

Dersim kendi içinde aşiretlere bölünmüştü. En büyük sosyal-askeri örgütlenme aşiretti. İç ve dış politika genellikle aşiretlerin çıkarlarına göre şekilleniyordu.

Dersim hukukunu Cemaatlerde Pir-Rayver ve aşiret liderleri belirliyordu.

Dersim´in iletişim ve ibadet dili Zazaca´ydı. Dersim´de yaşayan Alevi Kürtler, hatta Müslüman Türkler de Zazaca´yı en azından görüşmelerde, ticarette kullanıyorlardı. Dersim´in dili çevreye de yayılıyordu. Nitekim Fevzi Çakmak 1930´daki bir raporunda önlem alınmazsa Dersim´in dilinin (O, dili Kürtçe olarak adlandırıyor) Erzincan´da da birinci dil olacağını söylüyordu.

Bugünkü Dersim nasıl?

Dersim´in her noktası işgal altında. Devletin işgalinin yanısıra öteki askeri güçler de Dersim´de belli bir kontrol kurmuşlar. Biliniyor, ama yine de adıyla belirtelim. PKK ve Türk Solu´nun da askeri güçleri var.

Aşiretlerin eski örgütlenmesi ve gücü kalmamıştır. Bir aşirete ait olmak fazla bir şey ifade etmemektedir. Aşirete ait kollektif kimliğin yerine, büyük oranda kişisel tercihler öne geçmiştir. Aşiretin dağılmasının ardından yeni kollektif bir kimlik oluşmamıştır. Bugünkü problemlerin, yabancılaşmanın kökeninde başka şeylerin yanında bu etmen belirleyicidir.

Dersim´in hukukunu devlet, Kürt Hareketi ve Türk Solu etki ve güçleri oranında belirliyor. Dersim´de Karakol-Kürtkol-Solkol yönetimi var.

Dersimín iletişim dili hemen hemen Türkçe olmuş. İbadet dili olarak Zazaca kullanılmıyor. Son yıllarda Zazaca dualar, dinsel söylenceler yazılı hale getirildi. Aleviliğin Dersim rengi biraz açığa çıktı. Burada özellikle Munzur Comert´in çabalarını övgüyle anmam gerekiyor. Zaman zaman Zazaca Cemler düzenleniyor. Ancak bunlar çok sınırlıdır. Tunceli Kanununu yazanların yolundan gidenler bunu engellemek istiyorlar.

Dersim hemen hemen boşaltılmıştır. Dersim köyleri yeniden yakılıp yıkıldı. Dersimliler bir kez daha sürgüne mecbur edildiler. Savaş, her türlü terör ekonomik hayatı felce uğratmış, İç Dersim, toplama kampını andırır bir hale gelmiştir.

Dersim´in sorunları, çözüm yolları tartışılırken bu tabloyu göz önüne getirmeliyiz.

Soyut bir Dersim tartışmasının anlamı yoktur.

Tarihi Dersim´i eski haliyle yaşamamız mümkün görünmüyor. Tarihsel hafızayı canlı tutarak geleceği bugünden kurmanın yollarını aramalıyız. Bununla ilintili olarak Avrupa´da kurulan Dersim Cemaatlerini önemsemeliyiz. Cemaatler dilimizi, kültürümüzü yaşatmanın, örgütlemenin merkezleri haline gelmelidir. İç Dersimliler üzerinde etkisi zayıflayan Türk Solu´nun ve Kürt milliyetçilerinin Cemaatler üzerinden güç toplama ve gündem değiştirme çabalarına karşı çıkmalıyız.

Şıx Sait Direnişi ve Dersim

Şıx Sait Direnişi 1925´de gerçekleşti. Direniş üzerine her kanattan islamcılar, Kürt milliyetçileri, bazı yabancı araştırmacılar yazıp konuşuyorlar. Fakat direniş´in ana gücünü oluşturan Zazalar konu üzerinde yoğunlaşmıyorlar. Tarihimizi dışımızdakilerden öğreniyoruz dersem, yanlış olmaz.
Direnişe ait hafıza kaybolmadan yerinden orijinal derlemeler yapılmalıdır.
Dersim ve Şıx Sait ilişkisi nasıldı?
Dersim Direniş´de ne yaptı?
Önce şunu belirtmeliyiz. Bütün resmi belgelerde Dersim´den çok korkulduğu yazılı. Türk Devleti Direniş´e Dersim´in de katılma ihtimalini göz önünde bulunduruyor.
Askeri önlemlerinin yanında, siyasi yöntemleri de devreye sokuyor.
Dersimlilerin alevi, Direniş güçlerinin müslüman olmasını kendi lehine kullanmak istiyor. Malatyalı Doğan Dede´yi görevli olarak Dersim´e gönderiyor. Bütün propagandalarına rağmen Dersim Direnişe karşı harekete geçmiyor. Mazgirt- Palu sınırında küçük çaplı çatışmalar yaşanıyorsa da, bunun ne askeri ve ne de siyasi olarak fazla bir önemi görülmüyor. Ki çatışmaya taraf olan esas olarak Şadili Necip Ağadır. Dersimliliği tartışmalıdır. Sınırda yaşamaktadır. Dersim´in değil, dışarının etkisi altındadır.
Devletin Direnişe karşı aldığı önlemler Dersim´i de kapsıyor. Direniş bölegesinde ilk iş olarak sıkıyönetim ilan ediliyor. Dersim de sıkıyönetim bölgesine dahil ediliyor.
Direnişin dini motifi vesile edilerek Tekke ve Zaviyeler yasaklanıyor. Dersim Aleviliği de bu yasağın içine alınıyor.
Devlet, Palu-Piran´a saldırırken aslında Dersim´e saldırıyordu. Ankara´nın gözünde Dersim´le Piran arasında bir fark yoktu. Devletin Dersim- Palu´ya nasıl baktığını anlamak için TC. Hükümetlerinde Bakanlık da yapmış birisinin bakış açısını aktarmak yeterlidir.
"Şeyh Said´in Dersim dağlarında yükselttiği mistik sada aslında Cumhuriyet´in canına kastetmiş bir eşkiya narasından farklı değildi. Bu ses, önce hilafeti geri istiyor; sonra, eteğine kapanacağı saltanatın lütfunu özlüyordu. İsmet Paşa, Dersim´i kana boyamıştı. Mor Dersim´in kanı uzun süre koyu aktı." (Yılmaz Karakoyunlu, Üç Aliler Divanı, sf.209, Simavi Yayınları)
Şıx Sait Dersim´in de Direnişe katılmasını istiyor. Bu konuda en azından Varto aşiretlerine yapılan çağrılar var.

Varto´nun durumu değişik. Varto´da Şıx Sait´in öncü kolu Cibranlılar. Cibranlılarla Varto´nun Alevi Zazaları arasında geçmişten gelen çatışmalar var. Cibranlılar Hamidiye Alaylarına dahildiler. Bölgede Osmanlı´nın idari ve askeri temsilcisiydiler. Varto´daki Alevi Zazaların Şıx Sait´i desteklememelerinin en önemli sebebi budur.

İç Dersim Direniş karşısında sessiz kalmıştır. Bunun ana nedeni Direniş´in taleplerinden birisinin de Şeriat olmasıdır. Yine de Qocan(Semku, Resku, Qocu) direnişe destek için 22 Şubat 1925´de Çemişgezeg´e saldırmıştır. Hesen Xeyri de Elazığ´da Direniş önderleri ile görüşmelerde bulunmuş ve bunu Xozat Aşiretlerine bildirmiştir. Hesen Xeyri Direnişi destekleme taraftarıydı. Nitekim İstiklal Mahkemesi onu da Elazığ´da idam etti.
Dersim Direnişe katılmamıştır. Ama Direnişe karşı da çıkmamıştır. Bunun iki temel nedeni vardır. Birincisi, Direnişin islami rengidir. Dersim Alevidir. Şeriat Aleviliği dışlamaktadır. Şıx Sait´in kendisi Alevi karşıtı değildir. Zaten Dersim Aleviliğiyle de ittifak yapmak istemiştir. Yine de Şeriat istemi Dersimliler için kabul edilmesi mümkün olmayan bir istemdir.

İkincisi, Direnişe Cibranlıların da ortak olmasıdır. Cibran Hamidiyesi ile sadece Varto´da değil, İç Dersim´de de çatışmalar yaşanmıştır. Cibranlı Xalit Beg Osmanlı adına Dersim´e de saldırmıştır.

Zaza Sorunu

Zaza sorunu ulusal sorundur. Zazalar ulusal özgürlüğe kavuşmadan bu sorun çözülemez. Ulusal özgürlüğün biçimi her zaman ve her yerde bir değildir. Otonomi, Federasyon, Bağımsızlık ulusal sorunda denenmiş siyasal çözümlerdir. Bu çözümlerden hiç birisi de mutlak, değişmez biçim olarak görülemez. Döneme ve koşullara göre ulusların istemleri de değişebilir.

Bizim koşullarımızda doğru olan Federasyondur. Kürtler, Zazalar, Türkler federatif bir yönetim altında birlikte yaşayabilirler. Öteki halkların ulusal-kültürel özgürlükleri de bu federasyonda gerçekleşebilir. Halkların birliğinde üst kimlik, alt kimlik olmaz. Üst ve alt varsa, orada eşitsizlik vardır. Bu yeni sorunları da beraberinde getirir.

Türkiye´nin demokratlaşması da sorunu çözmez. Ama çözümün önünü açabilir. Çözümü kolaylaştırabilir. Demokrasi ulusal sorunlarda tam çözüm olamıyor. İngiltere ve Fransa´da sağlam demokratik rejimler var. Yine de ulusal eşitsizlikler demokraside de varlığını korudu. İspanya´yı da buna örnek gösterebiliriz. Aynı şekilde İsrail de demokratik bir ülke, ama Filistin´i işgal etmiştir.

Zazaların sorunu sadece dil ve kültürel haklarla da çözülemez. Ki bu hakları da gerçek demokrasilerde olduğu gibi uygulamak istemiyorlar. Ulusal sorun, toprak sorunudur. Ulusların kendi kendilerini yönetmeleri sorunudur.

Zaza sorunu da Zazaların ulusal-demokratik iktidarı kurulmadan çözülemez.

Zazalar sorunun etrafında dönüp-dolaşıp yarım yamalak cevaplarla oyalanmayı bırakmalıdırlar. Çözüm için ondan-bundan icazet almak gerekmiyor. Özgürlüğe bizim ihtiyacımız var.

Onun için mücadele etmeliyiz.


Kaynak
: http://f51.parsimony.net/forum204355/messages/6669.htm
NOT:
Bu yazı, yazarın izniyle bu sayfaya aktarılmıştır.
Bakınız: 'http://f51.parsimony.net/forum204355/messages/6683.htm' (Bira Faruk, Yaziyi elbetde ZazaPress´in sayfasina asabilirsiniz. Sana, Koyo´ya ve öteki arkadaslara dostca selamlar. Kar u guré sima de serkotene wazono)

 

Düzen Partileri Çözümü Savaşta Görüyorlar

Farhat Pak

Türkiyede genel secimlerin yaklasmasi münasebetiyle, düzen partileri, halki uyutma ve milliyetci fasist duygulari oksamak amaciyla propoganda icerikli calismalara hizli bir sekilde devam ediyorlar.

Secim sürecinde göze carpan en belirgin özellik; Genel kurmayla düzen partileri arasindaki, "Vatan, millet, Sakarya" propagandalarinda tam ittifak saglandigi yönündedir. Savas cigirtganligi ve Kürt düsmanligi had sahfaya cikartilmis ve giderek halklar arasinda catismaya dönüsecek bir savas ortaminin yaratilmasi icin, deyim yerindeyse "Ari misali" calismaktadirlar. Son günlerde MHP lideri Devlet Bahceli kendisiyle röportaj yapan Enis berberogulu`na "Ikdidara geldiklerinde Kuzey Irak`a ve Kürt halkina karsi askeri hareket yapacaklarini" söylemete bir sakinca görmedi. Kemalist ve Fasist Deniz Baykal`da secim sürecinde, Kürt düsmanligi yönündeki propagandalarinda MHP`yi cok gerilerde birakti. AKP de ise net bir politika yok. Bir gün önce dediklerini bir gün sonra inkar edebiliyorlar. Türkiyede demokratik bir sürec yasanmadigi icin, bu mevcut partiler, genel kurmayin calisma sahasi disina cikmalari, bagimsiz politika üretmeleri mümkün görülmüyor. Yani fasisti, Islamcisi, liberali, Atatürk Sosyal demokratiyla hepsi, Türk milliyetciliginde, fasizimde karar kilmislar. Hata denilebilir ki, bir dönem Sosyalizim, halklarin kardesligi gibi, kavramlari agzindan düsürmeyen Dogu Perincek dönmesi de kervani kacirmis telasiyla, savas cigirtkanligi yapmaktadir. Türk cephesinde su an görülen tek durum, Vatanin bölünmemesi icin tam ittifak saglandigi yönündedir. Türk devleti ve onun partileri Kürt, Süryani, Ermeni ve Zaza halkinin varligini tanimamakta ve bu halklara karsi savasi tek cözüm olarak görmektedir. Özellikle Zaza halkina karsi, top yekün bir inkar politikasi sergilenmektedir. Hakim ideoloji orta dogu da büyük bir nüfusa sahip olan Zaza halkini Türklük ve Kürtlük icinde degerlendirerek, tarih sahnesinden silmeye calismaktadir. Zaza halkini gücsüzlestirmek icin, Alevi, sunni gibi, yapay ayriliklar yaratarak, bu halki birbirine düsürmek istiyorlar. Böylesi bir tablonun neleri getirip, neleri götürdügünü Írak gerceginde cok acik bir sekilde görmek mümkün.

Demokrasi ulusların inkarına son vermekle ancak sağlanabilir

Bugün Misak-Milli olarak belrlenen sinirlar icinde, demokrasinin yerlestirlmesi icin, uluslarin varlikliklarini tanimak en büyük kosuldur. Bu kosullar yaratildiktan sonra, demokratik bir mücadele karar kilan, özgürlükcü gruplar, ittifakin ilk adimin atmis olacaklarir. yani temeli saglamlastirmadan ya da onu zamanlama gibi ipe sapa gelmez gerekcelerle engellemek isteyenler, barisin, huzurun, demokrasinin savunucusu olamazlar. Bu anlamda Türk demokrasi gücleri gibi, Kürt demokrasi gücleride zaaf icerisindedirler. Bugün Kürt mücadelecilerinin Zaza aydinlarina dayattiklari argümanlar, Kemalist ideolojinin devami gibidir. Zaza halkinin varligini inkar politikalari hala üst boyutta devam ettirilmektedir. Nasil ki, TC`nin resmi sözcüleri bu ülkeyi böldürmeyiz, Türkiyede Kürt sorunu yoktur, Türk, Kürt sorunu yoktur, Damarlarimiz ayni vatan icin atiyor diyorlarsa, Kürt aydinlarinin söylemleride bunu nakarat etmenin disinde degildir. Nereden bakilirsa, bakilsin, Türkiye gerceginde Özgürlükcü fikirlerle, milliyetci fikirler birbirine karistirilmis durumda. Özgürlükten dem vuran bazi cevreler, bir dönem sonra kanali milliyetcilige dogru yöneltigi görülmektedir. Artik cöple samani birbirinden ayristirip, politika da netlik saglamak gerekiyor. Bu netligi saglamadan demokrási mücadelesine aday olunamaz. Yani Demokrati Kürt mücadelesine ada olan DTP, HAK-PAR gibi partiler, daha fazla olumsuzluklar ve celiskiler icine düsmeden, iclerindeki bazi Zaza kökenlileri, Türk devleti benzeri propagandala icine düsmeden, onlarin bu tutmlarini zararli görerek, Zaza halk gercekligini tanimalidirlar. Bu bir gercekliktir, tek cözümde bu gercekligi tanimaktan geciyor. Yani Kürt siyasetci, Hatice Yasar`in, " Milliyetciligin Hos Görülecek Tarafi Yoktur" seklindeki ifadesi gercegin bütününü yansitiyor. Ortak yasam gercekligi, yine ortaklarin, adeletli davranislariyla saglanacaktir. Teraziyi dengede tutmak icin hile ve hurdaya basvurma anlayisi terk edilmelidir. Secim süreci bir firsat olarak degerlendirilebilinir. Zaza halki ve aydinlari varliklarini inkar eden hic bir anlayisla ittifak icinde olamaz ve onlara yardimci olamaz. Halkimiz varligini tanimaya hic bir anlayisa oylarini vermemelidir. Gerci Türkiyede bu partilerden hangisi iktidar olursa olsun, Kemalizmin ve Genel kurmayin iradesinin disina cikamazlar. Demokrasi süreci yine inkarci ve imhaci kurumlarin sökülüp atilmasiyla, güclü bir cikisla gerceklestirilebilinir. Orta dogu da cok hizli bir sürec ve kargasaliklar yasanmaktadir. Türkiyede demokrasi sürecinin gelismsi yine bu sürecle baglantili bir sekilde ele alinmalidir. Emperyalizmin ortadoguda, Asya da, Avrupada ve bir cok bölgede isgali söz konusudur. Dünya zenginliklerini kendi cikarlari dogrultusnda kullanmak icin, kendine bagimli ülkeler ve uluslar yaratma cabalari mevcuttur. Tüm bu gercekligi görüp, demokrasinin ve özgürlügün önemini burada görmek, kavramak gerekiyor.

Özgür yarinlari yaklamak ve halklar arasinda kardeslik, baris sürecini yakalamak icin, inkari, önyargilari, neo milliyetciligi elimizin tersiyle uzaklastiralim, demokrasi ve özgürlük cephesinde bulusalim.

Kaynak: Veng u Vac http://f28.parsimony.net/forum68376/messages/1761.htm

 

Zaza Aydinlari Zazalara íliskin Söylemlerini Netlestirmelidirler

Zaza aydinlari sürekli Zaza sorunundan bahs etmelerine ragmen, Zazalara iliskin söylemlerinde netlik yoktur. Cünkü bir halkin mücadelesini omuzlamak, ya da onu haklarini isteme yönünde harekete gecirmek, ancak ve ancak plan-programla olur. Evet Zaza halki vardir, bu tarihi bir gercekliktir. Dili vardir, Kültürü vardir, Tarihi vardir, ama onu kurtulusa götürecek, haklarini savunacak bir programi yoktur. Böyle oluncada Zaza halki ve gencleri ismi konulmamis bir mücedelenin icinde kendilerini buluyorlar. Zazalarda en belirgin calisma(tüm olanaksizliklar ve eksikliklerine ragmen) Ayre-Piya döneminde görüldü. Daha sonra olusturulan Zazaistan Yolu(Raya Zazaistan) hareketi, en azindan bir programla halk karsisina cikmayi basardi. Bu hareketin öncülügünü yapan Ebubekir Pamukcu`nun 1990-91 yillarinda hastalanmasi ve daha sonra vefat etmesi, bu hareketin sürekliligini saglayamasina neden oldu. Her ne kadar Ebubekir Pamukcu`nun ölümünden sonra, hareket uzun bir dönem calismalarini yürütme cabasi icine girdiysede, ne yazik ki, harekette sürekliligi saglayamadilar. O`dönem Alisan Karsan ve bazi Piya gelenenginden gelen Zaza aydinlari tarafindan olusturulan "Piyabestina Reyayenda Zaza hareketide 7 sayilik dergiden sonra calismalarini durdurmak zorunda kaldi. Daha sonra Desmela Sure, Raya zazaistan, Zaza kurtulus Örgütü ve diger yurtsever kisilerin birlik calismalarida sonuc vermedi. Her ne kadar Alisan Karsan kendilerini fesh ederek Desmale Sure katildilarsada, bir dönem sonrada, komuoyuna hic bir aciklama yapmadan geri cekildiler, Bu ayriligi takipen diger yurtsever unsurlarda Desmala Sureden ayrilarak Serbestiye ve Zaza Ulusal Hareketi adinda örgütlenmeye gittiler. Serbestiyeyi olusturan yurtseverler, yaptiklari bir konferansla, hareketi bir programa kavusturdular. Su anda konumuz progrmlara iliskin elestirilerimiz olmadigi icin, bu konuyu ilerki bir sürece birakiyoruz. Zaza Ulusal Hareketi kurulusunu aciklamasina ragmen, Zazalara nasil bir mücedele vermeleri konusunda herhangi bir program sunamiyordu.(Belkide arkadaslar o dönem programlarini yayinladilarda ben kisi olarak göremedim) Bir dönem sonra daha önceleri Kizil Yol hareketini olusturan M. cagdas ve bazi yurtseverlerce Vengé Zazaistan adinda bir yayin cikarilarak, örgütlenme calismalarina agirlik verildi. Farkli düsüncelerden olusan bu yapida bir dönem sonra calismalarini durdurmak zorunda kaldi ve Zaza davasina zarar veren tutum ve davranislar icine girildi. Bu daginikliga son vermek ve ulusal birligi saglamak amaciyla yillar sonra yine PSD(Partiya Sosyalista Dersim), Réca Koministiye, Piya cevresi ve bazi yurtsever kisilerce baslatilan calismalar, uzun bir dönemi kapsamasina ragmen, daha tartismalarin basinda PSD`nin ve Kongrede Réca Koministiyenin ayrilmasiyla bu calismada sketeye ugradi. Her ne kadar bu kongrede Zaza Ulusal Kongresi adi altinda bir olusum ortaya ciktiysa da, Kongre yöneticiligine secilen arkadaslar, bir dönem sonra bu calismalari yürütemediler. Kongrede olusturulan Program taslagi kamuoyuna aciklanmadi. Özellikle programa son seklini verecek görevli arkadas, bugüne kadar ne programi tamamlayabildi, nede bu konuda bir aciklma getirildi.

Zaza Halki Kendisini Temsil Edecek Programli Bir Yapiya Kavusturulmamistir

Yillarca süren bir cabaya ragmen, Zaza hareketindeki belirsizlik ve kaos ortami devam etmektedir. Görebildigimiz kadariyla, bazi arkadaslarin kisisel gayretlerine ragmen, herhangi bir atilim söz konusu degildir. Bibir cefayla olusturulan Zaza kurumlarina, birakalim siradan insanlari, Zaza aydinlari bile sahip cikmiyorlar. Herkes kendi basina bir olusum olma sevdasini sürdürüyor. Ortaya cikan tablo, mevcut kadrolarin bu isi götüremeyeceklerini ortaya koyuyor, ya da aradaki cok önemli sorunlar bu süreci etkiliyor. Bugün kabul etsek de, etmesekte Zazaca konusan kesimler, Dersim ve Zazalar seklinde bölünmüslerdir. Bu bölünmeye gerekce olarak ortaya sürülen gerekce, Alevilik ve Sunnilik durumudur. Bu bölünmüslügü giderecek cabalar ve ciddi girisimlerde mevcut degildir. Sürece müdahale etmek ve cözüm üretmek yerine, yöntem olarak isi oluruna birakmak tercih edilmistir.

Kaynak: Veng u Vac http://f28.parsimony.net/forum68376/messages/1766.htm

 

Zaza Halki Kendisini Temsil Edecek Programli Bir Yapiya Kavusturulmamistir

Yillarca süren bir cabaya ragmen, Zaza hareketindeki belirsizlik ve kaos ortami devam etmektedir. Görebildigimiz kadariyla, bazi arkadaslarin kisisel gayretlerine ragmen, herhangi bir atilim söz konusu degildir. Binbir cefayla olusturulan Zaza kurumlarina, birakalim siradan insanlari, Zaza aydinlari bile sahip cikmiyorlar. Herkes kendi basina bir olusum olma sevdasini sürdürüyor. Ortaya cikan tablo, mevcut kadrolarin bu isi götüremeyeceklerini ortaya koyuyor, ya da aradaki cok önemli sorunlar bu süreci etkiliyor. Bugün kabul etsek de, etmesekte Zazaca konusan kesimler, Dersim ve Zazalar seklinde bölünmüslerdir. Bu bölünmeye gerekce olarak ortaya sürülen gerekce, Alevilik ve Sunnilik durumudur. Bu bölünmüslügü giderecek cabalar ve ciddi girisimlerde mevcut degildir. Sürece müdahale etmek ve cözüm üretmek yerine, yöntem olarak isi oluruna birakmak tercih edilmistir. Konuyu biraz acmak gerekirse, birlik adina yapilan toplantilarin, bazi kisilerce provakasyon ve bölme amacli yapildigi görülecektir. Özellikle 29 mayis 1993 Manheim, 3-5 Eylül Hannover de baslayan ve 7-9 Ocak Köln toplantisiyla sonuclanan toplantinin, taraflari bilestirmeden ziyade, sova dönüstürülerek, bölme ve dagitma amacli oldugu, sürec icinde ortaya cikti. Tabiki bu toplantilarda Zaza halkinin birligini ve örgütlülügünü savunan kesimlerin cabalari kücümsenemez. Ne yazik ki, bir cok yurtsever insanda o dönemde bunlarin gercek niyetlerini fark edemedi. Yani bu mücadele sürecinde ve bugünkü durum, özellikle bazi kisilerin piolitika adina nelerin pesinde oldugunu acikca ortaya koyuyor. Özellikle bu bölücü hareketlerin basini ceken Seyfi Cengiz ve Alisan Karsan gibi, politikacilar, birlik adina, Zaza mücadelesini zayif düsürmede gayet basarili oldular. Daha düne kadar Zaza Kurtulus Örgütünü kurdugu ve alevisiyle-sunnisiyle tüm Zazalarin ulusal birligini savunma iddasinda bulunan, bir cok yurtsever insani bu görüslerine inandiran Alisan Karsan, hic bir muhasebe yapma geregi bile duymadan, simdilerdede Dersim halkini özgürlestirmekle mesguldurlar. Hemen, hemen Seyfi Cengizle ayni cizgide olan Alisan Karsan, her ne hikmetse, Dersim Forum ve Dersim38 forum adi altinda iki ayri grup gibi davranmaktadirlar. Zaza yurseverleri artik bu gercegi görmeli ve gelecege iliskin calismalarinda bu komplo girisimleri göz ardi etmemelidirler. Bunlar yurtsever maskesi altinda Zaza halkini Kürtlestirmek ve Türklestirmek cabasindadirlar. Zaza hareketi varligina yönelen bu girisimleri yurtsever bir girisim olarak degerlendiremez. Kesinlikle bu cizgiyle aramizda belirleyici cizgiler cizmeliyiz. Bu girisimlerin dünden bugününü ortaya koyarak, kitle icinde tutarsizliklarini ortaya koymak yurtseverlik görevidir. Bu girisimcilerin pratikte ortaya koyduklari tek sey Dersim yurtseveri gibi, görünerek, Kürt miliyetcileri ve onlarin isbirlikcilerinin kanallarina su tasiyip, inkarci politikalari dahada güclendirmektedir. Ortaya cikan tablo, mücadelenin bir tarafinda dincilik ve bölgecilikten uzak Zaza yurtseverligi, diger taraftada mezhep farkliliklarini öne cikaran, özünde ulusal cabalari zayiflatma amacli gelisen hareket. Gerici zeminde tirmandirilan bu hareket, ulus maskesi takarak, kitlelerde belirsizlik ve kafa karisikligi yaratmaktan baskaca da hic bir amaca hizmet etmemektedir. Bu hareketin bugün bugünlere gelmesinde, Zaza yurtseverlerinin zaaflarini ve pasifliklerini göz ardi etmemek gerekiyor.

Kaynak: Veng u Vac, http://f28.parsimony.net/forum68376/messages/1782.htm

 

Zazalar Ístiyorlar, Hangi Mücadele Bicimini Benimsiyorlar

Yazimizin basinda iddia ettigimiz gibi, Zaza aydinlarinin Zaza halkina iliskin politikalarinda aciklik ya da netlik yoktur. Her seyden önce aydinlarimiz kurtulus mücadelesine iliskin programsal bir örgütlülükten uzaktirlar. Koma Serbestiye`yi örgüt olarak kabul edersek, yeterli olmasada, en azindan TC ye karsi bazi istekleri maddeler halinde siraladiklarini görmekteyiz. Ama programin bir bölümünde, herkesin bu programi uygulama zorunlugu olmadigini, keyfince hareket etmesinde ve davranmasindada bir sakinca olmadigi belirtiliyor. Zaza Ulusal Hareketinin ise, zaman, zaman aciklamalar disinda bir programinin olmadigi, varisede kamuoyuna aciklanmadigi biliniyor. Konuyu biraz daha acarsak, Zazalar ne istiyor? Diye sormamiz gerekiyor.

1- Zazalar örgütlenip, bagimsiz bir ülkemi kurmak istiyorlar
2- Ya da Misak-Milli sinirlari icinde dil ve Kültürel haklarinin garanti altina alacagi federatif bir olusummu
3- Ya da Kürdistan denilen cografyada, Kürtlerle birlikte ortak bir mücadele sonucu Kürdistana bagli bölgesel özeriklikmi istiyorlar
4- Ya da Bagimsiz birlesik Kürdistanin yaratilmasi mücadelesinin bir parcasi olarak mi kendilerini kabul ediyorlarmi?

 Zazalarin 1980 sonrasi olusturduklari örgütlenmelerde bazi olusumlarin programlarini incelersek:

1- Raya Zazaistani hareketi, Türk ve Kürt gücleriyle ortak bir yapi icinde birlesebilmek icin: Program madde 2: "Hareketimiz, Komsu kardes halklarla esit kosullarda olusturulacak birlesmelere büyük önem verir. Ancak bu birligin, Zazaistan, Kürdistan ve Türkiye`nin tam bagimsiz birer devlet statüsü kazandiktan sonra, birlesme özgürlügüne sahip bulunduklari kosullarda, taraflari ortak iradeleriyle gerceklesebilecegine inanir."

 2- Komé Serbestiya ma örgütü ise: "Biz Türk Devletinin boyundurugunu ve yeni bir boyunduruk istemiyoruz; komsularimizla yanyana, ic rahatligi ve tolerans ile, esitce, baris icinde ve demokrasi ortaminda yasamak istiyoruz. Bu ya otonomi ya federasyon ya da Konfedarasyon ile olur. Ancak komsularimiz bunu istemezse, biz de bagimsiz bir irade kurariz.

 Raya Zazaistan hareketi bu amacina ulasmak icin bagimsiz örgütlenmenin gerekliligini belirtmektedir. Dolayisiyla da bu amaca ulasmak icin askeri, politik örgütlenmenin en gercekci tutum oldugu tezinden yola cikar. Zazaistan olarak belirlenen cografyanin özgürlestirilmesi, yine bu cografyada yasayan diger azinliklarin ortak mücadelesiyle gerceklesecegine inanir. Zazacayi bu ülkenin birinci derecede egitim dili olmasini savunur. Zaten askeri örgütlenmenin yaratilmasi icin, her bölgede Kurtulus Müfrezelerinin olusturulmasini savunur.

 Tabiki bu programin bugünkü sartlarda gecerliliginin olup, olmadigi tartisilabilinir. Ama dogru olan bir mücadele perspektifinin olusudur. Yani kendi cizgisinde, kapali olmayan bir aciklik ilkesine baglidir.

 Serbestiye örgütü, Zazalar üc sekilde yasam bicimini öneriyor ve bunu komsullarin tavirlariyla, ancak mücadele sürecinde belirlenecegini ifade ediyorlar. Yani bu federasyanda, Konfederasyon, ya da tam bagimsiz bir sekilde olabilinir deniyor. Tabiki buda bir programsal bir anlayistir. Ama bu amaca ulasmak icin nasil bir mücadel biciminin benimsenmesi konusunda bir perspektif yoktur. Yani askeri-polit bir örgütlenmemi, yada Türk, Kürt ve diger halkalrin ortak örgütlenmesiyle mi bu amaca ulasilacak belli degildir.

 Bunun disinda birde PSD`nin programi ayni dili konusan halkimizi ayri, ayri halklar göstererek Zaza-Kirmanc örgütlenmesi olarak degerlendirmekte ve ortak ülke adi olarak Dersim`i göstermektedir. Bu hareketin yayin organi olan Desmala Sure nin her sayisinda ayri örgüt ve ayri programlar mevcuttur. Bir yanda halkimiz Zaza-Kirmanc halki biciminde formüllestirirken, baska bir sayidada Dersim ve Zaza halklari biciminde formüllestirmektedir. Yani bu hareketin hangi ulusu savundugu, nasil bir mücadele bicimini savundugunu anlamak mümkün degildir. Bu hareketin ortaya koydugu tavirlar, Zaza hareketini yipratma ve etkisiz hale getirme maksatlidir. Özellikle bu hareketin mimari bir gecede bu hareketin programin ve adini degistirmekte hic bir sakinca görmez. Elbetteki kosullara göre mücadele bicimleri benimsenebilinir. Ama burada önemli olan kosullar degil, bu politikacilarin kariyerleri önemlidir. Bir yandan zazaistan diye bir kavramin yanlisligindan bahs ederlerken, tarih calismalarinda bu bölgeye parentez icindede olsa, "Zazaistan" demekte bir sakinca görmezler. Dersim/Zaza ulusal platformu calismalarinda(8-10 Agustos 2003 ve 2004 ) acikca ortaya cikmistir. Zaza hareketini icten etkisizlestirmek ve kendi maceralarina alet etme cabalari sonuc vermeyince, calismalardan alel acele cekilerek, daha önce yoldas dost vede cok güvendigini belirtigi kisilere iftira atmayi bir kurtulus ve cikis yolu olarak gördü. Bu konu üzerinde ileriki sürecte daha detayli bir sekilde duracagiz.

 Ayrica bir Dersim/Zaza örgütü oldugunu savunan Réca KOministiye`nin programina ulasamadigimiz icin bu hareketin nasil bir cözüm seklini benimsedigini bilemiyoruz. Bildigimiz tek sey; PSD ve RK teyi olusturanlarin Tekosin geleneginden geldikleri yönündedir. Bu hareketin programini yayinlamasi durumunda komuoyu daha yakindan bilgilenip ve degerlendirme firsati bulacaktir

 Zaza Ulusal Hareketi(ZUK) olarak bilinen hareket, Zazalar icinde örgütlenmek ve maddi güce dönüsmenin yolunu acmak icin, Programini ve gelecege iliskin ´projesini kitlelerle paylasmalidir. Cünkü bir hareket, kendi programinin dost ve düsmandan saklamanin tersine, onu mümkün olan her alana ulastirmalidir. Bu tür carpik ve yanlis anlayisi daha önce birlikte hareket ettigimiz Kürt siyasi yapilari icinde yasadik. Özellikle 12 Eylül 1980 öncesi Zaza ve Kürt yerlesim birimlerinde güclü bir örgütlenmesi olan DDKD hareketi, kendisine ait olan PKK(Kürdistan Isci Partisi) ismini ve programini kitlelerden ve düsmandan gizli tuttugu icin, bu isme sahip cikamamis ve bu ismi PPKK(Kürdistan Öncü Isci Partisi) olarak degistirmek zorunda kalmistir.

 Zaza Ulusal Hareketi ve Komé Serbestiya ma ortak hareket etme ya da birlesme yönünde bir atilim gerceklestirebilirlerse, önemli görevleri yerine getirebileceklerdir. En azindan bu hareketler arasinda uzun bir sürece dayanan iliski ve tutum mevcuttur. Bir halkin özgürlük mücadelesini omuzlamaya aday olan hareketler, halk gercekliklerine aykiri tutumlara hizmet edecek tutumlari terk etmelidirler. Ulusal varligimizi ve örgütlülügümüzü, yine kararli bir örgütlenmeyle ancak ortaya koyabiliriz. Yurtsever kesimler arasindaki daginikliga son vermek yine yurtsever öncü kadrolarin girisimleriyle olacaktir. Bunu basarmadigimiz sürece, halkimiza ve yok olmakla karsi, karsiya olan dilimize büyük kötülükler etmis olacagiz.

 Kaynak: Veng u Vac http://f28.parsimony.net/forum68376/messages/1788.htm

 

 Kürt ve Zaza Íttifak Nasil Saglanabilinir

 Zaza cografyasi Kürt ve Türk cografyasi arasindadir. Bu konumu itibariyla, Türk ve Kürtlere nazaran harek sahasi dahada elverissizdir. Zaza tarihi ve direnisleri incelendiginde bu durumun deavantajlari acikca görülecektir. Yani Zaza halki bir mücadele gelistirirken kendi öz gücünü esas almak ve bunun kosullarini olusturmak zorundadir. Örnegin 1920,25,37-38 mücadeleleri, zazalarin kendi öz gücüne dayalidir. Bu mücadelede herhangi bir gücün destek ve yardimi söz konusu degildir. Düsman güclerinin bu üc direnistede uyguladigi vahsice girismlere karsi, ne Kürtlerden nede Türk aydin kesiminden hic bir destek söz konusu degildir. Kocgiri, Palu ve Dersim alanlari kan gölüne cevrilirken, Zazalari Kürt gören kardeslerimizin sesizligi düsündürücüdür. Bu üc savunma amacli direnise Kürt ayaklanmasi damgasi vurma gayreti icerisinde olan cevrelerin, bilgi ve dökümanlari, resmi tezin ileri sürdükleri gerekcelerden farkli degildir. Ama Zazaca konusan kesimler arasinda, aradaki inanc farkliliklarina ragmen bir iliski ve irtibat söz konusudur. Bu irtibat 1929 lerde Elazig Valiligince devlete gönderilen yazida(Asmen tarafindan aktarilan bu tarihi belgeyi orjinal sekliyle, piya forum arsivi, 19.05.07 bölümünde görebilirsiniz) acikca ifade edilmistir. Bu tablo ve cografi yapi, Zaza ulusalcilarin islerini zortlastiriyor. Zazalarin bu cografya da iki derede, birarada kaldiklari görülüyor. Birde Zazalarin 1571 Caldiran savasi gercegide Zazalarin gelecege umutlu bakmalarini zorlastiriyor.

 Öyleyseyle bu Kürt ve Zaza kardesligi nasil saglanacaktir. Kürt ve Zazalarin bir cok yönleriyle, benzerlikleri bir gercektir. Ayni cografyada yasamanin getirdigi bir cok yakinliklarda söz konusudur. Bu yakinliklari ortak mücadelede bir kazanim olarak görmek gerekirken, Kürt aydinlari sürekli Zazalari inkar, tarihlerini kendi tarihleri gibi kamuoyuna lanse ederek, kendi iclerinde eritme politikalarini tercih etmislerdir. Zazalarin cografik olarak sikisikliklari, sorunlarini dünya kamuoyunun gündemine ulastirmayida engellemistir. Dolayisiylada Osmanli ve Cumhurriyettin özel alakalariyla, bugün Türkiye metropollerinde ve bir cok Avrupa ülkesinde egitim olanaklarini yakalayan Kürt aydinlari, bu olanaklarida sonuna kadar degerlendirerek, Zaza halk hareketlerini ve orjinlerini kendilerinden saymislardir. Osmanli ve Cumhurriyet dönemi Kürt intelktüellerin hic bir calismalarinda Zazalarla ve yasayislariyla ilgili tek bir makale yoktur. Örnek olarak Mir Celalettin Bedirxan`nin Sorumlu ve Sahibi oldugu Ronahi (1942-1945) dergilerini gösterebiliriz. Bu dergiler Jina Nu yayinlari tarafindan 1985 te kitap haline getirildi. Tami tamina 584 sayfa olan bu dökümantasiyonda tek bir Zazaca makale ve tek bir Zazaca siir`e rastlanmaz. Yani Kürt olusumlarin tarihleri Zazalarla hic bir zaman uyum icinde olmadi. Düne kadar Zazalari tam inkar söz konusu iken, Zazalarin Avrupaya cikan aydinlarinin kendi sorunlarini gündeme getirdikten ve bir hayli mesafe aldiktan sonradir ki, Kürt aydinlari bu konuya ilgi duymaya basladilar. Bu ilginin icerigide önemlidir. Zaza aydinlarinin bu girisimlerine destek vermeleri gerekirken, yine olumsuzluklar icine girerek, bu mazlum halkin bir avuc aydinlarini devlet baglantili ve Zaza davasini devlet kaynakli ve Kürt halkini bölüp-parcalama amacli oldugu teorisi yayginlastirilmaya baslandi. Kürt aydinliklari dünden bügüne Zazalar üzerindeki, tahribata yönelik girisimlerinin telafisi icin Zaza aydinlarina destek sunmalari gerekirken, yine cirkin bir yol secmeyi uygun buldular. Saldirilarin önü-arkasi kesilmedi. Zazalarin kültürel ve dil amacli yayin, toplanti ve geceleri siddete bas vurularak engellendi. Zaza aydinlari bir zat evlerinde, ya da isyeri cikislari önleri kesilerek tehdit edildiler. Ayni Kürt aydinlari bu cabalariylada Zazlar ve Kürt aydinlari arasinda olusabilecek itifak ve ortak örgütlenme cabalarina kara leke sürdüler. Ílginc olan bu uygulamalari yine Zazalarin eliyle Zaza aydinlarina karsi yaptirmalariydi. Bir grup lehceci özel olarak, Kürt hareketleri tarfindan finanse edilerek, Zaza mücadelesinin önü alinmak istedi. Bu düsüncelerimiz, bugün Kürt hareketinde bir dönem üst düzeyde sorumluluk alanlar tarafindan dogrulandi. Gecen bunca sürece ragmen Kürt aydinlari, yanlisliklarini berteraf etmediler ve Zaza aydinlarina her türlü girisimi mustahak gördüler ve görmeye devam ediyorlar. Tabiki bu sürec icinde bazi Kürt aydinlari, inkarcilikta inkar etmek yerine, Zaza halkinin varligini tanimayi dogru buldular ve bu konuda söz hakkinin zazalarin oldugunu savundular. Ne yazik ki, bu düsüncede olanlar, bir elin parmaklari kadar bile degiller. Yinede biz bu arkadaslarla gelecege yönelik ortak ittifaki saglayip, Zaza ve Kürt halkinin önünü acabiliriz.

 Zaza aydinlari bu olumsuzluklara ragmen, halklar arasindaki ittifak ve kardeslige büyük önem vermektedir ve sonuna kadarda bunu dayatacaktir. Zaza aydinlari bir beklentiye saplananip kalamazlar, onlar kendi politik güclerini olusturmali ve özgül mücadelesini yayginlastiracaklardir. Zazalar kendi öz gücünü olusturduklarinda, bu itifaki daha rahat yaklayacaklardir. Gücler arasinda denge saglanmadan, ileriye yönelik tek bir adimin atilamayacagini artik görmeliyiz. Aydinlarimiz ve politikacilarimiz, kendilerinde hakim olan bu sessizli yeminin artik bozmalidirlar. Ülke ve ülke disinda Zaza halkinin sorunlari dile getirilmelidir. Zaza halkinin sesi olacak bir ulusal gazetenin cikarilmasi icin, tüm enerjisini ortaya koymalidir. Zazalar artik, Türkiyeki, gelismelerde söz sahibi olmalidirlar. Önümüzdeki secimler ve dah sonraki gelismelerde halkin iradesi olarak güclerini ortaya koymalidirlar. Bölgecilikten, mezhepcilikten uzak, Zaza ulusal davasi semsiyesi altinda toplanmalidirlar. Bazi politikacilarimiz, yillarca Kürt ve Türk olusumlari icinde, üst düzeyde sorumluluklar üstlendiler, mücadele sürecinde kendilerini gelistirip, bilgi ve tecrubelere sahip oldular. Elde edilen tecrubeleri. kösesine cekilerek degil, halka ve genclere yol gösterek mücadeleye katki sunmalidir.

Kaynak: Veng u Vac (http://f28.parsimony.net/forum68376/messages/1794.htm)

 

Dersim Zaza Cografyasinin Bir Parcasidir

Genis anlamda Dersim, ya da Alevi inancina mensup Zazalarin yogunluku oldugu bölgedir. Diger bölgelerimizde oldugu gibi, Dersim bölgemizdede, cesitli dillere mensup(Kirdaslar, Ermeniler ve Türtkler) topluluklarda mevcut isede, bölgenin ekseriyeti Zazaca konusanlarla meskundur. Bölge halki konustuklari dile Kirmanci ve Dimilki ya da Dersimce demektedir. Bu dil sadece bu bölgeyle sinirli degil. Zaza yurdunun, ya da Zazaca konusulan bölgenin sinirlari:

 " Zazalar`in en kalabalik bulunduklari iller sunlardir: Diyrbakir, Bingöl, Elazig, Erzincan, Tunceli.

Zazalar`in yerlesik bulunduklari bölgenin hududunu, harita üzerinde söyle gösterebiliriz:

Urfa`nin Siverek, Adiyaman`in Gerger, Malatya`yin Pütürge ve Arapkir ilceleriyle, Sivas`in Kangal, Hafik, Zara, Susehri ilcelerinden Erzincan`ìn Refahiye`sine uzanir. Kelkit-Bayburt sinirindan gecerek, Tercan`i ve Erzurum`un Hinis`ini icine Mus`un Varto ilcesini, Bitlis`in Mutki ve kismen Tatvan ilcelerini, Siirt`in Sason ilcesini bünyesinde toplar, güneyden Diyarbakir`in Kulp, Lice, Hani, Piran(Dicle), Cermik ilcelerini Kapsamina alarak Siverek`te nihayete erer." Kaynak: Zaza Gercegi, Dicle-Firat Yayinlari, H. Selic).

Bugün Dersim`de Zazaca konusan halkimizi, sinirlarini cizmeye calistigimiz diger bölgedeki, ayni dili konusan halkimizla ayrisma cabalarinin cok eskilere dayandigi bilinmektedir. Özellikle Zazalarin son kalesi Dersim, Tc tarfindan yikilinca, bölgedeki son direniside kirmak ve dagitmak amacina yönelik devlet kaynakli bir plan proje vardir: Buda ayni dili konusan halkimiz arasindaki inanc farkliligidir. Bu inanc farkligini kiskirtmak icin, devlet tüm kaynaklarini seferber etmistir ve bunda kismen basarilida olsa, pratikte görülen maksatlarina tamamen ulasamadiklaridir. Halkimizin büyük bir kesimi bu durumun bilincinde olduklari icin, özellikle Dersime iliskin genc kusaklarin sorduklari sorulara"é marayé, Dimilli``yi " diye cevap verirlerdi. Özellikle Siverek, Cermik, Gerger alaninda bu söylemler yaygindir. Ne yazik ki, bugün bu halkimizi sirf inanc farkligindan bölme cabalari, ilericilik, solculu adina yapiliyor. Devletti kat be kat asan düsmanlik faaliyet ve propagandalari gelistiriliyor. Öyle bir tablo ortayakonuluyor ki, sanki, din farkliliklarini bagrinda barindiran tek bölge Zaza bölgesi gibisinden yanlis bir anlöayis gelistiriliyor. Dünya da tek inancli, tek dilili bir ülke yoktur ve iddia edenler art niyetli ve amaclidirlar.

 Zaza sorunu 1980 sonrasi ciddi bir sekilde Ebubekir Pamukcu ve arkadaslari tarafindan ele alininca, meselenin ciddiyetini gören Kürt milliyetci ve Türk sol cevreleri. bu gelisime karsi alternatif calismalr yaratilar. Özellikle Ayre-Piya dergilerine karsi, Kürt milliyetci ve Lehceci vatandaslarimizin M. Düzgün , Malmisanij ve Havar Tornéceng önderliginde Berhem dergisinin cikarilmasi, kesinlikle siradan ve kendiliginden gelistirilen bir durum degil. Uzun dönem bu cabalarini sürdürdüler. Fakat pratik yasam tarihi bir gercekligin önünü tikayamadi ve bir dönem sonra bu yapi icinde Özellikle Havar Tornéceng arkadasin Zazalarin ayri bir milet oldugu bilincine ulasmasi ve bunlardan kopmasi Berhem`in yayin yasamina son vermesini getirdi. Ayni dönemde Tekosin hareketindeki, Kadrolar arasindada Zazalarin Kürtlerden ayri bir millet oldugu tezi savunulmaya basladi. Zaten Tekosin hareketini Dersimli Zazalar olusturmuslardi. Tekosin hareketinin liderlerinden Seyfi Cengiz Sosayalist Isci dergisindeki Zaza ayaklanmalariyla ilgili arastirma yazisiylada artik, bunu pratiktede ortaya koydu. Ebubekir pmukcú `lada iliski icine giren Seyfi Cengiz ve arkadaslari, o dönemde Dersim ve Zazalarin ayri olduklarini hic bir zaman gündeme getirdiler. Cünkü Ebubekir Pamukcu`nun arsivinde bulunan Seyfi Cengiz`in mektuplasmalarinda böyle bir anlayis görülmemektedir. Zaza milleti ve Zaza dili temasi islenmistir. Tekosin geleneginden gelen arkadaslar, Ebubekir Pamukcu`nun hastaliginda hep yaninda oldular, ona manevi destek vermeye calistilar. Bu arkadaslarin tek, tek isimlerini vermeye gerek yok, bu böyleydi. Hatta Ebubekir Pamukcu`nun ölümünde ilk arayaninda Seyfi Cengiz ve Alisan Karsan oldugunu belirtelim.

 Iste sorunlar bu dönemden sonra basladi. Seyfi Cengiz, yeni bir seylerin mimari olma ugruna, büyük zorluklarla elde edilen, bu muazzam gücü parcalamayi basardi. Bu konudaki uzmanligini Kürtcülük yaptigi dönemlerde, yine Kürt aydinlarinin yazilarindada görmek mümkün. Ve bugün artik, bütün enerjisini Alevi.Sunni karsitligi üzerinde yogunlastirmaktadir. Eger imzalar gercegi yansitiyorsa, büyük isler basardigi ortada. Her yapilan büyük isler her zaman dogrulugun belirtisi olarak görülemez.

 Sirasi gelmisken biraz da Alisan Karsan dan bahsetmeye calisalim: Alisan Karsan Zaza sorunuyla tanismasi Ayre-Piya gercegiyle oldu. Bulundugu alanlarda bu fikirlerin gelismesi icin büyük cabalar sarf etti. Ebubekir Pamukcu`nun yasadigi dönemde, hep onunla bereber görünmeye calisti. Ama gözden kacmayan diger bir gerceklik ise, Piya gelenegi icinde ayri bir örgütlenmenin calismalirinida altan alta baslatmaktan geri durmadi. Ebubekir Pamukcu bu bu cabalarin bilincindeydi, ama müdahale etmeyide dogru bulmuyordu. Herkesin inaclari dogrultusunda örgütlenmesine sempatiyle bakiyordu. Bu Alisan Karsan`in dogal hakkidir ve kimsenin buna hic bir ittirazi olmaz, ama bizim ittirazimiz olan Alisan`in bugünkü Dersimler ve Zazalar seklindeki köksüz fikirleridir. Yok arkadasin böyle fikirleri vardiysa, neden o dönemde böyle bir calisma icine girmedi, neden örgütlenmesini sunni Zazalar icinde yapti ve bu calismalarin yürütebilmesi icin, sunni Zazalardan ekonomik yardimlar aldi? Sayet Alisan Karsan daha önceleri böyle bir farkliligin bilincindeydise, buna ragmen sunni Zazalardan yardim sagliyor ve öonlar icinde örgütleniyorduysa, burada bir yanlislik ya da bilinli bir caba vardir. Bazi arkadaslarin iyi niyetlerine ragmen ban bu calismalarda Komplu izleri var gibi gelmektedir. Bu alanda basarili olamayan Alisan Karsan, Seyfi Cengiz´in elinde duran "Egri cubugun" bir yanindanda o tutarak, ayri cephelerde olduklari bir izlenim yaratsalar bile, Zazalara din esasina göre bölme yolunda kader birligi yaptiklari görülüyor.

 Bu ellerine aldiklari " Egri cubuk`u. dogrutmaya calisirken, mutlaka bir gün kiracaklardir. Cünkü bu teoriyle bir dönem basarili olsalar bile, uzun vaadede kazanacak, birlikci ve özgürlükcü fikirlerdir. Bu talihsiz sürec, uklusal kurtulus mücadelesi veren, bütün halklarin tarihinde olmustur. Ama ulusal hareketler önlerine koyduklari uzun vaadeli programlarla bu isinde üstesinden geleceklerdir. Biz alevisiyle, sunnisiyle varise hiristiyaniyla ayni kökün ve Zaza halkinin mensuplariyiz. Bizim düsledigimiz Zaza yurdu herkesin, her milliyetin, dinsel inanclarin kendilerini rahatlikla ifade edebildigi ve anayasal güvence altina aldindigi bir ülkedir, ya da yasam seklidir.

Kaynak: Veng u Vac http://f28.parsimony.net/forum68376/messages/1806.htm

 

 Kürt Ulusalci Hareketler

 Misak-i- Milli sinirlari olarak bilinen ve bir bölümünde Kürtlerin yogunluklu olarak yasadigi ve Kürt ulusalcilarinin Kuzey Kürdistan olarak tabir ettikleri bölgelerde ki, Kürt hareketlerinin durumlarini kisacada olsa bilmekte yarar vardir.

 Özellikle Osmanli dönemi ve Mustafa Kemal`in Cumhurriyeti kurma sürecinde, Barzani ve KDP yakinligi göze carpmaktadir. Daha dogrusu Barzani ismi Kürdistan ismiyle bütünlesmisti. Bazen Kürt hareketine Barzaniciler, bazende KDP ciler denildigini tarihten ve pratikteki halk gerceginde görmekteyiz. 1923 kurtulus savasinin ardindan insa edilen Türkiye Cumhurriyet`iyle birlikte, KDP hayranligi belli düzeylerde sürse de, yerini Sosyalist fikirli Kürt hareketlerine biraktigi görülmektedir. Bu dönemde göze carpan ve Metropollerde üniversitede okuyan Kürt ve Zaza gencligi tarafindan olusturulan DDKO(1969-70) gercegidir. DDKO ´hemen, hemen PKK`nin disinda tüm Kürt hareketlerini bagrinda barindiriyordu. DDKO yu siyasi kadrolarin yetistirildig bir okul olarak görebiliriz. Özellikle bu yapi icerisinde Kürdistandaki örgütlenme sekli üzerine yapilan tartismalar, cesitli Kürt siyasal gruplarinin ortaya cikisini da beraberinde getirdi. Bir dönem sonra TC yargí organlarinca DDKO hakinda davalar acildi ve yönetici kadrolari tutuklandilar. Bu süreci Kürt siyasal yapisinin olgunlastigi ve ilk cekirdek kadrolarinin yetistirildigi bir dönem olarak görmek yerinde olur düsüncesindeyim.

 Diger bir alanda ve Türk sol hareketi icinde olusan(Ankara) bir Kürt siyasal yapisi daha var: Buda o dönem UKO`cular, Kürdistanli devrimciler ve 1978 sonrasi PKK ismini alan ve basini Abdullah Öcalan`nin cektigi bir hareketti. Bu hareket cikis sürecinde yaptiklari eylemlerle, mücadelenin belirleyici gücünün siddet oldugunu savunmaya basladilar. Hemen, hemen kendileri gibi düsünmeyen bütün kurumlara karsi eylemlilik icinde oldular.

 DDKO sonrasi bu alanlarda yine ortya cikan KÍP(Kürdistan Ísci Partisi) genellikle DDKD olarak bilinen hareket, Özgürlük yolu(daha sonra PSKT ismini alan bu hareket), o dönemlerde DHKD olarak bilinen hareket, Rizgar (ASKDER), Kawa, KDP Bakur, KUK ve Tekosin hareketlerini görmekteyiz. Bu hareketlerin bir kacinin disinda, fikir olarak CIN yanlisi, bir kismi ise Sovyet yanlisi bir cizgi izliyorlardi. Bu harketlerden 1977 sonrasi en güclü hareket DDKD hareketiydi. Hemen hemen bir cok alanda örgütlenme calismalari göze carpmaktaydi. Özellikle Zaza yerlesim birimlerinde güclü bir örgütlenme saglamistir. Bazi alanlarda Zazalarla ilgili yapilan tartismalar yine bu hareket tarafindan etkisizlestirilmistir. Özellikle Zaza yerlesim birimlerine önemli kadrolarini aktaran bu hareket karsisinda, kit kanaat bilgileri ve gecmis tecrubeleri olmayan yurtseverler dha fazla dayanamayip, bu kendilerini bu hareketin saflarinda gördüler. Yine bu sürec yogunluklu bir ayrisma ve tartisma süreciyle doludur. Hemen, hemen bu kendini Kürdistani hareket olarak gören bütün hareketler arasinda zaman, zaman catismalara dönüsecek tartismalar yasanmistir.

 Bu sürecte yine bu cevreler tarfindan Kücük burjuva ve macereci hareket olarak ifade edilen PKK`nin yogunluklu calismalari ve yer, yer sitedete dayali eylemleri görülmektedir. Yine bu sürecte yasanan catismalarda bu hareketler arasinda bir cok, Zaza ve Kürt genci yasamlarini kayb etmislerdir. 12 eylül 1980 darbesiyle birlikte bu hareketler büyük darbeler yediler ve bir cok kadrolari ya tutuklandi ya da katledildiler. Bir cok hareket 12 Eylül öncesi kadrolarin yurtdisina yada Kürdistan`nin sömürge altindaki diger parcalarina cektiler. PKK hareketi ve önder kadrolari bu cikis sürecini ülkeye tasimak amaciyla yogun calismalar yaptiklari görülmektedir. Özellile gerila tipi bir mücadelenin yaratilmasi icin egitim kamplari olusturdular. Bir dönem sonrada bir grup gerilanin ülkeye giris yaparak güclü bir direnis sergileri görülmektedir. Yukarda degindigimiz hareketler yurtdisi sürecinde etkisizlesirken ve ciddi hic bir eylemlikleri görülmezken, PKK`nin silahli eylemlilikleri hem Türkiye`nin hemde dünya kamuoyunun gündemine oturdugu görülmektedir. Her nekadar söz konusu diger hareketlerde zaman, zaman calismalar icine girseler bile, ciddi bir örgütlenmeleri söz konusu degildir. Bunlarin bir cogu calismalarinin büyük bir bölümünü PKK karsitligi üzerinde yogunlastirdiklari göze carpmaktadir.

 Bugün kendini dünya kamuoyunun gündemine oturtmus bu hareketi(PKK) nasil degerlendirirsek degerlendirelim, Kürtlerin yogunluklu olarak destekledikleri bir harekettir. Kuzey Kürdistanin tek gücü oldugunu söylemenin gercege ters düsmeyecegini düsünüyorum. Yani bugün bu alanda TC gücleri ile PKK gücleri arasinda bir savas vardir. Bölgemizin gercekligi budur ve biz bunu oldugu gibi kabul etmek zorundayiz.

 Konuyu Zaza meselesi baglaminda ele alirsak, diger Kürt hareketlerinde oldugu gibi, PKK´`nin de farkli bir görüsü yoktur ve Zazalari ayri bir millet olara görmemektedir. Yani Zaza halkinin varligina iliskin tek olumlu bir caba görülemez. Bütün Kürdistani hareketlerin ortak noktalari: Zazalarin Kürtlügü yönündedir. Zazaca bir lehcedir ve Kürdistan özgürlestikten sonra, lehce olarak tabir etikleri dillerin bütününden Kürdi bir dil cikaracasklari anlayisidir. Bugün Zaza yurdu Türk ve Kürt güclerinin kontrolu altindadir ve istedikleri bicimde burada davranabiliyorlar. Özellkle son yillarda eylemliliklerin bu alanda yogunlastirildigi gözeden kacmamaktadir. Zaza hareketlerinin gücsüzlügü bu sürece müdahaleyi engelliyor. Zazalar arasinda ki, bölgeci zihniyette güclenmeleri ve olaylar karsisinda söz sahibi olmalarini engelliyor.

 Kaynak: Veng u Vac http://f28.parsimony.net/forum68376/messages/1809.htm

  

Türk Sol Ve Sagci Hareketlerinin Tavirlari

 Türk sol hareketinin Kürt, Zaza ve azinlik halklara iliskin düsünceleri hep inkarcilik olmustur. TC`nin kurulus süreci ve bu süreci takip eden yillarda, Türk sol hareketinin savundugu tek sey; Hakim Türk ulusculugu ve Misak i Milli sinirlarinin korunmasi yönünde olmustur. Sürekli gündeme getirdikleri bagimsiz Türkiye sloganin altinda yatan gerceklik, Türk ulus hakkimiyetine dayanan bir anlayistir. Dolayisiyla da bu hareketler, diger ulus ve azinliklarin kendi sorunlarini bagimsiz örgütlenmeleriyle dile getirmelerine hep olumsuz yaklasmislar ve bu girisimlerin dis kaynakli oldugu resmi tezleri sürekli tekrarlamislardir. Bögede zaman, zaman ulusal haklarin elde edilmesi ugruna ayaklanma girisiminde bulunan, Kürt, Zaza, Ermeni, Laz, Süryani haklarina karsi, sürekli resmi ideolojinin savunuculugunu yapmislardir. Özellikle bazi bölgelerdeki celiskileri iyi degerlendiren sol hareket, Türk olmayan unsurlarin asimile edilmesinde büyük rol oynamislardir. Kamuoyunun yakinen bildigi bu konuyu uzatmadan, özet olarak ifade etmek gerekirse: Türk sol hareketi Kemalizmin ve Misak i Milli`nin savunucusudur. Her ne kadar TÍKKO, DEV_SOL,TKP,TDKP gibi sol hareketler, uluslarin kaderlerini tayin ilkesini kendilerine program etmislerse bile, kendi ülkelerindeki ulus ve azinliklarin taleplerine karsidirlar.

 Türk Sagcilari

 Türk sagcilari sol hareketin tersine, sürekli ulus ve azinliklara karsi düsmanlik ve savas icinde olmuslardir. Türk sagcilari, Türkiye de Türklerden baska hic bir milletin olmadigini, kayitsiz sartsiz herkesin, Türklük ülküsünü kabul etmelerini kabul ederler. Bu fikirleri paylasmayan insanlar, gruplar, vatan hayini ve kansizdirlar gibi, irkci, fasist düsüncelerin mimaridirlar. Bunlarin dincisininde, fasistinin de birlestigi tek nokta:Türk milliyetciligidir. Bunlar ayri, ayri düsünceler gibi, görünseler bile, öz itibariyla devlet kaynaklidirlar. Ordu, devlet ve sagcilar, Ulusalci Türk milliyetci cephede ve ayni saftadirlar. Zaman, zaman bu yapilar icinden cilizda olsa cikan, esitlik ve ortak yasam gibi söylemlere ragmen, ordunun ufak bir mesajiyla, yerini yine ortak paydaya birakmaktadir. Yani ister MHP, ister AKP, ister DP ya da sosyal demokrat olarak görünmek isteyen, CHP,DSP, ÍP gibi partilerin, ulus ve ulusal azinliklara iliskin dogru bir tavir gelistirmeleri, esyanin tabiatina aykiridir.

 Sonuc olarak iki sikta ele aldigimiz yapilarla Türkiye olarak tabir edilen cografya da esitlik ve özgürlüklerin yakalnmasi zor görülüyor. Bu yapilarin diller ve inanclar üzerine fikirleri hep inkarcilik olmustur. Yani bugün kü yapisiyla hic bir seyin özgür oldugunu söyleyemeyiz. Ne diller ne de dinler özgürdür. Hakim siniflar hepsine ölcüleri kendi elleriyle vermektedirler. Yani bu topraklarda köklü dönüsümler yine köklü hesaplasmalarla olacaktir. Dünden bugüne görebildigimiz tek gercekligin bu oldugu bicimindedir. Yillardir yasanan acili ve kanli sürece ragmen, bu düsünce sahiplerinde, ileriyi görebilen, savas sürecini ortadan kaldirabilecek yaklasimlarin olmadigi gercegidir. Hapishanelerde, köylerde, sehirlerde, sinir boylarinda, daglarda dökülen kanlara ve göz yaslarina ragmen, bunlarin savas disinda baska bir alternatifi savunmadiklari acikca görülmektedir.

 Bu görülen tabloyla özgürlükcü ve esitlikci fikirleri savunanlar zor bir görevle karsi, karsiyadirlar. Artik bu olumsuz süreci tersine cevirmek icin, inkarciliktan, sövenizimden uzak, tüm kitleleri kucaklayan, tüm ulus ve azinliklarin esitlik haklarini savunan bir yapi etrafinda birlesmek bir zorunluluktur. Salt kendi cikarlarini programlastiranlar ve kendi disindaki olusumlari inkar eden yapilar, özgürlükleri yaklayamayacaklari gibi, sürec icinde kendi halkina da kötülük yaptiklarini ve zulum getirdiklerini göreceklerdir. Biz Zaza yurtseverler ve aydinlari, gücü ve orani ne olursa olsun, hic bir halkin varligini inkar eden politikalarin savunucusu olmayacagiz. Cünkü özgürlügün sinirlarini dar cerceve icine mahkum etmek, özgürlüklere düsmanlik etmektir. Bu topraklarda Alevisi, Sunnisi Yezidisi, Hiristiyani, Ateisti; Zazasi, Kürdü, Ermenisi, Türkü, Lazi, Süryanisi, Gürcüsü, Arabi VS ayni haklara sahip olmasi bir zorunluluktur. Yani bir yapi olusturulurken, plan proje kadar, yapiyi insa edenlerin koyacaklari harc ve taslarda önemlidir. Bunlardan birinin eksik olmasi, herhangi bir sarsintida kolayca yerle bir olmasi sonucunu getirecektir ki, bir coklarimiz emeklerimizle birlikte bu yanlis yapilanmanin altinda kalacagiz. Öyleyse yanlis projeleri bir yana birakarak, ortak olarak üretecegimiz projeler etrafinda birleselim. Düzen partileri cözümü savasta görüyürlar yazima burada son veriyorum.

Baska bir yazi da bulusmak dilegiyle
Saygilarimla

Ferhat Pak
, piya@gmx.de

Kaynak: Veng u Vac (http://f28.parsimony.net/forum68376/messages/1822.htm)

 

home
şo sere